Ehl-i Sünnet sizin kardeşinizden de öteye canınız, özünüzdür.
Ayetullah Sistani

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Ehlibeyt Yolunda İnançlarımız
 
 

19/03/2009

 

 

 

          Ehl-i Beyt Yolunda İnançlarımız

 

 

 
 Yazar:
Nasir Mekarim Şirazî
 


 
 
 
İçindekiler
 
ON DERSTE ALLAH'I TANIMAK
ON DERSTE ADALETİ TANIMAK
ON DERSTE PEYGAMBERİ TANIMAK
ON DERSTE İMAMETİ TANIMAK
ON DERSTE MEADI TANIMAK
 
 


 
1. DERS
 
 
 
 
 
 
Her birimiz doğrusu bu güzel yıldızlarla süslü gökyüzünü, bu sayısız güzelliklerle, hayret verici manzaralarla dolu yeryüzün, bu elvan, elvan mevcudatı, güzel kuşları, denizdeki çeşit, çeşit rengarenk balıkları, gökyüzüne uzanmış çeşit, çeşit ağaçları tanımak istiyor, onların kendiliğinden mi oluştuklarını veya bütün bu hayret verici güzelliklerin çok usta bir güç tarafından planlanıp uygulanmış olduğunu öğrenmek isteriz. Bu her birimizin içinde yatan sonu gelmez bir arzudur.
Bunun da ötesinde hayatımız da aklımızı kurcalayan bir diğer soru da şudur: Nereden geldik? Neredeyiz? Ve nereye gidiyoruz? Eğer bu üç sorunun cevabını öğrenebilirsek ne kadar mutluluk duyarız. Yani hayatımızın nereden başladığını, nerede bulunduğumuzu ve bilahare nereye gideceğimizi?
Bizim araştırma ve bilme içgüdümüz hemen şöyle seslenir: "Bu soruların cevabını bulmak için fazlasıyla sabır göstererek hareket etmek lazım."
Bazen trafik kazalarında insanlar yaralanır, bayılır ve tedavi için hastaneye kaldırılırlar. Kendisine geldiği zaman etrafındakilerden soracağı ilk soru: "Burası neresidir?" şeklinde olacaktır. Veya şöyle diyecektir: "Beni neden buraya getirdiniz? Ve "Buradan ne zaman gidebilirim? Bütün bunlar gösteriyor ki; İnsanlar benzer sualler karşısında sessiz oturamaz ve zihnini kurcalayan sorulara cevap arar.
Buna göre de, bizi mahlukatın yaratıcısı Allah’ı (c.c) aramaya ve tanımaya sevk edecek unsur, ilk olarak, arayıp-bulma duygusu olacaktır.
Sizi büyük bir misafirliğe davet ettiklerini düşünün. Burada sizin rahatınız için her türlü vesile hazırlanmıştır. Ancak sizin bu davete gitmenize vesile olan büyük kardeşinizle gittiğiniz için ev sahibini tanımıyorsunuz. Bundan dolayı davet yerine vardıktan sonra ilk yapacağınız iş, davet sahibini tanımak ve bunca ikramdan dolayı teşekkür etme fikri olacaktır. Bizde aynı misalde olduğu gibi; sonsuz yaratılış okyanusuna baktığımız zaman gören gözleri, duyan kulakları, yeterli akıl ve düşünceyi cismi ve ruhi değişiklik güçleri, hayatın devamı için hadsiz vesileyi ve aydınlık günleri göz önünde bulundurduğumuz ve nimetler sofrasının bu kadar büyük olduğunu idrak ettiğimiz zaman, bunca nimetleri bağışlayanı tanımak isteriz. Her ne kadar sonsuz nimetlerin sahibinin ihtiyacı yoksa da, şükrümüzü eda etmeyi düşünürüz. Bunu yapmadıkça ruhen rahatsız olur ve devamlı eksiklik hissederiz. Bu da Allah’ı tanımaya sevk eden sebeplerden bir diğeridir. Bu duygu, bizi Allah’ı aramaya yöneltir.
Yolculuk esnasında, hareket halindeyken bir dört yolda kavgaya rastladığınızı düşünün. Herkes büyük tehlikelerin olduğu bu dört yolda durulmamasını ister. Hadiseye bulaşmamak ve zarar görmemek için biri doğu istikametinde ki yoldan, diğeri batı ve bir diğer grup da güney istikametine giden yoldan gidilmesini isterler. Ve bunlardan her bir grup, kendi teklifleri olan yolun en sağlam güvenilir ve bütün tehlikelerden uzak yol olduğunu, hem de ısrarla savunurlar. Durum böyle olduğu zaman hiçbir değerlendirme yapmadan bu tekliflerden herhangi birini seçmeye yanaşabilir miyiz? Bu gruplardan herhangi birinin söylediklerinin, doğruluğunu ve öne sürdükleri delilleri dikkatle dinleyip, iyice tahkik etmemiz gerekmez mi? Böyle yapmamız halinde ancak tam bir güven içerisinde o yola koyulabilir ve tehlikelerden emin olabiliriz.
Hayatımızda da bu misale benzeyen sayısız hadiseyle karşı, karşı yayız. Bu dünya hayatında muhtelif din ve mektepler bizi kendi ekolüne davet etmektedir. Ancak bizim geleceğimiz, mutluluk veya mutsuzluğumuz, ilerleme veya gerilememiz, iyi bir araştırma sonucu yapacağımız, iyi bir seçime bağlı bulunduğundan, bu çerçeve içerisinde çok iyi düşünmeye kendimizi mecbur görmekteyiz. İlerlememize ve olgunluğumuza vesile olacak yolu, metodu seçmek; bizi fesat, mutsuzluk ve karanlık günlerin uçurumuna yuvarlayacak seçimi yapmamak için daha iyi düşünmek ve böyle bir seçimden şiddetle kaçınmaktır. Bu bizi kainatta ki mevcudatın sırrını araştırmaya sevk eden sebeplerden bir diğeridir.
Kur’an-ı Kerim'in Zümer Sûresi’nin 8. ayetinde şu emir yer almaktadır:
"Değişik konuşmaları duyup en iyisini seçen kullarıma müjde ver."
1-Acaba şimdiye kadar anne ve babandan duyduklarının dışında Allah’ı tanıma konusunda ciddi bir araştırma yaptın mı?
2-Allah’ı bulma ve tanıma arasında nasıl bir fark olduğunu hiç düşündün mü?
3-Şimdiye kadar ibadette, duada büyük bir huşu ve ruhani lezzet duydun mu?
 


 
 
 
 
 
 
Düşününüz ki bir arkadaşınız yolculuktan gelirken; size bir kitabı hediye getirdi. Bu kitabın yazarı çok değerli bir filozoftur: Kitabı da o derece değerlidir. Bu yazar her konu bakımından mükemmel ve eksiksizdir. Şüphesiz ki böyle bir kitabı ehemmiyetsiz bir şekilde okumazsınız; belki bunun tam tersine bu kitabı ayrıntılı bir şekilde kelime, kelime ve cümle, cümle bağlantılarını dikkate alarak okursunuz. Anlayamadığınız bir kelime ve cümle olursa bunu anlamak için saatlerinizi ve hatta günlerinizi verirsiniz.
Fırsat buldukça zaman, zaman onu anlamak için tekrar başa dönersiniz takı; onun ne manaya geldiğini çözebilesiniz. Çünkü onun yazarı sıradan bir yazar değildir. Çünkü onun yazarı hiçbir kelimeyi boş yere yazmaz.
Fakat bunun tersine kitabın görüntüsü çok güzel olsun. Yazarı ise ilmi az bir şahıs ve aynı zamanda bu kişinin ilmi bir kaynağı da olmasın. Şüphesiz ki böyle bir yazarın kitabına önem vermezsiniz!
Bu kitap sizin tarafınızdan fazla önemli olmadığından anlamadığınız bir kelimeyle karşılaştığınız zaman; bunu iş olsun diye yazmış dersiniz ve vakit harcamaya değmeyeceğini anlayarak önem vermezsiniz.
Varlık aleminde işte o değerli yazarın büyük kitabı gibidir. Varlık alemindeki mevcudatlar aynı o kitabın kelime ve cümleleri gibi kainatı meydana getiriyor. Bu bakış Allah’a inanan bir şahsın nazarıdır. Böyle Allah’a imanlı bir insan araştırma ruhuyla alemin yaratılış sırlarını araştırıyor. (Bu araştırma ruhu ilmin ilerlemesine ve insanı bilgilerinin çoğalmasına yardımcı oluyor.) Zira O insan biliyor ki bu kainatı yaratanın ilmi ve kudreti sonsuzdur. Ve O'nun bütün işleri hikmet ve felsefe üzerinedir. O, buna göre dikkatlice okuma ve derin bir araştırma yapıyor ki; tümüyle bu yaratılışın sırlarını daha iyi anlayabilsin.
Fakat maddeci bir insan, kainatın sırlarını öğrenmek için derin bir şekilde araştırma yapmaya hevesi yoktur. Çünkü onlara göre yaratıcı tabiattır. Bakıyoruz ki maddecilerin filozoflarından bazıları keşif olunmuş ilimlerin peşindeler. Buna göre onların çoğunluğu Allah’ı kabul etmezler. Fakat sadece O'nun ismine tabiat diyorlar. Çünkü tabiatın işi için "Nizam", "Hesap" ve "Plan"a inançları vardır. Sonuç olarak; Allah’a inanmak ilmin ilerlemesine ve bilginin çoğalmasına vesiledir.
İnsanın yaşamında bazen karışık ve zor olaylar meydana geliyor ve görünen bütün çıkış kapıları yüzüne kapanıyor. Zayıflık, güçsüzlük, yalnızlık hissiyle, müşkülâtlarının zorluğuyla karşı karşıya geliyor. Allah’a iman böyle bir anda kuvvet verip yardım ediyor.
Allah’a imanı olanlar kendilerini güçsüz yalnız ve çaresiz görmüyorlar; zayıflık hissine kapılmıyorlar. Çünkü Allah’ın kudreti bütün zorlukları gidericidir ve her şey O'nun karşısında acizdir. Onlar Allah’ın lütfüne ümit ederek, Allah’ın yardımıyla bütün zorlukların karşısında direniyorlar. Bütün güçlerini seferber ediyorlar. Ümit ve aşk ile çalışarak bütün zorlukları yenip hedefe kavuşuyorlar.
Evet; Allah’a iman insanın en büyük dayanağıdır. Allah’a iman etmek insanın istikamet mayasıdır. Allah’a iman etmek, ümit nurunu insanın kalbinde sürekli yaşatıyor. Ve bu delile göre imanlı bir insan hiçbir zaman kendini öldürmeye teşebbüs etmez. Zira insanın kendini öldürme isteği tam bir ümitsizliktir ve yok olma hissidir. Fakat imanlı insanlar ümitsiz olmazlar ve yok olma hissine kapılmazlar.
Doktorlar tanıyorum ki; yoksul hastalar yanına muayene için geldiklerinde muayene ücreti almadıkları gibi para ve ilaçlarını da veriyorlar. Hatta hastanın tehlikeli bir durumu var ise gece sabaha kadar başları yastıkta hastalarını düşünüyorlar. Bunlar Allah’a inanan ve imanlı insanlardır.
Fakat yine tabipler tanıyorum ki para almadan, hasta için en küçük bir hareket bile etmiyorlar, zira bu kişilerin sağlam ve köklü bir imanları yoktur.
İmanlı insan hangi branşta olursa olsun mesuliyetini hisseder ve vazifesini bilir. Güzel iş yapar ve affedicidir. Kalbinde manevi bir bekçiyi daima hazır bilerek amellerini kontrol altında tutar.
Fakat imansız insan kendini beğenmiş ve tehlikelidir. Hiç bir zaman kendisinde bir mesuliyet hissetmez, zulüm, sitem ve başkalarının hakkına tecavüz etmek onlar için kolaydır. Onlar çok nadir olarak iyi işlerde görülürler.
Ruh bilimcileri diyorlar ki; Bizim zamanımızdaki ruhi dengesizlik ve rahatsızlıkların biri diğerinden daha fazladır.
Yine diyorlar ki; Bu hastalıkların sebebinin birincisi de korkulu hislerdir. Gelecekte ki olaylardan korkmak, ölümden korkmak, savaştan korkmak fakirlik ve yokluktan korkmak.
Ruh bilimcileri yine diyorlar ki; Allah’a iman etmek insanın ruhunda ki korkuları uzaklaştırır. Zira her vakit korkunun sebepleri insanın ruhuna nüfuz etmek ister. Fakat Allah’a iman etmek bunların tesirini yok eder.
Allah merhametlidir, Allah rızk vericidir. Allah kullarının işlerinden haberdardır. Ve her zaman onların yardımcısıdır. Onların hatalarını affedici ve bağışlayıcıdır.
Bu yüzdendir ki, hakiki müminler kendilerini devamlı huzurlu hissederler ve hiçbir zaman onların ruhlarında korku yoktur. Onların bütün işleri Allah içindir. Eğer bir hataya düşseler hatalarını telafi etmeyi Allah'tan isterler ve hatta savaş meydanında dudaklarında gülümsemeler vardır. Kur’an-ı kerim buyuruyor ki:
"İnananlar ve inançlarını haksızlıkla karıştırmayanlardır. Emin olmaya hak kazananlardır" (Enam, 82)
1-Yukarıda belirtilen imanın cilveleri ve eserlerini geçmiş tarihte yaşayanların hatıralarını hatırlaya bilir mısınız?
2-Allah’a imandan dem vurup ta günahkar bir şekilde hayvani sıfatları olan insanlar yok mudur?


 
 
 
 
 
 
Allah’ı tanıma sahasında uzun zamanlardan beri kitaplar yazılmakta veya ilmi olmayan kesimlerde bu konuda tartışmalar yapılmaktadır. Bunlardan her biri çeşitli sahalarda gerçeği öğrenmek alanında belli bir yol kat edebilmişlerdir. Ancak bütün bu yollardan bizi yaratıcıya ulaştıracak en güzel iki yolu belirtelim.
1.     İç yollar (Deruni en yakın yol)
2.     Dış yollar (Aydınlatıcı bir yol)
 Birinci yolda, varlığımızın derinliklerine bir göz atmak zorundayız. Bu bakışta, derinliklerimizden, bütün ruhumuzdan tevhid fıtratının yükseldiğini görürüz.
Dış dünyada ise, kâinatın uçsuz bucaksız sahnesinde dolaşmamız gerekiyor. Bütün mevcutların alnında; kısacası müşahede edeceğimi her zerrede yaratıcının mührünü göreceğiz. Bu, gezimiz boyunca devam edecektir. Bu her iki yolun, uzun ve geniş bölümleri vardır. Kısa bir sohbette, bu her iki yolu özet olarak anlatmaya çalışacağız.
Bu, bir kaç mevzuu doğru ve iyi anlamaya çalışalım:
Düşünürler, bu konu çerçevesinde şöyle demekte: Düşünün, her insanı, hangi kavim veya hangi tabakadan olursa olsun kendi haline bırakacak olursak, özel bir eğitim görmesinde söz konusu olmasa ve hatta Allah’ı tanıyanlarla hiç bir konuşması olmasa ve bütün maddi imkanlardan da uzaklaşmış olsa da kuşkusuz, kendi kendisine dünyada ki bütün güçlerin üstünde bir gücün bulunduğunu ve bu gücün bütün kainata hükmettiğini anlar. O kalp, akıl ve hisleriyle bizim Allah olarak kabul ettiğimiz lütuf, merhamet ve şefkat sahibi bir gücün, fıtratından kaynaklanan duygularla kendisine çağırdığını hisseder. Bu süssüz ve temiz fıtratın sesidir.
2-Maddi dünyanın, hayatın ve yaşayıştaki tatlı zevklerin kıvılcımları, onu kendisiyle meşgul edebilir. Durum böyle olunca da, kendi fıtri feryatlarını duyamaz. Ancak, kendisini müşküller ve problemler karşısında gördüğü; zelzeleler, sel ve tufan gibi, korkunç hadiselerle karşı karşıya kaldığı zaman; veya bozuk ve beklenmeyen bir havada hareket eden bir uçağın ızdırabı çepeçevre kendisini sardığı bir durumda, onun bütün maddi imkanlarla kendisini korumaya çalışması ve sığınacak hiç bir sığınağa sahip bulunmadığı bir esnada gizli kalan fıtri duyguları ortaya çıkar ve içindeki büyük feryadı duymaya başlar. Kendi vücudunun derinliklerinden bir gücün onu kendisine çağırdığını hisseder. Bütün güçlerin üzerinde bir kudrete sahip bulunan ilahi bir güç. Bu ilahi gücü hissedince, Ondan yardım istemeye başlayacaktır. Onun karşısında ki bütün müşkülleri, acıları ve problemleri çözüme kavuşturan, sıkıntılardan kurtulmayı kolaylaştıran bir kuvvet. Zaten, bunu anladığında kurtulmuştur.
Hayatın zor şartlarında meydana gelen hadiselerde, bahsedilen duruma düşmeyen çok az insan vardır. Bundan dolayı iradesi dışında Allah’ı hatırlamaya ve Ondan yardım dilemeye çalışır. Bu hadiselerle karşı karşıya kalan insan oğlu, bu durumda, bizim O'na ve O'nun bize ne kadar yakın olduğunu, ruhumuzun derinliklerinde bulunduğunu ortaya çıkarmaktadır.
Elbette bu fıtri feryat ve duyu insanı hiç bir zaman yalnız bırakmaz ve devamlı olarak insanın, derinliklerinde baş kaldırır. Ancak sıkıntılı ve müşküllerle dolu böyle bir anda, daha da bir kuvvet kazanır bu fıtri duygular...
3-Tarih bize, yönetimi ellerinde bulunduran büyük hükümdarların bir çok kere Allah’ın adını anmaktan çekindiklerini göstermektedir. Ancak buna benzer insanlar, kendi iktidarları tehlikeye düştüğü zaman, bu büyük değere sığınıyor ve bu yolla kendi yönetimlerini korumaya çalışıyorlardı.
Bunlar kendileri için tehlike arz eden böyle bir zamanda inanmasalar da insanın fıtratından söz etmeye başlamaktadır. Tarihte ki: Firavun, coşkun dalgalar arasında iken insanlara hayat bağışlayan, kendi ülkesinin imarında büyük bir fonksiyonu yerine getiren, bütün maddi gücünün kaynağı olan suyun kendi ölüm fermanını icra ettiği zaman, acizliğini daha iyi anladı. Bir kaç küçük dalga karşısında çaresiz ve aciz kaldığını ve hiç bir kuruluş yolunun olmadığını anlayınca, feryat ederek şimdi Musa'nın söylediği Allah'tan başka hiç bir ilah olmadığını itiraf ediyorum, dedi. Bu feryat, aslında onun ruhunun derinliğinde bulunan fıtratından kaynaklanmaktaydı. Kuşkusuz onun durumunda olan herkesten aynı ses yükselir. Tarih bu şekildeki bir yorumla, insanın fıtratından kaynaklanan feryadın böyle bir duygu olduğunu hatırlatır.
4-Kendi ruhunun derinliklerine müracaat eden herkes, içinde büyük bir nurun parladığını ve kendisini Allah’a sevk ettiğini görür. İnsan hayatı boyunca devamlı olarak, çeşitli müşküller ve çıkmazlarla karşılaştığında çaresiz kaldığını hisseder. Buna çözüm getirme yolunda hiç bir vasıtadan istifade etme imkanı bulunmadığı zamanlarda, insan devamlı olarak insan gücünün üstünde bütün kainattaki kuvvetlerden daha büyük bir kudrete sahip ve kainata hükmeden bir yaratıcı ile karşı karşıya kalır. O, ruhunun derinliklerinden, kısacası bütün benliğinde, latif bir çağrının, derin bir muhabbetin, güçlü ve yeterli nidanın kendisini, Allah dediğimiz büyük bir güce, fıtrattan kaynaklanan duygu ya davet ettiğini hisseder... Bu beşerin, süssüz, sade ve temiz fıtratından kaynaklanan duygusunun sesidir.
Burada şöyle bir soru akla gelmektedir. "Acaba, esas olarak aldığımız değerler, toplum ve aileden öğrendiklerimiz, bizi böyle dar ve sıkıntılı zamanlarda, Allah'tan yardım dilemeye sevk eden temel unsurlar değil midir?"
Böyle bir soruyu sorana kısmen de olsa hak vermek gerek. Buna verilecek ilginç ve tatminkar bir cevabımız yok da değil. Ancak, bu cevabı ileride vermeye çalışacağız.
Kur'a-ı Kerim, şöyle buyurmaktadır:
"Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a has kılarak ona yalvarırlar; ama Allah onları kurtarıp, karaya çıkarınca kendilerine verdiği nimetlere nankörlük ederek O'na hemen eş koşarlar." (Ankebut, 65)
1-Yukarıda zikredilen ayetlerin aslını ve tercümesini ezberlemeye çalışın. Bu şekilde Kur’an’ın dilini tanımış olursunuz.
2-Acaba, şimdiye kadar her şeyden ümidinizin kesildiği ve hiç bir yardımcınız bulunmadığı zamanlar oldu mu? Başka bir tabirle yardım dileyecek, Allah'tan başka hiçbir sığınağın kalmadığı kadar sıkıntıya düştünüz mü?
Başınızdan geçen böyle bir olay varsa kısa bir kompozisyonla anlatmaya çalışın.
3-Sizce bu yol Allah’ı tanıma hususunda neden en kısa yoldur?
 
 


 
 
 
 
 
 
Geçen konuda, içimizin derinliklerinden devamlı olarak tevhit ve Allah’a yönelme sesini işittiğimizi, sıkıntı ve çıkmazlarda bu sesin her zamandan daha yüksek olduğunu, ister istemez Allah’ı hatırladığımızı ve sonsuz bir merhamet ve lütfe sahip olan dergahından, yardım istediğimizi belirtmiştik. Burada, bu kalan etkinin, çevremizin rant propagandalardan zayıfladığına fıtrattan dolayı devam ettiğini söyleyebiliriz. Bu tepkinin, okul, toplum ve aileden alınan eğitimin eseri olması ihtimalinin bulunduğunda ileri sürmek mümkündür. Veya duygularımızdan dolayı, üzerimizde bir adete dönüştüğünü de savunabiliriz.
Cevap: Bu müşküle, küçük bir açıklamayla cevap vermek mümkün olacaktır. Gelenek ve adetler devamlı olmayan ve terk edilebilen unsurlardır. Biz, bütün toplumsal tarih ve unsurlarda aynı şekilde devam eden bir adet ve geleneği tespit edemeyiz. Her toplumun adetlerinin farklı olduğunu ve bu değişiklikte büyük bir etkisinin bulunduğunu değişik hadislerde müşahede etmekteyiz. Bir gün bir toplumda söz konusu olan geleneğin, yarın değişmesi imkan dahilindedir. Bundan dolayı bir ulustaki geleneğin diğer toplumlarda görünmesi mümkün olmayabilir. Bu mesele göz önünde tutulduğu zaman, bu farklılığın her asır ve zamanda söz konusu olduğu görülür. Hatta her toplumda bile geleneklere uymayan kesim ve çevre olmuştur. Bu mesele tarihi ve toplumların gelişim devreleri göz önünde tutularak değerlendirme konusu yapıldığın da, bu duygunun insanın fıtratında ve ruh ile bedenin birleştiği köklerden kaynaklandığı açık bir şekilde görülecektir.
Misal olarak; Annenin çocuğuna olan sevgi bağının, adet, gelenek, telkin veya alışkanlık neticesinde olması mümkün değildir. Zira hiç bir asır, toplum ve zamanda annenin kendi çocuğuna muhabbet beslemediğine rastlanmamaktadır. Elbette bir annenin, akli dengesini kaybetmesi veya cahili yet dönemindeki hurafe ve yanlış değerlerden dolayı toplumun korkusuyla, kendi evladını veya kız çocuğunu diri, diri gömmesi durumu olabilir.
Ama bunlar geçici, istisnai, çabuk ve annenin evladını sevmediğine delili olmayacak şeylerdir. Bu istisnai durumlar süratle ortadan kalkmış ve bu adaletin yerine, annenin evladına olan sevgisi ve merhametini izhar etme devresi kendisini yeniden göstermiştir.
Bu kısa açıklamadan sonra, geçmişte ve günümüzde insanlar arasındaki Allah inancına temas etmek istiyoruz. Bu konu biraz karışık olduğundan daha fazla dikkat gerektirmekte.
1-Büyük sosyolog ve tarihçilerin de belirtmiş olduğu gibi, hiçbir toplum ve ulus arasında inanç, din ve imanın olmadığı bir devreye rastlanmamaktadır. Bilakis, her zaman ve asırda dünyanın bütün kesimlerinde, din olmuştur. Sadece bu bile Allah’a iman inancının, insanın fıtratından ve ruhundan kaynaklandığını ispatlamaya kafidir. Bu duygunun, çok basit değerlendirmelerle bile, gelenek, telkin ve öğrenme yoluyla sağlanmadığı ortaya çıkmaktadır. Bizzat insanın fıtratından kaynaklanan bir fonksiyon olduğu ortaya çıkar. Eğer telkin ve gelenek yoluyla sağlanan bir duygu olsaydı, bütün uluslar arasında yaygın olması ve devamlı bir şekilde yaşaması söz konusu olmazdı. Hatta, tarihin en eski çağlarında yaşanan insanların bile bir inanca sahip olduğuna dair bugün bir çok belge mevcuttur. (Elbette burada, en eski tarihten kastımızın yazmayı bilmeyen veya hayatını yazıya dökerek bizi o zamandan haberdar etme imkanlarına sahip bulunmayan insanların zamanı olmadığını da hatırlatalım.)
Kimi kavimlerin, Allah’ı bütün güçlerin üzerinde bir güç olarak kabullendikleri devirlerde bu insanlar ruhlarından kaynaklanan duygulara cevap verebilmek için, bu gücü tabiatta aramışlardır. Ancak insan akıl ve kültür yönünden geliştikçe, Allah’ı araştırma yoluna gitti. Ve bundan dolayı da mevcudat dan ve maddi unsurlardan oluşan tanrılardan yüz çevirdi. Bu maddi dünyadan, kainatın yaratıcısı Allah’a yöneldi.
2-Bir kısım büyük psikolog ve ruh bilimcileri, insanda bulunan duyguları dört önemli kısma ayırmaktadır.
A-Öğrenme Hissi: Bu his insanın, öğrenme ve ilim yolunu tutmasına vesile olmaktadır. Bu duygu, insanı alim olmaya susatır, ilmin maddi ve manevi olması da önem taşımaz.
B-İyilik Hissi: Beşeriyet dünyasında, insani ve ahlaki değerlerin membaını oluşturur.
C-Güzellik Hissi: Gerçek manada, edebiyat, ve sanatın ortaya çıkmasına vesile olur.
D-İnanç Hissi: Bu his, insanı Allah’ı tanımaya ve onun emirlerine itaate yöneltir. Bununla birlikte, inanç hissinin, ruhun derinliklerinden kaynaklandığını ve insanın iç aleminde temel bir kök oluşturduğunu görmekteyiz.
İlmi kudret ve rahmetli sonsuz olan Allah inancının yer ettiği bir köktür bu. Bu inanç hiç bir zaman insandan ayrı olmamış ve insan bu inanç olmadan varolmamıştır.
3-Daha sonraki, açıklamalarda da görüleceği gibi, bizzat maddiyatçılar ve Allah’ın varlığını inkar edenler bile, açık ve dolaylı olarak Allah’ın varlığını, birliğini itiraf etmek zorunda kalmışlardır.
Elbette Allah’ın ismini zikretmekten çekinerek, tabiat veya başka isimlerle bu gerçeği açıklamayı tercih etmiş ve bu buldukları isme de Allah’ın bazı sıfatlarını yamamaya çalışmışlardır. Misal olarak bunlardan bir kısmı yaradılış konusunda şöyle demektedirler: "Tabiatın insana iki böbrek vermesinin sebebi, bunlardan birinin devreden çıkması halinde diğerinin devreye girmesi ve insanın hayatını sürdürebilmesini sağlamayı gerçekleştirmeye çalışmasıdır. "Veya buna benzer başka açıklamalar... Şuursuz tabiatın bunu yapabileceğini hangi mantıksız insan kabul edebilir? Burada farkına varmadan sonsuz güç ve kudret sahibi Allah'tan söz etmiş olmalarına rağmen, bu kudret sahibinin ismini tabiat koyma yolunda vicdanlarını kandırmaya çalışmışlardır.
Bu konuda anlatılandan şöyle bir netice çıkarmak mümkün: Allah’a olan aşk ve muhabbet, devamlı olarak insanın ruhunun derinliklerini hakimiyet altında tutmaya devam edecektir. Allah’a iman; kalp ve ruhumuzu devamlı olarak sıcak tutan bir yanardağ mesabesindedir.
Allah’ı araştırmak için uzun yollara baş vurup kendimizi yormamıza gerek yok. Vücudumuzun derinliklerine indiğimiz zaman orada, tertemiz bir duygunun yattığını ve Allah’a iman esasının bu duygudan kaynadığını görürüz.
Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:
"And olsun ki insanı biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız." (Kaf, 16)
1-Fıtrat ve töre konusunda bir kaç misal veriniz?
2-Cahil halk, neden puta tapmaya yönelir?
3-Tabiatçılar, neden Allah’ın ismini "Tabiat" olarak zikrederler?
 
 


 
 
 
 
 
Dille Allah’ı inkar etmeye çalışanların, ruhlarının derinliklerinde, Allah’a imanın bulunduğunu söyledik. Zaferler ve başarılar, özellikle belli bir kapasite ve zarafete sahip olmayan kimselerde gurur meydana getirir. Böyle bir gururda unutmanın kaynağı olmaktadır.
Hatta, bazen insan kendi düşüncelerini bile, unutkanlığa terk eder. Ama hayatın hadiselerinden kaynaklanan büyük tufanlar O'nu tesiri altına aldığı zamanlar veya müşküllerden doğan büyük tufanlar onu çıkmazlara sevk ettiğinde, gölerin önündeki büyük gurur ve bencillik perdeleri bir anda ortadan kalkar. Durum bu merhaleye gelince de fıtrat, tevhid ve Allah inancıyla ilgili bütün gerçekler ortaya çıkar.
Beşeriyetin tarihi buna benzer. Tarihin pek çok devreleri, şahsiyetlerin çöküşünün numuneleri ile doludur. Bunlardan birinin başından şöyle bir hadise geçmiş: Kendi asrında sayısız güç ve kudreti ele geçirmiş olan; güçlü ve başarılı bir vezir vardı. Kimsenin ona muhalefet gücü yoktu. Bir gün, din bilginlerinin toplandığı bir meclise gider. Onlara dönerek: "Hangi biriniz Allah’ın varlığından söz ediyor? Benim O'nun aksine, bu iddiaları çürütecek binlerce delilim var."
Bu saldırıyı kendisine mahsus, gururla yapıyordu. Orada bulunan bilginler onun akıl ve delil ehli olmadığını bildiklerinden konuşmaktan kaçındılar. Nitekim elindeki güç ve sulta o kadar mağrur duruma getirmiştir ki, hiçbir haklı sözün onda tesir etmesine imkan bırakmıyordu. Bu konuşmalarına hiçbir ehemmiyet vermeden, onun karşısında susmayı tercih ettiler. Manalı ve küçük düşürücü bir sükut...
Bu hadisede böylece kapandı. Aradan bir müddet geçtikten sonra, zamanın hükümeti; veziri, bazı meselelerden dolayı suçlayarak zindana attı. Bilginlerin meclisinde bulunanlardan biri, onu uyandırmanın zamanının geldiğini düşündü. Şimdi o, gurur katırından inmiş ve gözlerini perdeleyen, benlik ve kibir perdeleri bir sisi gibi dağılmıştır. Kendisinin gizlemeye çalıştığı hakkı kabul etme hissi, giderek filizlenmeye yüz tutmaktadır. Bu bilgin zat, onunla irtibat kurması ve nasihat etmesi halinde müspet bir netice alabileceğine karar verdi. Onunla görüşme izni olarak, zindan da onun bulunduğu kısma geldi. Demir parmaklığın arkasından, onun bir odada yalnız başına dolaştığını gördü. Vezir düşünüyor ve dudaklarının arkasından bir kaç cümle, mırıldanıyordu. İyice kulak kabarttı: "Biz aslanlar ama alemin aslanları saldırdığımız zaman yelden belli belirsiz olur, can çıkmaya kurban olursun diyordu.
Yani, biz üzerine aslan işlenmiş bayraklar gibiyiz. Yel, rüzgar hareket ettiği, estiği zaman, sanki saldırıda bulunuyor, aslında saldırıya geçmiş gibi görüyoruz. Aslanın kendisinde hiç bir şeyi yoktur. Her neyi varsa rüzgara borçludur. Rüzgarın esmesi ona güç vermektedir. biz ne kadar güçlü olsak da, kendimizden bir şeyimiz yoktur. bize bu gücü veren Allah istediğinde, bu gücümüzü geri alabilir. Söz konusu bilgin, onun, bu esnada Allah’ı inkar etmediği gibi, Allah’a iyice iman eder biri olduğunu gördü. Böyle bir zamanda onun hal ve hatırını sorduktan sonra, şöyle konuştur: "Allah’ın var olmadığını ispatlayacak binlerce delilim var dediğin günleri hatırlıyor musun? O bin delilini, sadece bir tek delil ile çürütmeye geldim. Bilmiş ol ki, o büyük gücünü bir defada senin elinden alan, o inkar ettiğin Allah'tır."
Vezir, utanarak başını öne eğdi. Hiçbir cevap vermedi. Zira hatasını anlamış ve iç aleminde, yaratıcının büyük bir nuru belirmeye başlamıştı.
Kur’an-ı Kerim Firavun konusunda şöyle buyurmaktadır: "İsrail oğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla artlarına düştüler. Firavun, boğulacağı anda: İsrail oğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, artık ben ona teslim olanlardanım. dedi.(Yunus, 90)
1-Bu gerçek hikayenin neticesinin birkaç bölümde açıklayın.
2-İsrail oğullarına neden bu ad verilmiştir?
3-Firavun kimdi? Nerede yaşamış ve nasıl bir iddiada bulunmuştur?


 
 
 
 
 
 
Yaşadığımız dünyaya şöyle bir göz baktığımızda yaratılmış kainatın düzensiz ve çelişkili olmadığını, bütün varlıkların belirli bir yörünge ve güzergahı takip ettiğini görürüz. Dünya sistemi, belirli bir hedefe doğru hareket eden bir çok birlikten oluşan düzenli bir ordu gibidir.
Aşağıda vereceğimiz, misal bu konuda ki bütün şüphelerin dağılmasına sebep olacaktır. Şöyle ki:
1-Bütün mevcudatın oluşması ve varlığını sürdürmesi belirli bir takım kanun ve şartların el ele vererek intizamlı bir şekilde çalışmalarına bağlıdır.
Misal olarak: Bir ağacın oluşumu için, toprak, su, müsait hava ve belirli bir harekete ihtiyaç duyulmaktadır. Böyle bir atmosferde tohumu ekip, beslememiz, onunda gereken havayı teneffüs etmesiyle yeşerme devresini doğurur ve giderek gelişme gösterir. Bütün bu şartların bulunmaması halinde, bu gelişme sağlanamaz. Bütün bu hazırlık, uyum, hareket ve şartların oluşturulabilmesi için bir akla ihtiyaç duyulmaktadır.
2-Her mevcudun kendisine göre özel bir yapısı vardır. Mesela su ve ateşin kendilerine has özellikleri vardır. Bunların taşıdığı tesir değişmeyen bir kanun durumundadır. Bunlar sabit bir şekildedirler:
3-Mevcudatın bütün üyeleri birbirleriyle işbirliği içersinde hareket halindedir. Misal olarak, kendi başına bir alem olan insanın bedeni, kendisini oluşturan organların ister istemez muntazam işbirliği ve uyum içerisinde çalışan bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Bir tehlike olduğu zaman bütün organlar işbirliği içerisinde savunmaya geçerler. Bu yakın irtibat ve işbirliği kainattaki intizamın bir diğer örneğidir.
4-Kainatta aşikar varlık alemine bakıldığında, yaşayan bir mahlukun hatta bütün varlıkların iltizamlı bir düzene sahip bulundukları ve irtibat halinde hayatlarını sürdürmesi için güneşe ihtiyaçları vardır. Bulut yağmur getirir, rüzgar eser, toprak ve toprak unsurları da yardım eder. Sadece bu irtibattaki muazzam ahenk ve uyumdan oluşan sahne, varlık alemindeki intizamın açık bir belirtisidir.
Bu gerçek, vicdan sahibi herkesin; her sistemdeki nizamın, düzenin; akıl, düşünce, yol ve hedefi sergilediğini anlamasına vesile olacaktır.
Zira, insan nerede bir nizam, düzen, hesap ve sabit kanun görürse orada güçlü bir ilim ve kudretin bulunmasının zaruretine inanır. Bu vicdani idrak için, belirli bir delile ihtiyaç duymaz.
Hiç kimse, kör ve cahil bir insanın daktilo ile iyi bir makale yazamayacağı gerçeğini inkar edemez. Böyle bir insan içtimai sahada veya tenkit edici bir makale yazamaz. İki yaşında ki bir çocuk, hiç bir zaman kağıdın üzerinde kalemini dolaştırarak hayret verici bir tablo yapamaz. bunun aksine, iyi bir makale veya yazı gördüğümüz zaman bunu bilgili ve akıllı bir insanın yazdığını düşünürüz. Veya, bir resim sergisinde olağan üstü resimleri müşahede edersek, resimleri yapan usta bir insanın varlığı aklımıza gelir. Bu tablolarda sanatkar ve becerikli ellerden çıkan düşünceler sergilenmektedir. Bu yazar veya sanatkarı görmediğimiz halde böyle bir varlık, bizim için söz konusu olmaktadır.
Bununla birlikte, bir sistemin olduğu yerde hem akıl ve hem de düşünce söz konusudur. Yapılan tablo veya yazılan eserin büyüklüğü kadar, bu eseri meydana getiren ellerin beceriklini, akıl ve düşünce üstünlüğü söz konusudur. Bu eserlerin üstünlüğü, zekanın da üstünlüğüne dalalet eder.
Düzenli bir sistemin; muazzam bir akıl ve ilme bağlı olduğu yolunda ki iddiayı ispatlamak için, bazen matematikte bilinmeyen sayıları bulmaya işleminden istifade ediliyor. Okuma yazma bilmeyen birinin daktilo tuşlarına vurarak bir makale veya bir mısra yazmasının ihtimalini hesaplayacak olursak, bu ihtimalin hatta milyonda bir, bile olmadığı ve bu ihtimalin gerçekleşmesi durumunun dünyanın sonuna kadar bile mümkün olmayacağını görürüz. Bu kadar basit bir şeyin, bile tesadüfen olması ihtimalinin zayıflığını göz önünde tutacak olursak, büyük bir tablo veya eserin kendiliğinden oluşması ihtimalini düşünmenin ne kadar saçma olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.
Kur’an-ı Kerim, Fussilet Suresi 53. ayette şöyle buyurmaktadır:
"O'nun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın belgelerini hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabb'inin her şeye şahit olması yetmez mi?"
1- Yukarıda sözü geçen örnekler dışında, kainatın güçlü bir kuvvet tarafından yaratıldığını ispatlayacak, bir kaç misal verin?
2- Kainat ve nefis arasında nasıl bir irtibat var? Her ikisi için, Allah’ın varlığını ispatlayıcı misaller ver?
 
 


 
 
 
 
 
 
Yaradılış aleminde açık bir düzen, hedef ve yol görülmektedir. Şimdi bunlardan bazı numuneler üzerinde duralım:
Sevinerek söylemek gerekirse, ilim ve teknolojinin ilerlemesi, tabiattaki bazı esrarengiz durumların ve insan vücudunun binasının giderek keşfedilmesi, bitki, hayvan ve cansızlardaki, hayretengiz durumların, küçücük bir hücrenin, bir atomun, insanı hayrete düşüren yıldızlar alemi ve bunun gibi bir çok yaratığın hayret veren durumlarının ilim yoluyla izah bulması, Allah’ı tanıma yolunda çeşitli kapıları bize açmaktadır. Öyle ki, tabiatla ilgili bütün ilmi kitapları Allah’ı tanıma yönünden önemli birer eser olduğunu söylemek mümkün. Bütün bu kitaplar bize Allah’ın büyüklüğünü ispatlıyor. Zira, bu kitaplar kainattaki bir kısım sırların üzerindeki perdeleri kaldırmakta ve yaratıcının ne kadar büyük ve kudret sahibi olduğunu anlamamızı sağlamaktadır.
Kafa tasının içerisinde, beyin diye adlandırılan toprak renginde bir organ vardır. Beyin, bedenin en önemli ve hassas noktasını oluşturmaktadır. Zira o, bütün bedeni tanzim ve kontrol eder. bu önemli merkezi tanımak için, her şeyden önce şunu zikretmemiz yerinde olur: Dergilerden biri, Şirazlı bir gencin trafik kazısı geçirdiğini ve kaza sonucunda beyninin zarar gördüğünü, ancak zahiren onun bedeninde hiç bir eksikliğin görülmediğini yazdı. O'nun bedeninin bütün uzuvları sağlamdı. Ancak, hayret edilecek şekilde geçmişini unuttu. Beyni iyi çalışıyordu, meseleleri anlıyordu. Ama, anne ve babasını tanımıyordu. O'na: "Bu senin annendir" dendiği zaman, hayretle bakıyordu. O'nu yaşadığı yere götürüp, kendisinin yaptığı tabloları gösterdiler, onların hiç birini tanımıyordu. Sanki bunların tamamını yeni görmüş gibi bakıyordu.
Doktorların incelemesinden sonra, gencin, hafıza ve düşünce arasındaki bağlantısının zarar gördüğü anlaşıldı. Sigorta atması gibi meydana gelen bu kopukluk, onun geçmiş hatırasını karanlıkta bırakıvermişti. Çalışması duran kesimin, bir iğne ucu kadar bile olmamasına rağmen beyindeki bu küçük arızanın, onun hayatında bunca tesir bırakması düşündürücüdür.
Beyin yapısı ve sinir sistemi seçilmiş iki numunedir.
A-İradi Sinir Sistemi
Bunlar kendi irademize bağlı olarak harekete geçen kısımlardır. Örnek:. Yolda, yürümek, bakmak, konuşmak vb.
B-İradi Olmayan Sinir Sistemi
Bunlar kendi irademize bağlı olmadan hareket eden kısımlardır. Midenin çalışması, kalbin çalışması ve bunların kontrol merkezinin hareketi vb.
Bu organlardan herhangi birinin beyinde ki kontrol merkezinde ufak bir arıza meydana gelse ona bağlı olan organ işlevini kaybeder.
Beyinde bir bölüm vardı ki çoğunlukla kızmak, heyecanlanmak, ve de şuur hafıza gibi yerler buraya bağlıdır.
Herhangi bir canlının beyindeki bu kontrol merkezi alınsa hafıza ve şuurunu kaybeder. Fakat diğer sinirsel faaliyetleri devam eder. Bu canlı yaşamanı sürdürebilir. Bir güvercin beynindeki bu kontrol merkezi çıkartılarak önüne buğday taneleri konuyor fakat güvercin aç olduğu halde açlığı hissedemediğinden buğday tanelerini yemiyor. Uçması için havaya bıraktıklarında kuş herhangi bir engele çarpana kadar yere hiç konamadan uçuyor. Ancak engele çarptığı zaman yare konabiliyor.
Acaba bu kuvvetli hafızanın ne kadar hayret verici olduğunu hiç düşündünüz mü?
Eğer hafızamız bir saatliğine dışarı alınsa sonradan ne hale düşeriz?
Hafıza merkezimiz bizim beynimizin çok küçük bir yerini kaplamaktadır. Bu hafıza öyle bir şeydir ki; Bizim ömrümüzün bütün hatıralarını kendisinde arşivleşerek depolar. Herhangi bir şahıs bizimle bir irtibat kursa, bu şahsın bütün özelliklerini, rengini, huy ve karakterini hemen kendi kütüphanesinin ilgili bölümüne ayrı, ayrı dosyalar halinde arşivler.
Bu şahıslardan herhangi birisiyle karşılaştığımızda o bütün dosyaları süratli bir şekilde tarayarak tanıdığımız şahıs hakkında çok kısa bir sürede bize bilgi verir. Eğer O kişi bizim samimi bir dostumuz ise ona saygı duymamızı eğer bizim düşmanımız ise ondan kaçınmamızı emreder. Bütün bu işler öyle süratli bir şekilde olmaktadır ki; zamanın geçtiği hiç hissedilmez.
Hafızamızın bu kaydettiklerinin fotoğrafını biz kendimiz çeksek ve bantlara kaydederek dosyalama yapsak binlerce bant ve sayfaları işgal eder ve büyük bir ambar doldurur.
Bundan da acayibi odur ki; bu arşivimizden herhangi bir tanesini dışarı çıkarmak istesek binlerce günlerce vakit gerekmektedir.
Fakat hafızamız ise bütün bunları çok kısa bir zamanda süratli bir şekilde yapmaktadır.
İnsan beyinin acayipliği hakkında çok kitaplar yazılmıştır. Bu kitaplardan bir kısmını lise ve üniversitelerde ders kitabı olarak görmekteyiz. Bu fevkalade çok ince zarif aynı zamanda ayrıntılı, esrarengiz, düzenli sistemi şuursuz tabiatın akıllı ve şuurlu varlığı yaratmasından daha tuhaf ne olabilir!
Kur’an'ı Kerim şöyle buyuruyor:
"Allah’ın azamet ve kudretinden sizin kendi vücudunuzda büyük nişaneler var, acaba görmüyor musunuz."(Zariyat, 20)
1- İnsanın beyinin acayipliği hakkında başka bir şey hatırlıyor musunuz?
2- Allah insanın beynini dış etkilere karşı koruması için ne gibi tedbirler vermiştir?
 


 
 
 
 
 
 
Bu dersimizde bedenimizin büyük kontrol merkezleri olan yedi büyük azasından dışarı çıkarak hayret verici mevcuttan numuneler verelim.
Gecenin zifiri karanlığında, gökyüzüne baktığımız zaman, karanlığın perdesini yırtarak uçan ve hayret verici bir cesaretle avları peşinde koşan kuşları görmekteyiz.
Bu kuş (yarasa) öyle acayip bir kuştur ki, karanlığın kalbinde görmeden uçar.
Gecenin karanlığında hiç bir şeye çarpmadan uçması çok ilginçtir. Bu kuş hakkında ne kadar araştırma yapılırsa, o kadar şeyler keşif olunmaktadır.
Bu kuş süratli ve cesaretli uçmaktadır ki, sanki önünde hiç bir engeli olmayan güvencinin uçuşu onun yanında bir koşucunun bastonla yürüyen insanla yarışması gibidir.
Eğer bu yarasayı inişli çıkışlı karanlık bir tünele koyarsak, hiç bir yere çarpmadan ve dokunmadan oradan çıkar. Bu kuşun vücudu öyle harika özelliklerle donatılmıştır ki aynı bir radarın özellikleridir.
Radarın özelliklerini bu küçük kuşun vücuduyla karşılaştıralım.
Fizikte, ses dalgalarının çok çeşitli frekanslarda olduğu bilinmektedir. İnsanın kulağı ise mevcut olan bu seslerde, kendi kulak yapısına uygun olan çok az bir kısmının titreşimlerini algılayarak duymaktadır.
Bu ses dalgaları kuvvetli bir istasyon yoluyla ortaya çıkmakta ve her tarafa yayılmaktadır.
Fakat nasıl bir topu duvara attığımızda geri sıçrama yaparsa, fezaya yayılan bu ses dalgaları da engele çarptığın da belirli bir zaman sonra geri yansıma yapar. Bu ses dalgası bizimle engel arasındaki mesafeye dakik bir şekilde ölçme yapar.
Çoğunlukla gemi ve uçaklar radar vesilesiyle kendi yönlerini tespit ederler ve her istedikleri yöne giderler, yine düşman uçak ve gemilerinin yerini keşfetmek için radardan faydalanırlar.
Bilim adamları diyorlar ki; bu küçük yarasa kuşunun vücudunda, radarın benzeri bir istasyon vardır.
Eğer kuşu bir odada uçursak, o esnada çıkarmış olduğu sesler bizim işittiğimiz seslere dönüşüm yaparsak işitmemizi sağlayacaktır. Ve birde odanın içerisinde kulağımıza gelen ses dalgaları harekete geçerek her saniyede 30 ile 60 bu kuştan çevreye yayılacaktır.
Fakat burada bir soru akla geliyor, bu ses dalgası yarasa kuşunun hangi uzvundan gelmektedir.
Yani onun alıcı istasyonu hangisidir. Verici istasyonu hangisidir?
Bilim adamları bu soruya şöyle cevap veriyorlar. Bu ses dalgası, yarasa kuşunun boğazındaki kırışık et yığınından, meydana gelmekte ve burun deliklerinden dışarıya çıkmaktadır.
Büyük kulakları da ses dalgalarının alıcı görevini yapmaktadır. Buna göre yarasa geceleri uçmasını, kulaklarına borçludur.
Bir Rus bilim adamı "Jurin" deneyleriyle şunu ispat etmiştir.
Yarasa kuşunun kulakları alındığında, kuş engellere çarpmadan uçamamaktadır. Fakat kuşun gözlerini alsalar onun bu marifetli uçma hareketine hiçbir engel teşkil etmez yani yarasa kulakları ile görüyor, gözü ile değil! Bu hikmeti ilahi nedir? (Dikkat ediniz)
Düşününüz ki; Bu iki hayret verici organı, cüssesiz ve değersiz hayvana kim verdi. Ve bunun kullanma şekli ona nasıl öğretildi.
Gecenin türlü tehlikelerinden korunarak onun ilerlemesi nasıl sağlanıyor ve doğrusu bunu tehlikelerden kim koruyor?
Acaba mümkün müdür ki aklı ve şuuru olmayan bir tabiat böyle bir olayı gerçekleştirebilsin?
Büyük bilginler çok masraflar yapsalar da böyle bir santralı kolayca o kuşun vücuduna yerleştirebilirler mi?
"O'nun övülme değeri yaratıcılığıdır.
Böyledir; istenilen işi, su ve toprağa attığı nakıştır.”
Emir El Müminin Hz. Ali (a.s) Nehcü'l-Belağa'da yarasa kuşunun yaradılışı hakkında buyuruyor ki:
"Hiç bir zaman, gecenin şiddetli karanlığı yüzünden yolundan kalmamıştır. Pak ve her şeyden münezzeh olan Allah her şeyi önceden bir olgu olmaksızın yarattı." (Hutbe-155)
1- Gecenin zifiri karanlığında yaşama yetkisine sahip bu kuş hakkında daha fazla bilginiz var mı?
2- Gecenin zifiri karanlığında bu kuşun yavrulama ve uyuma şeklinin diğer hayvanlardan farklı olduğunu biliyor musunuz?
3- Yoksa bu mükemmel yaratık diğerlerinden farklı mıdır?
 
 


 
 
 
 
 
 
Havanın ısınmaya doğru gittiği bir bahar gününde tarla yada bahçelere gidin. Bir sürü küçük böcekleri orada görecekseniz. Bal arılarını, altın renkli sinekleri, kelebekleri, sivri sinekleri, sessiz sedasız her tarafa doğru hareket ettiklerini, bu çiçekten o çiçeğe uçtuklarını, bu daldan o dala konduklarını göreceksiniz.
Öyle sıkı bir şekilde çalışmaktadırlar ki, adeta gizli bir gücün emri altında olduklarını sanırsınız. Yada gizli bir "yönetici" onların başlarında durup sürekli onlara emir veriyor gibidir. Çiçeklerin sarı tozları onların ayak ve kanatlarına yapışarak işçi elbiselerini oluşturmaktadır. Ve onlar büyük bir istek ve ciddiyet içerisinde işlerini sürdürmektedirler. Böceklerin yürüttükleri işler o kadar büyük bir önem taşımaktadır ki, bu konuda profesör "Luin Benton" şunu söylemektedir: "Biz onun cümlesine şunu ekleyelim: Böceklerin olmaması halinde gelecek senelerde bütün bağ ve bahçelerimiz verimliliğini ve yeşilliğini tamamen yitirecekleri ve çiçek tohumlarının üreticileridir.
Neden böyle olduğunu soracaksınız...
Çünkü bitkilerin en hassas dönemleri döllenme zamanıdır ve döllenme olayı, böcekler yardımı ile olur. Çiçeklerin de hayvanlar gibi erkek ve dişi olduklarını duymuşsunuzdur. Bu iki cinsin döllenmesinden tohum, sonra tane, sonra meyve oluşmaktadır.
Hiç düşündünüz mü? Değişik türden bir çok bitki, hareketsiz olduğu halde dişi ve erkeği bir diğeriyle döllenmektedir! Nasıl olmaktadır bu? Erkeğin tozları (insanın spermi mesabesinde olan) ile, dişinin yumurtalarıyla (kadının "ovül" hükmünde olan) nasıl birleşmektedir? Ve bu şekilde döllenme nasıl yaygınlık kazanmaktadır?
Bu döllenme faaliyeti büyük bir oranda böceklerin ve bir bölümü de "rüzgarların" vasıtasıyla gerçekleşmektedir.
Tabi ki, bu hadise bizim düşündüğümüz kadar basit değildir. Bu mübarek ve bereketli döllenme böceklerin yorucu çalışmalarının sonucunda oluşmaktadır. Bu döllenmenin uzun bir geçmişi, acayiplikleri ve bir sürü macerası vardır ki, biz; bunun üzerinde uzun, uzadı ya durmak istemiyoruz. Botanik bilimiyle uğraşan iki arkadaş, araştırmalarının neticesinde şu sonuca ulaştılar: Bitkiler ve çiçekler, ikinci yarımda (yeryüzünün ikinci oluşum sürecinde) meydana gelmişlerdir. Şaşırtıcı nokta şudur ki, böcekler de aynı zamanda meydana gelmiş ve tarih boyunca bu iki unsur, dost bir şekilde maceralarını sürdürmüş, birbirlerinin hayatını tamamlamış ve kamilleştirmişlerdir.
Çiçeklerin hepsi, böceklerin ilgisini çekebilmek için göbek kısımlarında "çiçek tozu" denilen, çok tatlı ve kokulu bir maddeyi depolamaktadırlar. Böcekler ihtiyaçları olan besini toplamak için bu çiçeklerin tozlarına doğru hareket etmekte ve bu tozları bir çiçekten diğerine; bacaklarına, gövdelerine ve kanatlarına yapışmış halde taşımakta ve döllenmenin ilk aşamasını gerçekleştirmiş olmaktadır. Çiçeklerin böceklerin ihtiyarına bıraktığı bu çiçek tozları, böcekler için o kadar çekici ve damarlarında lezzet bırakıcı bir tat dadır ki, böcekler ellerinde olmaksızın bu çiçeklere doğru hareket etmektedirler.
Botanik uzmanları, çiçeklerin güzel renk ve kokularının böceklerin ilgisini çekmede öneli rollerinin olduğuna inanmaktadırlar. Bal arıları üzerine yapılan araştırmalar göstermektedir ki arılar renkleri seçmekte ve kokuları idrak etmektedirler. Gerçekte çiçekler kendilerini böceklere karşı süslemekte ve kokula maktadırlar. Böylece kelebeklerin ve bal arılarının ilgilerini üzerlerine çekmektedirler. Böceklerde kendilerine sunulanları, büyük bir istekle kullanmakta ve tatlılar yemektedirler. Çiçeklerin ürettikleri bu tatlı ve şeker, böcekler için en değerli besin sayılmaktadır. Arılar bu şekerden bal üretmektedirler. Arılar çiçeklerin peşinden dolanırken elde ettikleri çiçek tozlarının bir miktarını yemekte, diğer bir kısmını yuvalarında depolayarak biriktirmektedirler. Bu tip bir ortak çalışma çiçeklerle böcekler arasındaki "kolektifliği" kurmakta ve sürdürmektedir.
İnsanoğlu bu çiçekler ve böcekler arasında, bu esrarengiz hayatı görünce ister istemez şunu sormaktadır: Çiçeklerle böcekler arasındaki bu dostluk ve sevgi antlaşmasını kim sağladı?
Bu özel tatlıyı ve güzel lezzetli, çiçek tozunu, kim çiçeklere vermiştir?
Bu çekici ve güzel rengi ve bu makbul ve çekici kokuyu, çiçeklere kim vermiştir ki, böcekleri kendisine doğru davet etmektedir?
Bal arıları, vahşi arılar, kelebekler ve bütün böceklere bu zarif beden ve ayakları kim vermiştir? Öyle ki, çiçeklerin döllenmesini sağlayan çiçek tozunun birinden diğerine taşımak için daima hazırdırlar!"
Arılar, niye bir müddet sadece belli bir çeşit çiçeklere konarlar ve niye tabiatta çiçek ve böceklerin hayat ve yaşantıları beraber başlamaktadır?
Hiç kimse-Ne kadar inatçı olursa olsun-tabiatta cereyan eden bunca düzenli olayın hiç bir plan ve tasarısı olmadan meydana geldiğine ve şuursuz tabiat kanunlarının kendi kendine bütün bu hayret verici olayları oluşturduğuna inanabilir mi- Asla!
Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki:
“Rabb'in bal arısına (şöyle) vah yetti: Dağlarda, ağaçlarda ve çardak kurulan yerlerde kovan yap, sonra her çeşit meyvelerden ye de Rabb'inin yollarında boyun eğerek alçak gönüllülükle yürü." (Nahl, 67-68)
1-Çiçeklerin kokusunun ve tatlı çiçek tozunun faydaları nelerdir?
2-Bal arılarının esrarengiz hayatları hakkında ne biliyorsunuz?
 


 
 
 
 
 
Biz ne kadar bu alemin sırlarını mütalaa estek ve kurallarını öğrenecek olsak, yine de bu alemin bütün yaratıklarının önemini kavrayamayız. Örnek olarak:
1-Hayvanlardan ve böceklerden bir çoğu etrafımızda yaşamaktadır. Bu böceklerden, cüssesi iki milimetre kadar olanları bile vardır ve bu böcek büyük bir hayvan gibi el, ayak, kulak, beyin ve sinir sistemi yapılarına sahiptir.
Eğer her hangi bir karıncanın beynini mikroskop altına koyup incelersek, ne kadar ince ve şaşırtıcı bir yapıya sahip olduğu görülür. Bu beyin çeşitli bölümlere sahiptir; bölümlerin her birisinin belli bir kumanda merkezi vardır. Bu kumanda merkezleri karıncanın kafasının iki tarafına yerleşmiş durumdadırlar. Bunlarda meydana gelecek en küçük değişiklik vücuda etki etmekte ve vücudun bir bölümünü felç edebilecek redde ye? varmaktadır.
Şaşırtıcı olan şu ki; Bu küçücük beyin, bir toplu iğnenin ucundan daha küçüktür, başlı başına bir dünyadır. Öyle bir dünya ki, kendine has zevk, zeka, uygarlık, ve gizli hünerlerle mücevherdir.
Uzmanlar ömürlerinin uzun bir bölümünü böceklerin hayatlarını araştırmakla geçirmiş ve hayret verici noktaları yazmış oldukları kitaplarında bizim için beyan etmişlerdir. Bu kadar değer, zeka ve zevki bu küçük hayvanda toplayan kudret, bu kadar özellik ve hassasiyeti iğne ucu kadar bir hacimde toplayamaz mı?
2-Kuşkusuz, bu dünyanın sırları fevkalade ibret vericidir. Biliyoruz ki, dünyanın bilinen en küçük parçacığı "atom" ve onun kısımlarıdır. Atom, öylesine küçük ve incedir ki, mikroskop alında bile, görüntüsü bazen kaybolmaktadır.
Atomların ne kadar küçük olduğunu öğrenmek için şu kadarını bilmemiz yetecektir sanırım: Bir damla suda mevcut olan atom sayısı, yeryüzünde yaşayan insan nüfusundan kat, kat fazladır. Aynı şekilde, eğer ince bir telin bir santimetresindeki protonları sayacak olsak ve bin kişiden de yardım istesek ve her saniye bir protonu diğerinden ayıracak olsak 30 yıldan 300 yıla kadar (atomların durumuna göre) gece gündüz uyanık kalarak saymamız gerekir.
Eğer bir santimetre ince telde bu kadar atom olursa, gökyüzü, yeryüzü, su, hava, galaksiler ve güneş sisteminde ne kadar atom olacağını düşününüz. Acaba insanın beyni bunu tasavvur edebilir mi? Atomların sayılmasını yaratıcıdan başka kim gerçekleştirebilir?
Atom bilimi, günümüzün en önemli ilim dallarından biridir. Aynı zamanda bu dal en gizemli çalışmaların olduğu alandır da. Bu ufak madde bize tevhid dersi vermektedir. Atomlar dünyasında dört şey, her şeyden fazla dikkatimizi çeker:
Bugüne kadar yüze yakın madde keşfedilmiştir ki elektronlarının sayısı bir taneden başlamak üzere kademeli olarak yüzden yukarılarda son bulmuştur! Bu düzenin şuursuz bir sebep tarafından var edildiği nasıl düşünebilir?
Biliyoruz ki iki farklı yük birbirlerini çekerler ve elektronlar eksi elektrik yüklüdürler. Protonlar ise artı elektrik yüklüdürler ve her ikisi birbirini çekmektedir. (Aynı yükler birbirini iter)
Diğer taraftan biliyoruz ki elektronların belli bir yörüngede dönmesi merkezi kaç kuvveti oluşturmaktadır. Bu merkez kaç kuvvet elektronları atomun merkezinden her zaman uzak tutmaya ve dağıtmaya çalışmaktadır. Merkez çekim kuvveti ise elektronları kendisine çeker.
Atomda ki çekim ve itim gücünün nasıl dakik bir şekilde ayarlanmış olduğu görülmektedir. Bu dikkat o derece mükemmeldir ki, elektronlar ne kopup gitmekte ne de merkeze yapışmaktadır. Belli bir yörüngede kuvvet dengesi ile kendi dönüşünde devam etmektedir.
Acaba, bu kör ve sağır tabiatın bu dengeyi kurmuş olması mümkün müdür?
Bazı atomların elektronları vardır ki bu elektronların hepsi belli bir yörüngede dönmezler, farklı yörüngelerde hareket ederler. Milyonlarca yıl bu elektronlar belirli uzaklıklarda, kendi sınırları içerisinde dönmektedirler. Ve hiç bir zaman birbirlerinin mıntıkalarına tecavüz etmemektedirler.
Acaba atomların elektronlarının böyle muazzam bir yörünge ve nizama oturmasını sağlamak öyle kolay bir mesele midir?
Atomun, bu büyük gücünün azametini anlamak istersek şunu göz önüne almamız yetecektir. 1945 yılında Nevada'nın çorak çöllerinde bir atom denemesi yapılmış, demirden bir burcun üzerine bir atom bombası atılmış ve büyük bir patlama oluşmuş, patlamayla birlikte çelik burca gelen araştırmacılar, onda hiç eserin olmadığını görmüşlerdi.
Tarihte iki atom bombası Japonya'ya atlıyordu. Bunlardan biri "Nagazaki" ve diğeri "Hiroşima" şehrine atıldı. Patlama ile şehirde 70 bin ölü ve bir o kadar da yaralıyı geride bırakıyordu. Bunun geriye bıraktığı tesirlerden biri de Japonya'nın Amerika karşısında kayıtsız şartsız teslim olmasıydı.
Sadece bir atom çekirdeği üzerinde inceleme yapmak, yaratıcıyı tanımaya yetmez mi? Bununla birlikte dünyadaki bütün atomlar kadar, Allah’ın varlığı konusunda ispatlayıcı delilin bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Kur’an-ı Kerim bu konuda şöyle buyuruyor: "Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de mürekkep olsa onun ardından yedi deniz daha ekleyerek mürekkep olsa, yine de Allah’ın kelimeleri yazmakla tükenmez. Hiç şüphe yok ki Allah üstün ve güçlü olandır. Hüküm ve hikmet sahibidir."(Lokman, 27)
1-Acaba karıncaların yaşam sırırından başka şeylerde biliyor musunuz?
2-Acaba bir atomun içindeki düzenli planın şeklini siyah bir tahta üzerine çizebilir misiniz?


 
 
 
 
 
 
 
 
Yaratılmışları inceleyerek Allah’ı bulma ne kadar kolay ise de Allah’ın sıfatlarını tanımak büyük bir dikkat gerektiriyor. "Neden?" diye sorulursa. O'nun delili açıktır; şeklinde kısa bir cevap vermek gerekiyor. Zira, Allah’ın hiç bir sıfatı, insanların veya yaratılmış mahlukatın sıfatlarına benzememektedir. Bütün bu hisler hissettiklerimizden tamamen ayrıdır. Bununla birlikte yapılacak ilk iş, mahlukata ait bütün sıfatları, bu değerlendirmeyi yaparken kullanmamak, yani, alemdeki hiç bir mevcudatın sıfatıyla, Allah’ın sıfatlarını kıyaslamamaktır, alemdeki sınırlı sıfatları taşıyan mahlukata benzememektir. İşte bundan dolayıdır ki, mesele hassas bir noktaya ulaşıyor. Biz, bu tabiatın kalbinde yetiştik, tabiatla irtibatımız olmuş, ona alışmışızdır. Bundan dolayı her şeyi ona göre kıyaslamak, veya benzetmek durumunda kalıyoruz.
Başka bir deyişle gördüğümüz her şey, cisim veya canlı mahluktur. Yani, zaman ve mekanla sınırlı olan varlıklardır. Bunların her birinin kendisine has müşkülleri var. Bu durumda bütün zaman ve mekan sınırlamasında münezzeh olan, Allah'u Teala aynı zamanda her mekan ve zamanda mevcuttur. Ve insanın zihnindeki sınırlamalara sığdırılamaz. Bu cihetle bu yolda çok dikkatli bir şekilde adım atmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Ancak, açık olan, bütün gayretlere rağmen Allah’ın zatının gerçeğine ulaşmanın kolay olmayacağıdır. Bunun beklentisi içerisinde olmamak gerekiyor. Büyük bir okyanusu küçük bir tasa doldurmak veya annesinin karnındaki bir çocuğun nasıl bütün alemin sırlarından haberdar olması imkansız ise, bu sınırlı gücümüzle Zat-ı İlahinin gerçeğine ulaşmak da imkansızdır.
Burada küçük bir sarsıntı insanı Allah’ı tanımaktan uzaklaştırabilir. Zira, bu sarsılma, insanı; Allah’ı tanımaya yarayan, yol boyunda ki işaretleri görmeyecek kadar yoldan saptırır. Bunun neticesi de, insanı, putperestlik veya insan perestlik gibi hastalıkların, dinsizliklerin kucağına atar. Bu değerlendirme, mahlukatın sıfatıyla, yaratıcının sıfatlarını kesinlikle kıyaslamamak gerektirdiğini ortaya koyar.
İslam bilginleri, Allah’ın sıfatlarını genelde ikiye ayırmakta: "Subutiye" sıfatı yani Allah'u Teala'nın sahip bulunduğu sıfatlar, ikincisi. "Selbiyye" sıfatı. Yani Allah'u Teala'nın münezzeh olduğu eksik sıfatlar.
Bununla birlikte kaç sıfatının bulunduğu gibi bir soru sorulabilir; "Allah’ın sıfatları sonsuz ve bütün kemaleti ihtiva eder."
Selbi sıfatlara da: "Allah'u Teala'nın hiç bir yönden eksikliği yoktur şeklinde bir açıklama getirmek yeterlidir.
Diğer yandan, mahlukatta kemal ve naks (eksiklik) dereceleri var ise de, Allah’ın sıfatları bu eksikliklerden münezzehtir. Bu kısa açıklamayla birlikte, Allah'u Tealanın Selbi ve Subuti sıfatlarının tamamen sonsuz ve düşünülen bütün kemalata sahip olduğu gibi, bütün eksikliklerden uzak olduğu da ortaya çıkmış bulunuyor. Yani, yaratıcının bütün Selbi ve Subuti sıfatlarının mahlukattaki gibi sınırlı ve sonu olmadığı, bu sıfatların insan mantığının alamayacağı kadar sonsuz olduğu hatırlanmalıdır.
 
 
İslam alimleri Allah'u Teala'nın en çok bilinen Subuti sıfatlarını iki mısralık bir beytle, şöyle anlatırlar:
Alim'dir, Kadir'dir, Hayy'dır (Diri), İrade Sahibidir ve İdrak eder; hem Kadim, hem Ezeli; Mütekellim ve Sadık'tır.
1-Allah'u Teala Alim'dir: Yani her şeyi bilir.
2-Kadir'dir: Yani her şeye gücü yeter.
3-Hayy'dır: Yani diridir. Bundan dolayı, yaşayanın hem ilmi vardır ve hem de gücü. Allah hem Alim hem de Kadir olduğundan, diridir.
4-İrade Sahibidir: Bir işi yapmaya mecbur değildir, istediği işi gerçekleştirip gerçekleştirmekte serbesttir. Hedef ve hikmet sahibidir. Bundan dolayı, gökyüzü ve yeryüzü mevcut olan hiç bir varlık hedefsiz ve hikmetsiz yaratılmamıştır.
5-İdrak Sahibidir: Her şeyi idrak eder, her şeyi görür, bütün sesleri duyar, her şeyden haberdar ve bilgi sahibidir.
6-Allah Ezeli ve Ebedi'dir: Yani devamlı var olmuştur. Varlığının başlangıcı yoktur. Zira onun varlığı zatının derinliğinden kaynaklanan, Ebedi ve Ezelidir. Çünkü, varlığı kendisinden olana fanilik ve yok olmak manası ifade etmez.
7-Allah'u Teala Mütükellim'dir: Yani, Allah ses dalgalarını yaratabilir. Peygamberiyle konuşabilir. Bu, Allah’ın dili ve dudakları olduğu anlamına gelmez.
8-Allah'u Teala Sadık'tır: Yani, söylediği her şey doğrudur, gerçeğin kendisidir. Zira, yalan söylemek, ya bilgisizlik veya cahillikten veyahut güçsüzlük sıfatlarından kaynaklanır. Alim ve güç sıfatlarına sahip olan Allah’ın doğru söylememesi imkansızdır. Allah’ın Selbi sıfatların da meşhur olan şu şiirde zikredelim:
Şeriksizdir, cisim değil, görülmez; mekanı yoktur; Muhtaç değildir, benzeri yoktur. Hiç bir eksikliğe sahip değil...
1-Hiç bir eksikliği yoktur: Aksi takdirde başka şeylere ihtiyaç duyacaktır.
2-Allah, cisim değildir: Zira, her cisim sınırlıdır ve yok olmaya mahkumdur.
3-Görülmez: Zira görülseydi cisim olması gerekirdi. Cisimler de yok olmaya ve çeşitli sınırlamalara bağlıdırlar.
4-Allah'u Teala'nın mekanı yoktur: Zira ancak cisimlerin mekana ihtiyacı vardır.
5-Allah’ın şeriki yoktur: Çünkü ortağı olanlar eksik sıfatlara sahiptirler zira her yönden sınırsız olan iki varlığın olmasına imkan yoktur. Dünyada iki vahdet, onun birliğine delildir.
6-Allah’ın sıfatları O'nun zatının aynasıdır.
7-Allah'u Teala muhtaç ve ihtiyaç sahibi değildir. Yeterli ve nihayetsizdir. Zira her yönden sonsuz bir ilme ve kudrete sahip olanın muhtaç olması düşünülemez. Kuran'ı Kerim şöyle buyurmakta:
“O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden eşler, Hayvanlardan da hayvanlara eşler üretip türetti. Sizleri bu tarzda türetip yaymakta. O'nun benzeri yoktur. O, işitendir, görendir" (Şuara, 11)
1- Allah’ın birliği ve ortaksız olması konusunda başka delil getirebilir misiniz?
2- Bazı dinlerde tanrı inancının üçlü, bazılarında ikili olduğunu duydunuz mu? Bu dinler hangileridir?
 


ON DERSTE ADALETİ TANIMAK
 
 
 
 
 
 
 
Niçin Allah’ın sıfatları arasında "Adalet", usul-ü dinin müstakil bir cüzü sayılmıştır?
Adalet ile eşitlik arasındaki farklar nedir?
Bu bahiste her şeyden önce şu noktanın aydınlanması lazımdır: Niçin Allah’ın sıfatlarından biri olan adalet, alimler tarafından dinin beş esasından biri olarak kabul edilmiştir?
Allah (c.c) Alim'dir; Kadir'dir; Adil'dir; Hakim'dir; Rahman ve Rahim'dir; Ezeli ve Ebedi'dir; (Halık) Yaratıcı ve Rezzak'tır. Neden, bütün sıfatların arasından yalnızca adalet seçilmiş ve dinin beş esasından biri olmasında karar kılınmıştır?
Bu önemli sorunun cevabında birkaç noktaya dikkat etmek gerekir:
A- Allah’ın sıfatları arasında adalet öyle bir öneme sahiptir ki, bir çok diğer sıfatlar ona tabi olurlar. Adaletin temelinde kelimenin geniş manasıyla, her şeyi kendi yerinde karar kılmak vardır. Buna göre, Hakim, Rezzak, Rahman, Rahim ve diğer bütün sıfatların esası Adalettir.
B- Ahiret meselesi de, geçmiş bahislerde geçtiği gibi yine ilahi adalete dayalıdır. Peygamberlerin risaleleri, imamların mesuliyetleri de yine ilahi adaletle irtibatlıdır.
C- İslam'ın ilk asırlarında ilahi adalete dair bazı ihtilaflar hasıl olmuştur. Ehl'i Sünnet Müslümanlarından Eş'ari denilen bir grup, Allah’ın adaletini toptan inkar ettiler. "Allah hususunda adalet ve zulüm mefhumundan bahsedilmez. Bütün mevcudat alemi, O'nun mülküdür ve O'nunla alakalıdır. Bundan dolayı yaptığı her şey adaletin kendisidir. "deliller. Bunlar, aklın iyi ve kötüyü seçebileceğine inanmıyor ve "Bizim aklımız kendi başına iyiyi ve kötüyü seçemez" diyorlardı.
Ehl-i Sünnet'ten Mu'tezile diye isimlendirilen bir diğer gurup ve Ehl-i Beyt Mektebi, Allah (c.c) hakkında adalet esasına inanıyorlar ve "Her halükârda o kesinlikle zulmetmez" diyorlardı.
Birbirinden ayrılan bu iki gruptan ikincisini, adaleti kendi mezheplerinin alameti olarak saymaları sebebiyle "Adliye", birinci grubu da "Gayri Adliye" diye isimlendirdiler. Ehl-i Beyt Mektebi, Adliye grubundandır. Ehl-i Beyt Mektebi, adliye grubu arasındaki diğer fırkalardan kendi grubunu ayırt etmek için, imameti de usullerinden biri olarak saydı.
Bu esasa binaen nerde olursa olsun, "Adl" ve "İmametten" bahsedildiğinde bu, "Ehl-i Beyt Mektebi, İmamiye-Caferi mezhebine" dalalet etmektedir.
D- Dinin cüzleri, aynı zamanda usulü dinden yansıyan birer nur parçasıdır. İlahi adaletin nuru da beşeri toplumlar da fevkalâde tesirli bir unsurdur. Beşeri toplumların en mühim esasını ilahi adalet teşkil eder.
Allah’ın zat ve sıfatlarının tevhidi ile ibadetteki tevhidi nasıl ki beşeri toplumlar da vahdetin, birliğin ve ittihadın nuru oluyor ve safları düzenleyip, intizama sokuyorsa, adalet esasını dinin esaslarından biri olarak kabul etmek de, beşeri toplumlarda adaleti yaşatmanın ve zulmün her çeşidi ile mücadele etmenin bir sembolünü teşkil etmiş olur.
Peygamberlerin ve İmamların rehberliği de yine toplumda ki Hakiki rehberliğin ilham kaynağıdır. Bu esasa binaen bütün varlıklar alemine hakim olan Allah’ın adaleti, insan toplumlarında adaletin lüzumuna bir sembol ve işarettir.
Büyük mahlukat alemi, adaletle kaimdir ve beşeri toplumlarda adalet olmadan varlıklarını kesinlikle sürdüremeyeceklerdir.
Adaletin iki manası vardır:
1-Bu kelimenin geniş manası daha önce de dediğimiz gibi her şeyin kendi yerli yerine konulması, diğer bir tabirle dengeli ve eşit olmasıdır.
Bu manasıyla Adalet, gezegenlerde, atomun yapısında, insan vücudunun binasında, bütün bitkilerde, canlılarda ve bütün varlık aleminde hüküm sürmektedir.
Bu, aynı Peygamber (s.a.a)'in buyurmuş olduğu hadis-i şeriflerinde ki mana gibidir şöyle buyurmaktadır: "Semavat ve arz (gökler ve yer) adaletle ayakta durmaktadır."
Misal, yerkürenin "çekme" ve "itme" kuvveti dengesini yitirir, bunlardan biri diğerine üstün gelirse, yerküre ya güneş tarafından çekilir, tutuşup yok olur veya yörüngesinden çıkıp fezada kaybolup yok olur ve kainatımız alt üst olur. Bu manasıyla Adalet, şair'in meşhur şiirinde söylediği gibidir.
"Adalet nedir? Yerli yerine koymaktır.
Zulüm nedir? Kendi yerinde olmamaktır.
Adalet nedir? Ağaca su vermektir.
Zulüm nedir? Dikeni sulamaktır."
Açıktır ki, suyu bir gülün veya meyve ağacının dibine dökmek, suyu yerinde harcamaktır. Bu adaletinde ta kendisidir. Fakat suyu faydasız ot ve dikenlerin dibine dökmekse onu yersiz harcamaktır. Buda zulmün ta kendisidir.
2- Adaletin diğer manası, şahısların hukukuna riayet etmektir. Bunun karşı noktası da zulmüdür. Başkasının hakkını alarak, haksız yere kullanmak veya birinin hakkını alarak, haksız yere kullanmak veya birinin hakkını vermek, bazılarının hakkını vermemektir.
Açıktır ki, ikinci mana özel, birinci mana geneldir. Ancak, dikkat edilmesi gereken, Allah (c.c) hakkında her ne kadar ikinci mana daha fazla gözetilse de iki manada doğrudur ve geçerlidir. Allah’ın adaletinin manası şudur: "Ne kimsenin hakkını zayi eder, ne kimsenin hakkını diğerine verir ve nede kulları arasında ayırım yapar. O tam manasıyla adildir. "O'nun adaletinin delillerini ileride anlatmaya çalışacağız."
İster zulüm olsun, ister birinin hakkını gasp etmek, almak olsun, yada birinin hakkını diğerine vermek ve ayırım yapmak olsun, Allah’ın pak ve temiz zatı hususunda geçerli olamaz. O. her halükârda iyi amele ceza vermez, kötü işe de teşvik etmez. Hiç kimseyi başkasının günahıyla hesaba çekmez. Kuruyla yaşı asla beraber yakmaz. Hatta, büyük bir toplulukta bir kişi dışında hepsi günahkar olsa bile Allah, o günahkarlarla birlikte ceza çektirmez.
Eş'arilerin;" Eğer Allah, bütün peygamberleri cehenneme ve bütün günahkarları cennete koysa bu zulüm değildir" demesi saçma, çirkin ve seviyesiz bir sözdür. Hurafelere ve taassuba bulaşmamış herkesin aklı bu sözün kötülüğüne şahitlik eder.
3- Adaletle, eşitlik arasındaki fark konusunda, işaret edilmesi gereken diğer bir nokta da şudur: Bazen, adaletle eşitlik karıştırılmakta ve adaletin eşitliğe riayet etmek olduğu zannı hakim olmaktadır. Halbuki hakikatte öyle değildir. Adalette, her zaman eşitlik şart değildir. Bilakis müstahak olmak ve liyakat dikkate alınır. Mesela: Bir sınıftaki öğrenciler arasında adalet, onların hepsine aynı notu vermek değildir. Yine, iki işçi arasında adalet bunların her ikisinde de aynı miktar da maaş vermek değildir. Tersine her öğrenci layık olduğuna ve yazdığına göre not almalı, her işçi yaptığı işe ve faaliyete uygun ücret almalıdır.
Tabiat aleminde de yine adaletin geniş anlamı budur. Bir balinanın kalbi, takriben bir ton ağırlığındadır. Bir küçük serçenin kalbiyle (belki bir gram bile değildir) eşit olsaydı adalet olmazdı. Eğer, büyük ve çok yüksek bir ağacın kökleriyle, çok küçücük bir fidanın kökleri aynı olsaydı adalet değil, ta zulmün kendisi olurdu. Adalet her varlığın hak ölçüsüne, kabiliyetine ve liyakatine göre pay sahibi olmasıdır.
1- Niçin adalet, Allah’ın bütün sıfatları arasında Cafer-i Mezhebinde Usul-ü dinden bir esas olarak tanınmıştır?
2- Eş'ari fırkası kimlerdir ve onların itikatlarından ne biliyoruz?
3- "Adl-i ilahi" ye inanmanın, beşeri toplumda tesiri nedir?
4- Adaletin kaç manası vardır? Açıklayın.
5- Adalet eşitlik manasında mıdır?
 


 
 
 
 
 
Her şeyden önce şunu bilmek gerekir; aklımız eşyayı, önemli bir dereceye kadar idrak edebilir. (Bu, alimlerin "akıl yoluyla bilinen iyi ve kötü" şeklinde izah ettikleri bir meseledir).
Misal olarak, adalet ve ihsanın iyi; zulmün ve cimriliğin de kötü olduğunu biliyoruz. Hatta bunları bize din haber vermeden de anlayabiliriz. Gerçi bazı diğer meselelerde vardır ki; onları idrak etmeye aklımız kafi gelmez. Ancak ilahi rehberler ve peygamberler aracılığı ile onları idrak edebiliriz. Bunun için, eğer Müslümanlardan Eş'ari denilen bir grup "iyi ve kötülüğün akılla bilinebileceğini" inkar etse, iyi ve kötüyü hatta adalet, zulüm ve bunun gibi sıfatları tanımanın yolunu yalnızca dinle bağımlı kabul etmişlerse bile bu apaçık bir hatadır. Öyle ki eğer bizim aklımız iyi ve kötüyü seçecek durumda olmasaydı, Allah (c.c)'ın mucizeyi yalancı bir kişide zuhur ettirmeyeceğini nereden bilecektik? Ama yalan, kötü ve çirkindir. Bu sıfatın vaatlerinin hak, bütün sözlerinin doğru olduğunu ve her halükârda yalancı bir insanın istifadesine vermeyeceğini de biliriz. bunun için şeriat ve dinde mevcut olan şeylere güvenilebilir.
Buna dayanarak şu neticeye varırız: Akılla iyi ve kötünün bilinebildiğine inanmak din ve mezheptir.
Şimdi Allah’ın adaletinin delillerine dönelim. Bu hakikate ulaşabilmek için şunları bilmemiz gerekir.
Zulmün kaynağı aşağıdakilerden biridir:
Cehalet: Bazı hallerde, zalim olan kişi gerçekten ne yaptığını bilmez. Birinin hakkını çiğnediğini bilmez ve yaptığı işten tamamen habersizdir.
İhtiyaç: Bazı hallerde, başkalarının elindeki şeylere olan ihtiyaç, insana böyle şeytani bir iş yaptırması hususunda vesvese verir. İhtiyacının olması halinde ise böyle bir lüzum yapmaya meyli olmayacaktır.
Acizlik ve güçsüzlük: Bazı hallerde insanın başkasının hakkını eda etmeye gücü ve kudretin olmaması sebebiyle gayri ihtiyari olarak zulüm yapar.
Bencilik, öç alma ve intikam: Bazen yukarıdaki hallerden hiç birisi yoktur. Ama, bencilik, insanın başkalarının hakkına tecavüz etmesine sebep olur. Veya intikamcılık ve öç alma hissi onu zulme, kötülüğe iter veya bencillik ruhu başkalarının hakkına tecavüze sebep olur. Ve bunlara benzer diğer misaller...
Ama şuna dikkat edilmelidir ki; kötü sıfatlar, eksiklik ve noksanlıkların hiçbirisini Allah’ın mukaddes zatında bulunmaz. Çünkü O her şeyi bilir, her ihtiyaçtan münezzeh, her şeye kadir ve herkese karşı latif (şefkatli)'dir.
Böyle olunca da bir zulüm yapmasının manası yoktur.
O, sonsuz bir vücuttur. O'nun kemali sonsuzdur, hudutsuzdur. Öyle bir Zat'tan, hayır adalet, kemal ve rahmetten başka bir şey kaynaklanamaz. Eğer kötü amel işleyen insanlara bir ceza veriyorsa; bu, hakikatte onların amellerinin neticesidir. Alkol ve uyuşturucu madde kullandıkları için çeşitli hastalıklara duçar olan insanların kötü amellerinin neticesini gördükleri gibidir.
Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır: “Sizin cezanız, yaptıklarınızdan başka bir şey midir?”(Nahl, 90)
Kur’an-ı Kerim'in ayetlerine müracaat edilerek incelendiğinde bu mesele üzerinde çok durulduğunu görmek mümkündür. Kur’an, bir yerde şöyle buyurmaktadır:
"Allah, insanlara zulmetmez fakat insanlar kendi nefislerine zulmederler." (Yunus, 44)
Bir diğer yerde ise şöyle buyruluyor:
“Allah, zerre kadar dahi zulmetmez."(Nisa, 40)
Hesap günü ve adilane ceza hususunda der ki:
"Kıyamet günü için, adalet terazilerini koyarız ki hiç bir nefis hiçbir zulme uğramasın. " (Enbiya, 47)
[Dikkat etmek gerekir ki mizandan (terazi) kasıt, iyi ve kötüyü tartacak bir vesiledir. Dünya terazileri gibi bir terazi değildir.]
"İnsan sıfatının Allah’ın sıfatlarından bir nur olması ve ilahi sıfatların insanı toplulukta nur saçması gerekir" demiştik. Bu da Kur’an-ın, Allah’ın adaleti hususunda dayanağı miktar kadar, insani topluluklarda adil, adalet merhumlarına ve fert-fert insanlara önem vermeye mutabıktır. Kur’an-ı Kerim, tekrar, tekrar zulmü, toplumların yok olması ve fesada uğramasının sebebi olarak tanıtır ve zalimlerin geleceğini, en kötü ve en acı gelecek olarak sayar.
Kur’an, geçmiş kavimlerin kıssalarında, defalarca bu hakikati hatırlatır ki: Bakın zülm sebebiyle nasıl ilahi azaba yakalandılar ve yok oldular. Bundan korkun ki siz de, böyle bir zulm sebebiyle, böyle bir geleceğe ulaşıverirsiniz. Kur’an açıkça ve köklü bir asıl olarak der ki:
"Allah, Adaleti, insanı ve yakın akrabaya yardım etmeyi emreder. Fesat, münker (kötülük) ve zulümden nehyeder." (Nahl, 90)
Dikkat edilmesi gereken bir noktada şudur ki: Nasıl zülm etmek kötü bir şeyse, zulmü kabul etmek ve zulme rıza göstermek de İslam nazarında yanlış bir şeydir. Bakara suresi 279. ayette şöyle denmektedir: "Ne zulmedin, ne de zulmü kabul edin."
Esasen, zalimlere teslim olmak, zulmü ve zulmün yayılmasını teşvik ederek yardım etmektir.
1- Aklımız yalnız başına (Şeriat olmadan) iyiyi ve kötüyü ayırt edebilir mi?
2- Zulüm nelerden kaynaklanır, ve Allah’ın adaletine akli delil nedir?
3- Kur’an, Allah’ın adaleti ve zulmün onun mukaddes zatından olmadığı hususunda ne diyor?
4- İnsanın, adalet ve zülm karşısındaki vazifesi nedir?
5- Zulme razı olmak veya zulmedilmeyi kabul etmek günah mıdır?
 


 
 
 
 
 
 
En eski zamanlardan bu güne kadar Allah’ın adaleti hususunda cahillerden bir gurup, öyle meseleleri ortaya attılar ki, kendi akidelerine göre bunlar Allah’ın adaletiyle uyuşmazlar. Bazı zamanlar bu meseleleri yalnızca adaleti inkar etmek için bir delil kabul etmekle kalmadılar. Allah’ın varlığını inkar etmede bir delil olarak da ileri sürdüler.
Tufanlar, zelzeleler ve diğer umumi musibet ve belalar bu meseleler cümlesindendir. İnsanlar arasında görülen farklar ve yine insanın, nebatın veya diğer mevcudatın müptelâ olduğu afetler de bu türdendir.
Bu konu, bazen maddeci ve materyalistler karşısında Allah’ın varlığını ispatlamada ve bazen de "Allah" bahsinde söz konusu edilir. Biz de onu bu bahiste anlatacağız. Bu fikirlerin ne derecede ters ve yanlış olduğunu görebilmek için, bu zeminde geniş bir şekilde bu konuya girip aşağıdaki noktaları dikkatli bir şekilde incelememiz gerekecek
Umumda hepimiz hüküm vermede ve inançlarımızı belirlemede eşyanın bizimle olan alakasına dayanırız. Mesela, filan şey uzak veya yakındır desek, bu o şeyin bize nispetle olan durumuna dayalıdır. Veya filan kişi kuvvetli veya zayıftır desek, bizim için bulunduğumuz ruhi veya cismi hale göre o kişi öyle bir değer ve konuma sahiptir.
Hayır, şer, felaket veya bela konusu ile ilgili meselelerde de halk çoğunlukla böyle bir hüküm yürütür. Mesela, bir bölgeye yağmur yağmışsa, bu yağmurun genelindeki fayda ve zararına bakmayız, özellikle kendi evimiz, tarlamız, yaşadığımız bölge veya çoğunlukla bulunduğumuz şehre olan etkisine bakarız. Eğer olumlu bir etkisi varsa, bize göre bu ilahi bir nimettir. Değilse adını "bela" koyarız. Mesela, eski bir binayı yeniden kurmak için yıktıklarında, eğer bizim nasibimiz sadece toz altında kalmaksa o zaman buna kötü bir iş deriz. Halbuki, gelecekte bir hastane yapılacağını ve nice insanların ondan istifade edeceğini düşünmeyiz bile. Yağmur misalinde yağmurun genel bir bölgede olumlu etkiler bırakmış olması ihtimalinde olduğu gibi.
Olağan ve yüzeysel değerlendirmede yılan sokmasını bir felaket kabul ettiğimiz bu sokma ve zehirin o hayvan için bir müdafaa vesilesi olduğunu düşünmeyiz ve hatta bu zehirden hayat kurtaran nice ilaçların yapıldığını ve binlerce insanın kurtarıldığını da bilmeyiz.
Bunun için eğer hataya düşmek istemiyorsak, kendi sınırlı bilgilerimizle hüküm vermemeliyiz. Ve hüküm verirken, eşyanın bizimle olan alakasını esas almamalıyız. Bilakis bütün yönleri dikkate almalı ve çok yönlü bir değerlendirme yapmalıyız.
Usulden, kainattaki hadiseler bir zincirin halkaları gibi birbirine geçmiş bir haldedirler. Bugün, bizim şehrimize tufan ve sel gibi yağan yağmur bu uzun zincirden bir halkadır ve diğer hadiselerle de tamamen irtibatlı bir şekildedir. Aynı şekilde, geçmişte olup biten ve gelecekte olacak olaylarda birbirleriyle irtibatlıdır.
Netice olarak: Parmağı, küçük bir mesele üzerine koymak ve onun üzerinde bir hükme varmak akıldan ve mantıktan uzaktır, diyoruz. Üzerinde kesin olarak durulması gerekli olan, mutlak şerdir. Ama eğer bir şey bir çok yönden hayır ve bir şer ise, onun hayrı üstün gelir. Bir cerrahi ameliyatı bir çok yönden rahatsız edicidir, fakat birçok yönden de faydalıdır. Bunun için, bu ameliyat rahatsızlıklara sebep olsa da nispi bir hayırdır.
Daha fazla açıklama getirmek için, deprem örneğine bakalım. Bir çok noktadan depremin büyük hasarlar ve yıkımlar meydana getirdiği doğrudur ama, eğer bu zincirin diğer halkalarla irtibatına bakarsak, görüşümüz değişecektir. Acaba deprem yerküre içerisindeki buhar ve hareketler sebebiyle midir, yoksa ayın yerküredeki bazı kısımları kendine çeken ve ara sıra bırakan med ve cezir- çekiminden mi, yoksa bunların her ikisine mi bağlıdır? Bu konuda uzmanlar değişik görüşler ileri sürmüşlerdir.
Fakat bunlardan hangisi olursa olsun, diğerlerinin tesirini de göz önüne almak gerek. Yani bugün en büyük enerji kaynağı olan petrolün oluşmasında, taşkömürü ve bunun gibi diğer madenlerin oluşumunda yerkürenin içindeki hareketin etkisinin olduğunu bilmemiz gerek. O zaman, bu deprem de nispi bir hayır olarak ele alınmalı.
Yine ayın çekim kuvvetiyle hasıl olan med ve cezir olayının denizlerdeki suyun temizlenmesinde, deniz canlılarının korunmasında, tatlı suların denize döküldüğü kuru sahillerin sulanmasında, etkili olduğunu görürsek, bununda bir nispi hayır olduğuna kanaat ederiz, işte burada bizim sınırlı görüş ve kısıtlı bilgilerimizden bu hayret verici hilkat alemindeki hüküm çıkarımızın bu durumlara şekil verdiğini görürüz. Her ne kadar bu hadiselerin birbiriyle irtibat ve bağı hususunda daha fazla düşünürsek, o konuda daha geniş bir görüşe ulaşırız. Kur’an-ı Kerim bize şöyle hitap ediyor: "Size ancak az bir ilim verildi" (İsra, 85)
Bu az ilimle hüküm vermede acele etmemek gerekir.
Kötü olaylar ve uyarılar. Hepimiz, nimete gömüldüğü zaman "gururlu ve bencilliğe" duçar olup bir çok önemli insani vazifeyi, unutkanlığa terk etmiş bir çok insan görmüşüzdür. Ve yine hepimiz, hayat okyanusunun sükunete erdiği zamanlarda, bir uyku hali ve gafletin insanın üzerine çöktüğünü müşahede ederiz. Eğer, bu hal devam etse, bu insanın sonu demektir. Şüphesiz hayattaki birçok rahatsız edici ve beklenmeyen hadisler de o gururu, uykuyu ve gafleti sona erdirmek demektir.
Şüphesiz, şoförlerin virajsız, yokuşsuz, inişsiz, dümdüz yollardan rahatsız olduklarını, böyle yollardan dolayı şikayet ettiklerini ve bu tür yolları tehlikeli olarak vasıflandırdıklarını duymuşsunuzdur. Çünkü bu tür yollarda şoförler, monoton bir halde kaldıklarından, uykuya dalar ve tehlikeye girerler. Hatta bazı ülkelerde, bu tür düz arazideki yollara suni bir takım virajlar ve buna benzer engellerin yapıldığı ve bu tür tehlikelerin önüne geçilmek istendiği görülmüştür.
İnsanın hayat yolundaki ilerleyişi de böyledir. Eğer hayatta inişler, çıkışlar olmazsa ve eğer bazı istenmeyen olaylar olmazsa, bu hal şüphesiz insanın Allah'tan, gelecekte kendisine tayin edilmiş insani vazifelerden habersiz ve düşüncesiz bir yaşantı sürmesine sebep olurdu.
Hiç bir zaman, bu açıklamalarla, insan kendi eliyle rahatsız edici olaylara sebep olması ve sorunlarla dolu bir geleceğe doğru yürümesi lazımdır, demiyoruz. Çünkü, bu tür hadiseler insan hayatında ister istemez vardır. Bilakis, diyoruz ki bu tür olaylardan bir kısmının felsefesi, insanda hasıl olan ve onun saadetini engelleyen gurur ve gafletin önünü almaktır. Fakat; tekrar ediyoruz; bu felsefe bir kısım hadiseler için geçerlidir, tamamı için değil, Çünkü diğer bir kısım hadiseler de vardır ki, Allah’ın izniyle, daha sonra onlar hakkında sohbet edeceğiz. Büyük ilahi kitabımız Kur’an-ı Kerim, bu hususta şöyle buyuruyor:
“İnkarlarından dönüp bize yalvarsınlar diye, onları darlık ve sıkıntı ile yakalayıp cezalandırdık.(En'am, 42)
1- Kimler, felaketler ve şerlerin felsefesini itikadi bahislerde zikrettiler.
2- Felaketlerden ve şerlerden birkaç misal sayın, siz kendi hayatınızda böyle hadiselerle karşılaştınız mı?
3- Nispi hüküm verme, çok yönlü değerlendirme, "mutlak şer" ve "nispi hayır"dan kasıt nedir?
4- Tufanlar ve depremler kesinlikle zararlı mıdırlar?
5- Hayattaki istenmeyen olayların, insan ruhu üzerinde ne gibi müspet etkileri vardır?
 
 


 
 
 
 
 
 
Daha önce, bu konuya kusur bulan tenkitçi bir grubun, insanı zor durumda bırakan şerler, felaketler, hazmedilmez ağır olaylar gibi meseleleri, Allah’ın adaletini inkar etmek için, bazen de Allah’ın varlığını toptan inkar etmede bir bahane olarak kullandıklarını söyledik. Geçen bölümde, bu noktalara dair bir kısım tahlil ve incelemeler üzerinde durulduğunu gördük ve buna dair iki felsefi görüşü açıkladık. Şimdi bu bahsin devamına dikkatinizi çekeceğiz.
Tekrar, kendi elimizle, sorunlar çıkarmamamız lazım diyoruz; ama bununla birlikte bu ağır, zor ve acı olayların, çoğu zaman irademizi kuvvetlendirip, kuvvetimizi artırdığından kuşku yok. Nasıl ki, demir, sıcaklık potalarında eritilip sulandırılarak çelikleştiriliyor ve daha dirençli oluyor.
Savaş kötü bir şeydir, ama; bazen zor ve uzun bir savaş bir milletin yetiştirilmesinde önemli bir etken olabilir. Ayrılıkları birleştirir, geri kalmışlığı telafi eder. Meşhur batı tarihçilerinden birisi der ki: "Büyük bir kuvvetin kendilerine hücum ederek onları gafletten uyandırması ve harekete zorlaması sebebiyle, tarih boyunca, dünyanın değişik noktalarında büyük medeniyetler oluşmuştur.
Elbette ki her fert ve her toplum dünyanın zorlukları karşısında aynı mukavemete, dayanma gücüne sahip değildir. Bazıları yasa, karamsarlığa düşer, ve kötü neticelere ulaşır. Fakat müsait bir zemine sahip olan fertler ise, bu hadiseler karşısında daha fazla tahrik olup, heyecanla coşarak harekete geçer ve kendi zaaf noktalarını sürekli izale ederler.
Sonuç olarak, bu tür durumlarda insanların çoğu yüzeysel bir değerlendirmeyle sadece zorlukları ve kötülükleri görürler fakat, müspet yönleri kavrayamazlar. Bütün kötü olayların bu istikamette olduğunu iddia etmiyoruz, ama en azından bir kısım hadiseler insanda böyle tesir bırakabilir.
Siz eğer, dünyadaki büyük şahsiyetlerin yaşantısını incelerseniz, takriben hepsinin büyük sorunlar ve rahatsızlıklar içerisinde büyüdüklerini görürsünüz. Bu umumi yaşantı içerisinde hiç bir zorlukla karşılaşmadan el üstünde şımartılarak büyütülen kimseler arasında kendini göstermiş, üst mevkilere ulaşmış kimseye çok az rastlanır; büyük bir askeri komutan olarak kendisini ispat etmiş olanlar uzun ve zorlu savaşlara girmiş olanlardır. İktisadi alanda beyin sayılan şahsiyetler, dünya pazarlarının iktisadi açıdan büyük bunalım ve buhranlar geçirdiği dönemlerde, büyük ve güçlü siyasi şahsiyetler de ağır ve zorlu siyasi olaylar içerisinde yetişmiş olanlardır genellikle. Sözün kısası şudur; İnsan, acı ve ağır sorunların kucağında yetişip olgunlaşmaktadır. Kur’an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
“Bilin ki, sizin hoşlanmadığınız bir şeye Allah, çok hayır koymuş olabilir."(Nisa, 19)
Geçen bahislerde, vücudumuzun her bir uzvunun bir hedefi olduğunu gördük. Gözün, kulağın bir hedefi vardır; Kalp, beyin ve sinirlerden her biri, bir hedef için yaratılmıştır. Parmak izlerinin dahi bir felsefesi, hikmeti vardır. Buna binaen, bizim vücudumuz nasıl hedefsiz ve hikmetsiz olabilir?
Yine geçmiş konularda, bu hedefin, insanın bütün sahalarda tekamüle ulaşmasından başka bir şey olmayacağını gördük. Şüphesiz ki bu kemale ulaşmak için insanın bütün varlığına şamil olacak derin bir terbiye, eğitim ve programa ihtiyacı vardır. Yine bu cihetten, Allah’ın insana verdiği temiz tevhidi fıtrata ilave olarak; ilahi kitaplarla, büyük peygamberleri, insanlığın önderliğini yüklenmeleri için göndermiştir. Yine bunun içerisinde, bu hedefi tamamlaması için, zaman, zaman kendisine yaptığı günahların neticesi tartılmalı, Allah’ın emrinden uzaklaşmanın neticesi olarak hayatında bazı zorluklara duçar olmalıdır ki, kendi kötü amallerini tanıyıp Allah’a yönelebilsin. Bu noktada, bu bela ve ağır olay ve sorunların bir rahmet ve ilahi bir nimet olma noktasıdır. İşte bu merhalede Kur’an şöyle buyuruyor:
"İnsanların elleriyle kazandıkları (günahlar) yüzünden, karada ve denizde fesat çıktı. Belki dönerler diye, (Allah böylece) onlara, yaptıklarının bir kısmını tattırıyor." (Rum, 41)
Yukarıda söylediklerimize dikkat edilirse, zor ve acı hadiseleri "şer" kabul etme, onları "bela" olarak tabir etme ve ilahi adalete muhalif saymak, mantıktan ve akli delillerden çok uzak olduğu görülecektir. Çünkü, bu konuda ne kadar kafa yorulur ve üzerinde dikkatlice durulursa bunun hikmetleri daha iyi anlaşılacaktır.
1- Yaratılış hedefimiz nedir ve hangi yoldan bu hedefe ulaşılır?
2- Zorluklar sebebiyle insanın mukavemet ve direnci nasıl çelikleşip artıyor?
3- Hiç zorluklar içerisinde yetişip büyük bir şan ve makama ulaşan insanlar gördünüz mü, veya onlarla ilgili bir şeyler okudunuz mu? Onların hayat hikayelerini bir daha inceleyin.
4- Kur’an, günahlarımızın neticesi hususunda ne diyor?
5-Hangi insanlar, zor ve ağır olaylardan müspet; hangileri menfi neticeye ulaşır?
 


 
 
 
 
 
 
Felaketler, zorluklar, şerler ve rahatsız edici olaylar Allah’ı tanıma ve tevhit konusunda, araştırmalar yapan kimseler için anlaşılması zor bir mesele olduğundan dolayı, biz yine bu konuları daha bir açıklamak; felaket ve şerlerin hikmetlerini daha fazla izah etmek istedik.
Belki bu nokta bazılarına ters gelebilir, ama nimetler devamlı ve monoton bir şekilde kalsa, kendi değerini kaybederdi. Bir odanın ortasına bir cisim konulur ve odanın her tarafından o cisme doğru aynı güçte ışık yöneltilirse ve oda ve cisim de yuvarlak ve parlak olursa o cismin kesinlikle görülemeyeceği bugün ispat edilmiştir. Zira, ışıkla gölgenin bir arada olması halinde cismin etrafındaki diğer eşyadan ayrılıp kendi boyutlarıyla görmemiz mümkün olmaktadır. Hayattaki nimetlerin değeri de, zorlukların açık ve koyu gölgeleri olmazsa, hiç bir zaman bilinmeyecektir. Eğer bütün ömür boyu hastalık olmasa sağlığın tadı hissedilmez, değeri anlaşılmaz.
Sıtma ateşi ve şiddetli bir baş ağrısı çekilen bir gecenin ardından sabaha iyileşmiş, baş ağrısı dinmiş olarak çıkan bir insan, sağlığın lezzetini çok güzel hisseder ve acılar içersinde kıvrandığı o buhranlı geceyi hatırlayınca cevher kıymetindeki sağlığın değerini anlar. Aslında monoton bir yaşantı, velev ki en müreffeh düzeyde dahi olsa, yorucu ruhsuz ve ölümcüldür. Birçok müreffeh insanın, zorluklardan uzak bir yaşantı sebebiyle, ya intihar etmekte olduğu veya devamlı kendi hayatından şikayet ettiği görülmüştür. Siz zevkli hiç bir mimar bulamazsınız ki, bir salonun duvarlarını, bir zindanın duvarları gibi monoton bir şekilde yapmış olsun. Bilakis, salonun duvarlarını çeşitli nakış ve şekillerle süsler.
Sonra, niçin tabiat alemi bu kadar güzeldir? Ormanlarla kaplı dağların tepesinden aşağı doğru küçük ve büyük ağaçların arasından yılan gibi süzüle, süzüle akan bir nehir niye bu kadar güzel ve gönlü ferahlatan bir manzara arz etmektedir-
Bunların açık bir delili, monoton olmamasıdır. Işık ve (gölge) karanlık nizamı, gecenin ve gündüzün oluşunun (Kur’an muhtelif ayetlerinde bunun üzerinde durmuştur) önemli neticesi de, insanın hayatındaki monotonluğu sona erdirmektir. Çünkü eğer güneş, monoton bir şekilde göğün bir tarafındaki dünyanın karşısına asılmış olsa idi, ne değişiklikler görülür ve ne de akşam batışının kızıllığı olurdu. Diğer sorunlar bir tarafa, insanlar çok kısa bir müddette yorulurlardı. Bundan dolayı bunu kabul etmek gerekiyor ki; en azından bir kısım zor olaylar ve müşküller bu felsefeyle haizdir ve bunlar geri kalan diğer yaşantıya ruh verir, onu tatlılaştırır ve tahammül edilecek bir hale getirir. Nimetlerin kıymetini aşikar bir şekilde ortaya koyar ve insana elindeki nimetlerden faydalanarak onlardan en güzel bir şekilde nasibini alabilmesine imkan verir.
Bu bahsin sonunda değinmeyi zorunlu gördüğümüz bir noktada şudur ki, bir çok insan bu sorun ve zorlukların sebebini tespit etmede hataya düşüyor. Zalim, zorba insanların eliyle ortaya çıkan zulümleri yaratılış nizamının adaletsizliğine, insanın başıboşluğunu da, yaratılış nizamının başıboşluğuna yorumluyor Mesela; bazen derler ki, "Neden her darbe yaralı ayağa gelir", Neden depremler şehirlerde az bir zarar verirken, köylerde çok kurban alır ve büyük bir grup insan yıkıntıların altında kalır? Bu nasıl adalettir?
Eğer bir belanın musallat olması irade edilmişse, bu kısmet niye eşit olarak taksim olmuyor? Neden her zaman sorun ve zorlukların çoğu ve en ağırı mustazafların üzerine iner? Neden salgın hastalıklardan, en fazla bu kesim nasibini alır? Tabii ki bunları söylerken, bunların hiçbirinin Allah’ın adaletiyle ve yaratılışla bir alakasının olmadığından, bunların hepsinin insanların birbirine zulmünden kaynaklandığından gafildirler. Eğer köylüler, şehirlilerin zulmü sebebiyle fakir kalmamış ve şehirler gibi sağlam binalar yapmış olsalardı, neden zelzele şehirde az bir zarar verirken, köylerden fazla kurban almış olsun? Ama, köylülerin çoğunlukla çimento dahi karışmamış, çamurla birkaç ağaç parçası ve taşların üst üste dizilmesiyle oluşmuş evlerinin şiddetli rüzgar veya hafif bir deprem karşısındaki durumu, elbette bundan daha iyi olamazdı! Fakat bunun Allah’ın adaletiyle ne alakası vardır? Bizim de tenkitte bulunan o şair gibi olmamız lazım:
"Birine vermişsin yüz naz ve nimeti,
Ki diğerini de zillet toprağına oturtmuşsun.
Birini saraya yerleştirmiş, diğerini kulübede bırakmışsın."
Bu tenkiti, toplumdaki dengesiz ve eşit olmayan ters düzene yöneltmek gerek. Toplumdaki bu adalesizliği düzeltmek, mahrumiyet ve fakirlikle mücadele etmek, mustazafların hakkını vermek gerekir ki, böyle haksızlıklar zuhur etmesin. Eğer toplumun bütün tabakaları beslenmeden, temizlikten, sağlık ve tedaviden eşit miktarda faydalansalardı, kuvvetli ve dirençli olurlardı. Halbuki zulme dayalı bozuk düzen ve adaletsiz bir toplumda imkana ti elinde tutanlar evindeki kedi-köpeğe bile tıbbi muameleyle tabi olacak imkana kavuşurlar. Diğeri ise, kendisi için bile, en basit tıbbi imkan veya temizliğe sahip değildir. Bu yüzden, zorluklar sahnesinde, en büyük darbeyi yer. Böyle düşünerek bu meseleleri, Allah’a yöneltmektense, kendimize yönelmemiz daha doğru olur.
Zalime: "zulüm etme", mazluma da "zulmedilmeye razı olma" demeli ve toplumdaki bütün fertlerin tıbbi, sıhhi, gıda, mesken, kültür, talim ve terbiyede eşit miktarda hisse sahibi olması hususunda gayret sarf etmeliyiz. Kendi günah ve hatalarımızı yaratılış nizamına yüklememiz lazım. Sormak gerek; Allah bize ne zaman böyle bir nizamı yüklemiş veya böyle bir nizamı tavsiye etmiştir?
Elbette O bizi hür yaratmıştır. Öyle ki, hürriyet bizim için bir tekamül ve ilerlemenin sembolüdür.
Fakat, işte bu hürriyeti kötüye kullanan ve başkalarına zulmetmeyi normal gören bizleriz. Bu zulmün neticesinde, içtimai düzensizlikler zuhur etmektedir. Maalesef bu hata, bir çoklarının yakasını bırakmamıştır. Hatta, bunun örneklerini meşhur şairlerin şairlerinden dahi görmek mümkündür. Kur’an-ı Kerim kısa ve büyük manalarla dolu bir cümlede şöyle buyurur:
"Allah insanlara hiç zulmetmez, fakat insanlar (kendi) kendilerine zulmediyorlar."(Yunus, 44)
Bu tertiple şerler ve felaketler felsefesinin sonuna ulaşıyoruz. Her ne kadar bu noktada söylenecek söz çok ise de, böylesi kısa bir araştırma için bu söylenenler yeterlidir kanaatindeyiz.
1- Felaketler ve şerler felsefesi niçin üç ders boyunca devam ettirdik?
2- Yaşantının monotonluğu hangi menfi tesirleri ortaya çıkarır?
Kendi müreffeh hayatından acı çeken bir adam gördünüz mü?
3- Yaratılış dünyasında ışık ve karanlık nizamından ne anlıyorsunuz?
4- Toplumsal veya ferdi bütün zorluklar, yaratılış nizamından mıdır yoksa bunlarda bizim de payımız var mıdır?
5- Toplumsal sorunları ortadan kaldırmanın doğru bir yolu mevcut mudur? Mustazaflara karşı ne gibi vazifelerimiz vardır?
 


 
 
 
 
 
 
 
Allah'ın adaletiyle yakından ilişkisi olan meselelerden biri de cebir ve ihtiyar meselesidir. Çünkü Cebriye fırkasının iktidarına göre, İnsani gidişatı da, sözlerinde ve amellerinde, ihtiyar (seçme) hakkına sahip değildir. Ve onun azalarının hareketi de, bir arabanın hareketi anında dönmek zorunda kalan bilyelerin hareket etmesi gibidir.
Öyleyse şu sual ortaya çıkar ki, bu akide, ilahi adaletle ne kadar uyum içindedir. Belki de buna dayanarak; Eş'ari gurubu (daha önce de zikrettiğimiz akli yola iyi ve kötünün bilinebileceğini inkar eder mezhep) cebri kabul edip adaleti inkar etmişlerdir. Çünkü, cebri kabul etmekle artık "adalet" meselesi anlamsız kalmaktadır. Bu konunun aydınlatılması için de, bir kaç mevzuu dakik bir incelemeye tabi tutmamız gerekecek
Herkes kendi varlığında karar verebilme hürriyetine sahip olduğunu hisseder. Mesela, filan kişi filan arkadaşına maddi yardım yapar veya yapmaz, susadığı zamanda önüne konulmuş olan suyu içer, istemese içmez, yahut kendisine karşı kötü bir şey yapan birisini isterse affeder istemese affetmez.
Herkes, hastalık ve yaşlılıktan dolayı titreyen kendi iradesiyle hareket etmekte olan bir elin arkasındaki farkı bilir.
Hür irade hissi insanda umumi bir his iken, neden, bazı insanlar cebir inancını seçmişlerdir?
Elbette bunun çeşitli sebep ve delilleri vardır. Önemli delillerden birisini burada hatırlatalım, o da şudur: İnsan, çevrenin, fertlerinin üzerinde etkiler bıraktığını görür. Terbiyede diğer bir unsurdur. İrşat, telkin ve içtimai kültür de, şüphesiz insan üzerinde etkili birer unsurdur. Bazen iktisadî durumlarda insanın hareketlerinde bir ölçü olmaktadır. İrsiyet de yine bir diğer unsurdur. Bu faktörlerin toplamı, insanın kendiliğinden bir ihtiyar (seçim) hakkı olmadığını, bilakis iç ve dış güdülerin elele verip onu çeşitli teşebbüslere sevk ettiğinin zannedilmesine sebep olmaktadır. Öyle ki sanki bu unsurlar olmasa, bizden bir amel sadır olmayacağı düşünülmektedir. Bu gibi durumlar çevre, iktisadı, eğitim, öğrenim ve içtimai şartların toplam cinsinden sayılabilir. Bütün bunlar, felsefenin cebir ekolü üzerinde durmasına sebep olan konulardır.
Böyle düşünceler bir noktadan gafildirler o da şudur: Konu "sebepler" ve noksanlıklar değildir. Konu "bütünlülükler" dedir. Diğer bir tabirle, hiç kimse çevrenin, kültürün ve iktisadi etkenlerin insanın düşünce ve hareketleri üzerinde olan tesirini reddedemez. Ama bütün bu etkinlerle birlikte yine de nihai karar verme bize aittir. Zira biz, yanlış ve bozuk olan şahlık düzeni gibi zalim ve diktatör bir düzende dahi aydınlığı hissedebiliyorduk. O zamanda sapma ve inhiraf ortamı mevcuttu, fakat istediğimiz zaman rüşvet yemez, fesat merkezlerine gitmez ve sorumsuzca davranmaya bilirdik. Bundan dolayı, sürükleyici unsurlar meselesiyle, asıl sebepleri birbirinden ayırmak lazım. Buna delil olarak, çok insan vardır ki, basit bir aileden gelmiş, bozuk bir kültürle yetişmiş veya münasebetsiz bir irsiyetten kaynaklanmış olmasına rağmen, kendi yollarını her olumsuzluktan ayırmış, hatta o çevreye karşı ayağa kalkmış ve inkılâpçı bir tavır takınmışlardır.
Her insan zamanın kültür ve propagandası altında yaşar. Herkes çerçevesiyle uyum sağlar, hiç kimse yeni bir çevre için uğraşmazdı. Bütün bunlar, yukarıda zikredilen unsurlardan hiç birisinin insanın geleceğini tayin eden asıl etken olmadığını ve insanın hareket rotasını çizen asıl etkenin insanın kendi iradesini ortaya koymaktadır.
Buda şuna bağlıdır; Sıcak ve yakıcı bir yaz gününde Allah'ın emri ile vücudumuzun zerreleri su isterken, biz hakkın emrinde itaat için bütün bu isteklerimizi görmezlikten geliyor ve oruç tutuyoruz. Başka birisi bunlara hiç kulak vermeyip oruç tutmayabilir de.
Netice olarak, bütün ölçü ve etkenlerin arkasında istikbali tayin eden en etken unsurun, insanın irade ve azmi olduğu açıktır.
Gerçektende cebir ve ihtiyar meclisi tarih boyunca bir çok su istimallere maruz kalmış, bir dizi yan etken cebir akidesine sığınma ve insan iradesinin hürriyetini reddetme istikametinde tesirli olmuştur. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz.
Bir çok zorba ve bencil siyasetçi, müstaz'afların inkılap meselesini söndürmek için bu yola baş vurmuşlardır. Şöyle "Biz kendiliğimizden seçme (ihtiyar) hakkına sahip değiliz. Bizim geleceğimiz takdir ve cebrin elindedir. Eğer bir gurup emir (yönetici) diğer bir gurup da esirse, bu kaza ve kader veya tarihin cebridir. Böylesi bir fikrin ne derece kitleleri uyuşturup, emperyalizmin siyasetlerine yardım edeceği açıktır. Halbuki geleceğimizi tayin etmek kendi elimizdedir. Kaza ve kader de asla cebir manasında değildir. İlahi kaza ve kader bizim hareket irade iman ve gayretlerimize göre tayin edilmiştir.
Halsiz, tembel ve zayıf kişiler vardır ki, çoğunlukla hayatta yenilgiye uğrarlar, her halükârda tembelliklerinin veya hatalarının yenilgilerine uğrarlar, her halükârda tembelliklerinin veya hatalarının yenilgilerine sebep olduğunu itiraf etmeye yanaşmazlar. Bu acı hakikati inkar için, kendilerini temize çıkarma yolunda cebriliğe başvurup kendi günahlarını, zorla kaderin boynuna yükler ve bu yolda aldatıcı bir teselli bulurlar. Derler ki: "Ne yapabiliriz? Şansımızın kilimini ilk günden siyah dokumuşlar, Zemzem veya Kevser suyuyla beyazlatamayız ki? Biz çalışmak ve uğraşmakla meşgulüz ama şans yar olmuyor ki!
Bazıları hür olmak ve kendi başıboşluklarını sürdürmek istiyorlar. Akıllarına gelen hangi hayvani günah olursa, icra etmek ve aynı zamanda da kendilerinin günahkar olmadıklarına inandırmak, toplumda kendi günahsızlıklarını kabul ettirmek isterler, Bu hedeflere cebir akidesine sığınarak ulaştılar.
Yine nefislerinin heveslerine uymayı, biz kendiliğimizden seçme kudretine sahip değiliz, diyerek yorumlarlar. Fakat iyi biliriz ki, bunların hepsi yalandır. Hatta bu meseleleri ortaya atanlar dahi bu özürlerinin geçersizliğine inanırlar. Fakat lezzet ve menfaat bunların hakikati açıkça söylemekten alı koyar.
Binaenaleyh, toplumu sağlamlaştırmak için, emperyalizm ve sömürgeciliğin aleti, yenilgileri yananla örtme ve toplumda fesadı yayan bir unsur olan cebir fikriyle ve zorunlu kader inancıyla savaşmak gerek.
1- "Cebir "ve " ihtiyar "mezheplerinin farkı nedir?
2- Cebriyeler çoğunlukla hangi delilden kaynaklanıyorlar?
3- Çevre, kültür ve irsiyedin tesiri konusunda ne cevabınız vardır?
4- Siyasi, psikolojik ve içtimai etkenlerden, cebir akidesiyle ilgili olanlar nelerdir?
5- Bu etkenlere karşı tavrımız ne olmalıdır?
 


 
 
 
 
 
 
Gerçi felsefeciler ve rabbani alimler, insan iradesinin hürriyeti hususunda değişik görüş ve deliller ileri sürülmüştür. Ancak meseleyi kısa yoldan halletmek için iradesinin hürriyetine taraftar olanların en çok delillerine başvurmak istiyoruz. O zaman da umum insanların vicdanıdır.
Her şeyi inkar etsek bile, şu hakikati inkar etmeyiz,umum Allah'a inanan veya şark ve garp, eski ve yeni, zengin ve fakir, gelişmiş veya gelişmemiş, kültürlü veya kültürsüz istisnasız olarak hepsi toplumlarında bir kanunun geçerli olması, bu kanun karşısında fertlerin sorumlu olması ve kanuna karşı gelenlerin de cezalandırılması hususunda aynı görüştedirler. Kısacası kanunun hâkimiyeti, ferdin kanunun karşısındaki mesuliyeti ve karşı gelenin cezalandırılması dünyada akıl sahibi herkesin üzerinde birleştiği bir husustur. Yalnızca vahşi bir halde yaşayan toplumlar bu üç meseleyi kabul etmemişlerdir. Bizim buna, dünya halkı umumun vicdanı, insan iradesinin hürriyetine ve seçim hakkının varlığına en açık delildir, dememiz yerinde olur.
İrade ve amellerinde mecbur ve hiç bir seçime ve karar vermeye gücü yetmeyen bir insanın kanun karşısında sorumlu tutulduğu ve kanuna aykırı davrandığı için soruşturmaya tabi tutulup muhakeme edildiğine ve kendisine niye böyle yaptın veya niçin böyle yapmadın? denilebileceğine inanmak nasıl mümkün olabilir? Daha sonra böyle bir insanın suçu ispat olunduğunda da, onu hapse atalım veya idam edelim? Bu, dağdan yuvarlanıp bir caddeye düşen ve yolcuların ölümüne sebep olan kaya parçalarını mahkemeye çekmeye benzer. Doğrudur, bir insan taş parçasından çok farklıdır, ama eğer bir insanın irade hürriyetini reddedersek bu zahiri farkın hiç bir tesiri kalmaz: Her ikisi de dış etkenlerin zorlaması altında bunu yapmaya mecbur durumdadır. Halbuki, taş yerçekimi kuvveti kanununa uygun olarak caddeye yuvarlanır. Cani katil ve suçlu insan, başka zorunlu sebeplerin etkisiyle cinayet işler. Cebirlerin itikadına göre, bu ikisi arasında netice yönünden hiç bir fark yoktur ve hiç biri kendi iradesiyle bir iş yapmış değildir. Niçin biri mahkeme adliyesinde diğeri edilmesin? Biz hangisini reddedeceğiz, burada iki yol kavşağında çaresiz kalmaktayız. Ya dünya halkının umumi vicdanını çiğneyip, bütün kanunları, mahkemeleri ve suçların cezalandırılmasını boş, abes ve belki de zalimane bir hareket olarak gözeteceğiz veya cebir akidesi taraflarını inkar edeceğiz. Tabii ki tercih ikincisidir.
İşin ilgi çekici yönü şudur akide ve fikir yönünden cebir mezheplerinden dem vuranlar ve bunun için deliller getirenler bile günlük yaşantılarında irade hürriyetinin asli taraftarları olurlar. Zira eğer birisi onların haklarına tecavüz eder, onlara bir zarar ve eziyet verirse onu kötü sayar ve mahkemeye şikayet ederler!...
Pekala... Eğer insan hakikaten kendisinde bir seçenek yapamıyorsa, bağırması, şikayet, kızma ve köpürüp taşma niçindir? Her halükârda bu dünya akıllıların umum vicdanı bu söylenene canlı bir delildir. Buna göre bütün insanlar ruhlarının derinliğinde irade hürriyetini kabul etmiştir ve her zaman ona vefakar kalmışlardır. Hatta bir dahi olsun, bu inanç olmaksızın yaşayamaz ve içtimai veya ferdi hayat çarklarını döndüremez.
Büyük İslam filozofu Hace Nasreddin Tusi, ihtiyar ve cebir bahsinde kısa bir ibare ile şöyle der: "Zaruret, alemlerimizin bizden kaynaklanmış olmasını gerektiriyor."
Yukarıda, cebir mektebinin, ister bir dine inanan, isterse inanmayan bütün insanların akıl ve vicdanlarıyla çelişki içerisinde olduğunu söylemiştik.
Ama dini düşünce yönünden de cebir mektebinin batıllığını ortaya koyacak bir diğer kesin delilimiz daha var. Zira hiç bir zaman dini akideler cebir inancıyla uyum sağlayamaz ve dini programlarda bu inancın kabulü ret edilir. Allah'ın adaletini (ki geçmiş bahislerde ispat ettik) cebir inancı ile nasıl bir araya getirebiliriz, nasıl mümkün olabilir? Allah'ın. bir insanı kötü bir iş yapmaya mecbur kılması ve sonra onu "niye böyle yaptın" diye cezalandırmasını mantık nasıl kabul etsin ki? Bu hiç bir mantıkla uyuşamaz.
Buna binaen, cebir inancının kabulü ile "sevap", "ceza", "cennet" ve "cehennem", manasız ve muhtevasız kalacaktır. Yine '"amel defterleri", "sual", "ilahi hesap", "Mücrimler hakkında Kur’an ayetlerinde varit olan kötüleme ve Salih amel işleyenler hakkında gelen övmeler" gibi bütün mefhumlar ortadan kalkar. Bu farziyete göre, ne Salih amel işleyenler ne de kötülük yapanlar kendi nefislerinden ihtiyar ve irade sahibi değillerdir. Bundan sonra, bizim dinle olan ilk ilişki ve irtibatımız, "mükellefiyet ve mesuliyet" konularıdır. Fakat hiç kimsenin ihtiyar sahibi olmadığı bir mevzuda, mükellefiyet ve mesuliyetin bir manası var mı?
Acaba, kendi iradesi dışında, bir şekilde titremekte olan birisine, "bu işi yapma" denilebilir mi? Veya yokuş aşağı bir yerden düşüp de ihtiyarsız bir şekilde yuvarlanmakta olan birisine olduğun yerde dur diyebilir miyiz?
Bunun için, Müminlerin Emiri Ali (a.s) meşhur bir rivayette buyurduğuna göre, cebir mektebi, putperestlerin ve hizbi şeytanın mektebidir der: "Bu söz, putperestlerin, Allah düşmanlarının ve şeytan hizbinin sözüdür."
1- Cebri iptal eden en açık delil nedir?
2- Dünya halkının umumi vicdanını irade hürriyeti çevresinde açıklayın?
3- Acaba cebir mezhebi taraftarı partikte de cebri midirler?
4- Cebir Allah'ın adaleti ile uyuşur mu, değilse niçin?
5- İrade hürriyeti, nasıl her çeşit mesuliyeti, kabul etme dayanağıdır.


 
 
 
 
 
 
Elbette, ifrata yönelmiş cebir inancına karşı; tefrit şekilde kaderiye mezhebi zuhur etti. Kaderiye mezhebine inananlar şu akideyi savunuyorlardı. "Allah, bizi yaratmış, her şeyi bize teslim etmiştir ve bizim amel ve fiillerimize karışmamaktadır. Bu şekilde biz amellerimizde de müstakil ve tamamen yetki sahibiyiz." Şüphesiz bu inanç, tevhit akidesiyle bağdaşmaz. Çünkü tevhit bize bütün cihanın Allah'ın mülkiyeti olduğunu ve hiç bir şeyin O'nun hükmünün dışına çıkmayacağını öğrenmiştir. Hatta amellerimiz, irade ve ihtiyar hürriyetinde olmakla birlikte, O'nun kudretinin dışına çıkamaz, böyle olmazsa şirk olması gerekir.
Daha açık bir ifadeyle: Biz iki ilah kabul edemeyiz.
Birisi dünyayı yaratan büyük ilah ve ikincisi de kendi amellerinde tamamen müstakil ve ihtiyar sahibi küçük ilah. Yani bir insan ki, Allah onun amellerine tesir edemesin, bu şirktir. Bu, iki ilahı veya bir çok ilahı kabul etme inancıdır. Mümin olan şudur ki, biz bu hal ile, hem insanı hür ve ihtiyar sahibi alarak görüyor ve hem de Allah'ı ona ve onun amellerine hakim olarak kabul ediyoruz.
İnce bir nokta şurasıdır ki, bunun ikisi arasında bir tezat olduğunu zannetmeyelim. Biz, hem Allah'ın adaletini tamamen kabul ve kullar için de "hürriyet ve mesuliyeti" kabul ediyor, hem de, "tevhid" ve bütün varlık aleminde Allah'ın hakimiyetini kabul ediyor, bunu da iki inanç arasındaki durum (iftar ve tefrit arasındaki orta itikad) olarak tabir ediyoruz.
Meselinin biraz karmaşık, bir görünüşü var. Açık bir misal ile açıklayayım; Siz bir elektrikli trenle yolculuktasınız ve trenin makinisti sizsiniz. Kuvvetli voltajda bir elektrikli tel yol boyunca çekilmiş, terenden çıkan özel bir halkada bu tele geçirilmiş, bu durumda, bu halkanın elektrik teline dokunmasıyla teren hareket eder ve sürekli olarak elektriği, kuvvetli bir kaynaktan trenin lokomotifine nakleder. Eğer bu kaynak, bir lahza dahi olsun elektriği ulaştırmazsa, tren olduğu yerde kalır. Şüphesiz siz hürsünüz, yolun neresinde isterseniz az yada çok durabilir ve hangi suratla isterseniz hareket edebilirsiniz. Ama bütün bu hürriyetlerle beraber elektrik şar telinin başında oturan şahıslar her an sizi durdurabilir. Çünkü sizin bütün kuvvetiniz o elektriktir, elektrik şar teli de O'nun elindedir.
Bu misale dikkat ettiğinizde görürsünüz ki, öyle bir şahıs, hürriyet, ihtiyar ve mesuliyetiyle beraber, bir başkasının kudreti altındadır ve bu ikisi arasında bir çelişki yoktur.
 Bu konuda başka bir örnek daha verelim: Bir kişi, hastalık veya ağır bir kazanın meydana gelmesi sebebiyle elinin sinirleri çalışmaz hale gelmiş olsun ve elini hareket ettiremeyecek bir durumda olsun, ama onun eline hafif bir elektrik akımı verilse ve sinirleri ısınsa ve bunun neticesinde bu kişinin hareket etme kudretine sahip olduğunu farz edin, bu şahıs bir iş yapsa, aynı elle ve aynı halde bir suç işlese: birinin suratına vursa veya günahsız bir insanın göğsüne bir bıçak batırsa, elbette ki hareketinden dolayı kendi suçunun sorumlusu olacaktır. Çünkü hem kudreti var ve hem de ihtiyarı. Ve "kadir ve muhtar" kişi amellerinden dolayı sorumludur.
Fakat şu var ki, onun eline elektrik veren ve ona kudret sağlayan kişi sadece ona hakimiyet sağlamıştır; işi yapanın ihtiyar ve hürriyete sahip olmasının yanında, asıl kudret gücü verinin elindedir. Şimdi asıl konuya gelelim.
Allah, bize kuvvet ve kudret vermiş, akıl, anlayış, cisme kudret bağışlamış ve bu imkanlarda sürekli olarak bize ulaşmaktadır. Eğer, kısa bir an, O'nun lütfü bize ulaşmaktan kesilse ve O'nunla olan alakamız kopsa şüphesiz yok oluruz. Eğer biz bir iş yapabiliyorsak bu O'nun bize verdiği ve sürekli bize ulaşan kuvvetiyle mümkün olmaktadır. Hatta, bizim hürriyet ve ihtiyarımız da O'nun tarafındadır. Yani yaratıcı, bizim hür olmamızı ve O'nun büyük ilahi nimetinden faydalanarak tekamüle ulaşmamızı irade etmiştir. Bunun içindir ki, biz bu ihtiyar ve hürriyetle O'nun kudretinin hükmü altındayız. O'nun hakimiyet çizgisinden çıkamayız. Biz aynı kudret ve kuvvetle O'na bağlıyız ve Onsuz olamayız.
 
İki durum arasındaki durumun manası budur. Zira ne mevcudu Allah'a denk tutarız ki; şirk lazım gelsin nede kulları mecbur kabul ederiz ki zulüm lazım gelsin (dikkat edin)
Bu dersi Ehl-Beyt imamlarından (s.a) öğreniyoruz "Acaba cebir ve kaderiye arasında başka bir yol var mıdır? diye sorulduğunda "Evet, yerle gök arasından geniş bir yol vardır." diye cevap verirlerdi.
Kur’an, bu meselede açıktır ve açıkça insanın irade hürriyetini ispat eder. İnsanın irade hürriyeti hakkında yüzlerce ayet mevcuttur.
a) Emir, neyh, mükellefiyet ve program hakkında gelmiş bütün ayetler irade hürriyetine delildir. Çünkü eğer insan mecbur olsaydı, emir ve nehy boş bir şey olurdu.
b) Mücrimleri kötüleyen ve Salihleri metheden bütün ayetler irade hürriyetine delildir. Çünkü cebir mevcut olsaydı o yerme ve övmenin bir manası olmazdı.
c) Kıyamet günü sorgudan, muhakemeden, mükafattan, cennetten ve cehennemden bahseden bütün ayetler ihtiyara delildir. Cebir olduğu farz edildiğinde bütün bunlar manasız kalır. Günahların, sorgu, muhakeme ve cezalandırması da zulmün ta kendisi olurdu.
d) İnsanın kendi amelelerinden sorumlu olduğunu anlatan ayetler:
"Her nefis (can), kazandığıyla (Allah katında) rehin alınmıştır." (Meddesir, 38)
"Herkes kendi kazandığına bağlıdır." (Tur, 21)
Bu ve benzeri ayetler irade ve insanın ihtiyarını ispat etmektedir.
e) "Biz O'na yolu gösterdik; (O) ya şükredici veya nankör olur." (Dehr, 3) gibi ayetler de bu iddiaya açık bir delildir.
En büyük delil ve tabirin son noktası olarak varit olan, fakat bazen cahiller tarafından cebre delil olarak gösterilen ayetlerden biri: "Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz. Allah bilendir, hikmet sahibidir." (Her, 30)
Açıktır ki, bu ve buna benzer ayetler insandan irade ve ihtiyarı izale etmek için değil, bilakis insana, "Siz ihtiyar içerisindesiniz ve Allah'ın fermanının kabzasındasınız" manasındadır ki bunu yukarıda açıkladık.
1- Kaderiye'den kasıt nedir? Yanlışları nedir?
2- Ehl-i Beyt İmamları'ndan öğrendiğimiz iki akide arasındaki durum (vasat yol) mektebini açık bir ibareyle izah edin ve O'nun hakkında açık bir şekilde örnekler verin.
3- Kur’an’ın ayetleri cebir ve ihtiyarla ilgili olarak ne diyor?
4- Eğer biz cebri kabul ederek kıyamet günü, cennet, cehennem, hesap günü ve sual ne olacaktır?
5- "Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz" gibi ayetler cebir akidesinde bir delil midir?
 


 
 
 
 
 
 
 
Bir yolcu elinde bir adresle size gelip adresi sorarsa ona yol göstermek için iki durumda kalırsınız:
Birincisi: Onunla beraber onun gideceği yere kadar gider ve iyiliğin son derecesini yaparak onu varacağı yere ulaştırıp sonra da Allah'a ısmarladık, der geri dönersiniz.
İkincisi: İşaretle ve tarif ederek, alametlerle ona yol gösterirsiniz. Her iki şekilde de siz onu gideceği yer hususunda "hidayet" ettiniz (yol gösterdiğiniz). Yalnız bu ikisinin arasında fark var, ikincisi yalnızca yolu göstermektir, birincisi ise hedefe ulaştırmaktır. Kur’an-ı Mecid'de hidayet, her iki manada da mevcuttur.
Bir diğer yönden, hidayet bazen yalnızca teşrii, şer'i yönden kanunlar ve yasalarla gerçekleşir bazen de tekvin (yaratma, oluşturma) manasına gelir. Bir nütfenin kamil bir insan şekline getirilmesi gibi ve bu her ikisi de Kur’an ve rivayetlerde mevcuttur.
Birçok ayet-i kerimede hidayet ve dalaletin Allah'tan olduğu bildirilmektedir. Şüphesiz ki "Yol göstermek" de Allah'a aittir. Çünkü O, peygamberleri ve ilahi kitapları, insanlara yol göstermek için göndermiştir.
Ama insanı mecbur edici bir şekilde "hedefe ulaştırmak" irade ve ihtiyarla açık bir tezat içerisindedir. Bununla birlikte hedefe ulaşmak için lazım olan bütün gücü, bizim ihtiyarımıza, Allah-u Teala kendi katından bir lütuf olarak verdiği için söz konusu edilen hidayet de Allah'tandır. Ama bunun manası, bu yolda lazım olacak eşya ve vesileler insanın ihtiyarına vermesi şeklindendir.
Bu soru, Kur’an-ı Kerim'in bir çok ayetinde "Allah-u Teala kimi dilerse hidayete ve kimi dilerse dalalete ulaştırır" şeklinde ibaretlere binaen vardır.
Örneğin: "Allah dilediğini saptırır ve dilediğini de doğru yola eriştirir, güçlü olan, Hakim olan O'dur."(İbrahim,4)
Bazıları Kur’an-ı Kerim'in diğer ayetlerini, özellikle de birbirini tefsir eden ayetleri dikkate almadan, hemen böyle bir ayet görmekle, "Allah, nasıl dilediğini saptırıyor ve dilediğini hidayete ulaştırıyor? Peki burada bizim ne günahımız vardır? Şeklinde itiraz etmektedirler.
Burada üzerinde dikkatle durulması gereken önemli bir nokta şudur: Her zaman Kur’an-ı Kerim'in birbiriyle alakalı ve birbirini açıklayan ayetlerini, beraber ele almalıyız ki, onların gerçek manalarına vakıf olabilelim. Biz burada, hidayet ve dalalet ile ilgili diğer ayetlerden bazılarını sunalım ki yukarıdaki ayet-i kerimenin nasıl anlaşılması gerektiğine siz karar verin.
"Allah, zalimleri saptırır ve Allah, dilediğini yapar."(İbrahim, 27)
"İşte Allah, aşırı giden, şüpheci kimseleri böyle saptırır."(Gaşiye, 34)
"Ama Bizim uğrumuzda cihat edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah, iyilik edenlerle beraberdir."(Ankebut, 69)
Dikkat ederseniz, Allah'ın irade ve istemesi hesapsız değildir. Ne hesapsız bir kişiyi hidayete muvaffak kılar, ona tevfik verir, nede ondan tevfikini hesapsız olarak esirger.
Onlar ki, O'nun yolunda cihat ederler ve savaşın zorluklarına katlanırlar, nefsin hevesleriyle mücadele ederler, dış düşmanlara karşı mukavemet ve sertlik gösteriler, Allah onlara hidayeti vaat etmiştir. Ve buda adaletin ta kendisidir.
Ama onlar ki, zulüm ve zorbalık eder, insanları israf, şek ve şüpheye düşürmeye, kalplere vesvese sokmaya çalışırlar, Allah onları hidayet etmez, onların kalpleri amelleri sebebiyle kararmıştır, hidayet ve saadete ulaşmak onlara nasip olmayacaktır. Allah'ın dalalete düşürmesinin manası, bizim amellerimizin neticesini bizim istediğimize bırakmasıdır. Ve bu da adaletin ta kendisidir. (Buna dikkat edilmelidir.)
Cebir ve ihtiyar hususunda gerekli gördüğünüz son mevzu, cebrilerin bazılarının "Allah'ın ezeli ilmi" olarak ortaya koydukları bir bahanedir. Onlar derler ki, Allah filan şahsın, filan saatte birini öldüreceğini veya zina edeceğini biliyor muydu? Eğer, "bilmiyordu!" derseniz o zaman katiyen öyle gerçekleşmesi gerek. Değilse Allah'ın ilmi vakıasının tersine olmuş olur. Allah'ın ilmini muhafaza için de olsa, günahkarlar günahlarını işlemeye mecburdurlar. İtaat edenler de aynı şekilde; mecburdurlar. İtaat edenler de aynı şekilde, ama kendi hatalarını ve günahlarını örtmek için böyle bir perde çekenler bir noktadan gafildirler.
Biz diyoruz ki; Allah ezelden bizim kendi irade ve ihtiyarımızla itaat edeceğimizi veya günah işleyeceğimizi biliyordu. Yani bizim irademiz ve ihtiyarımız da Allah'ın ilmindeydi. Öyleyse eğer biz mecbur olursak Allah'ın ilmi cehil (boş) olur. Bu meseleyi iki sualden biriyle somutlaştıralım.
Farz edin ki, bir öğretmen geçirdiği tecrübeleriyle, filan tembel talebenin sene sonunda sınıfta kalacağını bilse ve aynı şekilde talebe sene sonunda sınıfta kalsa, talebe gidip öğretmenin yakasını tutmaya ve "sen benim sınıfta kalacağımı bildin ve senin bilgin sebebiyle ben sınıfta kalmak mecburiyetinde kaldım" demeye hakkı olabilir mi?
Bir misal daha verelim: Farz edin ki, bir masum (günahsız) ve hatasız bir şahıs, filan gün suç teşkil eden bir hadisenin gerçekleşeceğini bilse ve maslahat sebebi ile bu işe el koysa, bu masumun bilgisi suçludan mesuliyeti kaldırır ve onu bu suçu işlemeye mecbur eder mi? Yine farz edin ki; geliştirilmiş cihazlar yapılsa ve gelecekte olacak hadiseleri birkaç saat önce haber verse ve dese ki, filan şahıs kendi irade ve ihtiyarıyla filan suçu işleyecek, acaba bu, o kişiyi bunu işlemeye mecbur eder mi?
Özet olarak, her halükârda Allah'ın ilmi hiç kimseyi herhangi bir şey yapmaya mecbur etmez.
1- Hidayet kaç çeşittir, açıklayınız?
2- Hidayetin ve dalaletin Allah'a ait olduğunu beyan eden ayetlere örnek verin.
3- İlahi hidayet ve dalaletin manası nedir?
4- Allah'ın ezeli ilminden kasıt nedir?
5- Acaba bu ilim, bizden ihtiyarı ve mesuliyeti kaldırıyor mu? Bu mesele için bir örnek verin.
 


 
 
 
 
 
 
Ahirette ebedi kalma meselesi, Kur’an-ı Kerim'de açıkça bazı günahlar ve kafirler hakkında devamlı, bir diğer deyimle, sonsuza dek kalıcı ve devam edici bir cezadan bahsettiğini biliyoruz. Tevbe Suresinin 68. ayetinde şöyle buyuruluyor: "Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara ve kafirlere cehennem ateşini vaat etmiştir; onlar orada ebedi kalacaklardır..."
Burada bir soru ortaya çıkıyor: Nasıl oluyor da, insan kendisine takdir edilen yetmiş, seksen sene gibi kısa bir ömürde yaptığı bir takım iyi amellerin, milyonlarca sene mükafatını görsün? Bu sual tabii ki aslı itibarıyla fazla önemli değildir. Çünkü Rahmet-i ilahi geniştir, az amellere karşı çok mükafat verir. Verilen mükafat ne kadar çok olursa Allah'ın rahmetinin ve faziletinin genişliğine ve bolluğuna delildir. Ama ameller karşılığında mahdut (sınırlı) günahlar sebebiyle sonsuza dek sürecek bir azap nasıl kabul edilebilir? Ve bu, Allah'ın adaletiyle nasıl bağdaşabilir? Acaba azapla mükafat arasında bir denge kurulamaz mı?
Sorunun çözüm yoluna ulaşabilmek için, bir kaç önemli noktaya dikkat etmek gerekir:
a) Cezalar ve mükafatlar bu dünyanın ceza ve mükafatına benzemez.
Bilakis kıyamet gününün cezaları daha çok amellerin eseri ve işlerin hususiyeti şeklinde gerçekleşir.
Daha açık bir tabirle günahkarların öbür dünyada görecekleri azap ve acılar kendi amellerinin neticesidir ki, yakalarını bırakmayacaktır. Kur’an-ı Kerimin, burada açık bir tabiri vardı, buyuruyor ki: "O gün, hiç kimseye haksızlık yapılmaz ve siz ancak yaptığınızın cezasını çekeceksiniz."(Yasin, 54)
Basit bir misalle bu hakikati somutlaştırabiliriz: Alkollü ve uyuşturucu maddelerine müptela olmuş bir kişiye bu maddeler senin mideni bozar, kalbini hastalandırır, sinir sistemini tahrip eder, deniliyor, fakat o, bunlara kulak vermiyor. Ve bu maddelerin geçici zevkine dalarak bir kaç hafta veya birkaç ay devam ettikten sonra o şahsın midesinde yaralanma, kalbinde hastalık ve sinir sisteminde bozulma hasıl oluyor ve belki bundan sonra onlarca sene vücudu dertlerden kurtulamayacak hale geliyor. Acaba burada bu adam kısa bir müddet günah işledi, ömrünün sonuna kadar işkence mi çekecek diye bir soru ortaya getirebilir mi? Hemen denilir ki, bu onun amellerinin neticesidir. Hatta denilir ki, onun amellerinin neticesidir. Hatta o kişi, Hz. Nuh'un (a.s) ömrü kadar veya daha fazla bir miktar yaşasa dahi daima onu hastalıklar içinde görürüz ve bu kendisinin bile, bile başına getirdiği bir şeydir, deriz. Kıyamet cezaları çoğunlukla bu türdendir. Buna binaen adalet konusunda da böyle bir pürüz kalmaz.
b) Bazıları günahın cezasının da günah zamanı kadar olması gerektiğini zannetmeleri hatalı bir şeydir.
Çünkü günahla ceza arasındaki alaka zaman yönünden değil, netice ve nitelik yönündendir. Mesela bir kişi suçsuz günahsız birini öldürse bu günkü dünya kanunlarıyla bazen onu ömür boyu hapse mahkum ederler. Bur da görüyoruz ki, suç bir kaç anlık zamanda işlenmiştir, ama, ceza onlarca sene devam eder. Ve hiç kimse bu işi zalimane olarak görmez, günahın çeşidi ve onun neticesidir.
c) Cehennemde kalma ve ebedi ceza kendileri için sabit olanlar, kurtuluş kapısını kendilerine kapatmış olanlardır.
Bile, bile ve kasten fesat, küfür ve nifakta yüzenlerdir. Günahın karanlığı onların bütün varlıklarına tesir etmiş, küfür ve günah rengine bürünmüşlerdir.
Bakara Suresi 81. ayette bunun güzel bir tabiri vardır: "Evet kim bir günah kazanır da suçu kendisini kuşatmış olursa, işte onlar, ateş (cehennem) halkıdır. Orada ebedi kalacaklardır."
Bu tür insanlar Allah'la olan bağlarını koparmışlardır ve kendilerine bütün kurtuluş ve sadet kapılarını kapamışlardır. Bunlar aynen bile, bile kendi kanatlarını kırıp yakan kuşlara benzerler ki, mecburen yerde kalır, uçmaktan ve semayı dolaşmaktan mahrum kalır. Yukarıdaki üç mesele bu hakikati aydınlatıyor ki, bazı kafir ve münafıklara tayin edilen daimi azap, Allah'ın adaletiyle çatışmaz; bu netice onların amellerinin semeresidir ve peygamberler vasıtasıyla daha önce kendilerine bu amellerin böyle acı bir neticesi olduğu bildirilmiştir. Tabii ki, eğer bu insanlar cahillik sebebiyle veya enbiyaların davetinin kendilerine ulaşmaması nedeniyle bilmeksizin bu amelleri işlerlerse onlara böyle ağır bir ceza yoktur. Şu noktanın da zikredilmesi gerekir ki, İslami ayet ve rivayetlerden Allah'ın rahmetinin ne kadar geniş olduğu görülüyor ki, bir kısım günahları da bu rahmet içine alır. Bazılarını şefaatle, bazılarını af ile, bazılarını yaptıkları küçük amellere karşı büyük bir mükafat verir. Bazılarını da cehennemde cezalarını çektikten sonra kurtarır, geriye yalnızca hakka düşmanlık edenler, zulüm, fesat ve nifakta kendi varlıklarının haddini aşanlar, karanlığa, küfre ve imansızlığa dalanlar kalır.
1- Bazıları nasıl ahirette ebedi olma meselesini Allah'ın adaletine ters görürler?
2- Öbür dünyadaki cezalar, aynı bu dünyadaki cezalar gibi midir? Değilse nasıldır?
3- Adalet; günah zamanıyla, ceza zamanının denk olmasını mı gerektirir?
4- Hangi şahısların cezaları daimidir?
5- Hangi şahıslar ilahi affa müstahak olurlar?
 


ON DERSTE PEYGAMBERİ TANIMAK
 
 
 
 
 
 
Bazılarımızın şöyle düşünmesi mümkündür:
Acaba peygamberin Allah (c.c) tarafından insanoğlunu doğru yola iletmesi için gönderilmesi zaruri bir prensip midir? Aklımız, hakikatleri anlamada bize kafi gelmekte midir? İlmin ve insan bilgisinin sürekli gelişip ilerlemesi, insanoğluna gerçekleri kavramakta yardım edememekte midir? Peygamberin bize getirdikleri şu iki halden dışarı çıkmamaktadır.
 1-Ya aklımız getirdiklerini tek başına idrak edebilecek yapıdadır.
 2-Ya da o idrak yeterliliğinde değildir.
Birinci halde: Peygamberlere ihtiyacımız yoktur. Çünkü akıl onların getirdiklerini tespit ve idrak yetkinliğindedir.
İkinci halde: Aklımıza ters düşen yada aklımızın almadığı mevzuların mesuliyetini yüklenmeyeceğimizdir.
Diğer taraftan: İnsanın kendisini tamamen bir başkasının emrine verip, onun her söylediğini, neden ve niçin siz kabul etmesi doğru mudur?
Peygamberler de bizim gibi insan değil midirler?
Nasıl olurda biz kendimizi bizim gibi beşer olan bir başka insanın iradesine bırakırız?
Birkaç noktaya dikkat edilmesi halinde bütün bu soruların cevapları kolaylıkla aydınlığa çıkacak, peygamberlerin pozisyonu ve beşer hayatı üzerindeki misyonu belirlenmiş olacaktır.
Bilmeliyiz ki ilmimiz ve bilgi kapasitemiz kısıtlıdır.
Bütün bilim ve ilim alanlarında ne kadar ilerlesek ilerleyelim, bildiklerimiz bilmediğimiz şeylerle karşılaştırıldığı taktirde görülecektir ki, insanoğlunun bilgisi, hala deniz de ki bir damla, diğer bir ilim adamının benzetmesiyle; kalın bir ilim kitabının harflerinden birisi mesabesinde kalmaktadır.
Başka bir açıklamayla: Akıl ve idrak yeteneğimiz, ilim adına şimdiye kadar çok küçük bir mıntıkayı aydınlatabilmiştir. Geriye kalan bütünlükten ise habersiziz.
Fakat peygamberler geriye kalan mıntıkayı ihtiyacımız nispetinde aydınlatmışlardır.
Aslında aklımız bir projektör durumundayken, peygamberler ve vahiy gökteki güneş gibi olmuştur. Hal böyle iken kim kalkıp da benim projektörüm var, güneşe ihtiyacım yok diyebilir?
Daha aydınlatıcı bir ibareyle: Hayatın meselelerini: "Bilinen", "Bilinmeyen" ve "Meşgul" olmak üzere üç guruba ayırabiliriz.
Peygamberler hiç bir zaman akla ters düşen, aklın almayacağı bir şeyi söylemezler; aksi takdirde peygamberliğe aykırı bir durum ortaya çıkar. Peygamberler akla ters düşen şeyler söylemedikleri gibi; Meçhule ait bir takım bilgilerin idrak ve manasında yardım etmektedirler ki, bu da bizim için çok önemlidir.
Geçmişte insan aklının varlığı sebebiyle peygamberlere ihtiyaç olmadığını iddia edenlere (Brahmanist'ler ve Hindistan'ın bazı yerlerinde yaşayanlar gibi) bu gün ilim ve teknolojide ki gelişmeler sayesinde peygamberlerin getirdiği öğretiyi reddedenler, gerçekte ne ilim, nede peygamberlerin vazifelerini idrak etmiş değillerdir.
Onların yaptıkları, birinci sınıftaki bir çocuğun henüz alfabeyi öğrenmesiyle artık her şeyi bildiğini iddia edip öğretmen ve bilim adamlarına artık ihtiyacının kalmadığını sanması gibidir. Bu hal mantığa ne kadar uygundur? Hem peygamberlerin vazifeleri sadece eğitici olmak değildir. Onların asli vazifeleri olan önderlik misyonunu açıklamak ayrı bir kitab yazmayı gerektirmektedir.
2-Hiç kimse insanoğluna kendisini sorgusuz sualsiz bir başkasının emri altına vermesini söylemiyor. Ancak üzerinde konuşulan konu peygamberlerin vahiy yoluyla doğrudan doğruya Allah(c.c)la irtibat içerisinde oldukları ve bizim bu irtibatı kesin delillerle anlamamız için onların söylediklerini can kulağı ile dinleyip beşeriyet için sundukları talimatları gönülden kabul etmek noktasındadır.
Acaba hastasına önem veren mahir bir doktorun reçetesini kullanmak yanlış bir davranış mıdır?
Kuşkusuz, peygamberler, değerli ve kabiliyetli ruh doktorlarıdırlar. Acaba, aklımızın gereklerine hitap eden bir eğitici ve üstadın derslerini dinlemekle hata mı etmiş oluruz? Peygamberlerin beşeriyetin en büyük eğiticileri olduğunu kim inkar edebilir?
Burada, peygamberlerin gönderiş sebepleri üzerinde daha etraflıca durmanın faydalı olacağı inancındayız.
Peygamberlerin yol göstericiliğine olan ihtiyacımız üç sebebe dayanır:
Işın dalgalarından oluşmuş bir araca binmiş olduğumuzu farz edelim, bu araç saniyede 300.000 km. uzayda yol kat edecektir. Kainatı bu araçla dolaşmayı planlasak bile yüzlerce Nuh (a.s) hayatına sahip olmamız gerekecek ki, sadece uzayın bir köşesini, tanıyıp dolaşabilelim. Bu akıl almaz boyuttaki geniş alem boşu boşuna yaratılmamıştır. (Allah'ın varlığını idrak etmede gördüğünüz derslerde olduğu gibi) Allah (c.c)'nın kainattaki bu kadar yaratığa herhangi bir ihtiyacının ve onlardan herhangi bir istifadesinin söz konusu olmadığı da apaçık malumdur. Çünkü Allah (c.c) hiç bir şeyle ihtiyaç duymayan ve her yönden kamil olan bir yaratıcıdır. O'nun herhangi bir noksanlığı yoktur ki, bu noksanlığını veya eksikliğini yarattıkları vasıtasıyla giderme ihtiyacı duymuş olsun.
Öyleyse şöyle bir netice çıkarabiliriz: Bu alemin varlık gayesi insanoğlunun Allah'ın (c.c) varlığını ve kudretini idrak etmesi için akıl gözlerini açmada ona yardımcı olurken hayatının kamilliğe erişmesini de sağlamaktır. Mesela güneş bizim için yeryüzüne doğarken, bize hiçte ihtiyacı yoktur. Eğer güneş doğmaz veya batmazsa biz güneşe ne yapabiliriz?
Bir başka açıdan; Acaba bizim sahip olduğumuz bilgiler tek başına bizi her yönden kamil bir insan olmaya ulaştırabilecek bir yeterlilikte midir?
Biz ne derece kainattan haberdarız?
Hayatın hakikati nedir acaba?
Bu kainat ne zamandan beri vardır?
Hiç kimsenin bu soruların cevabını kesin olarak vermesi mümkün olmadığı gibi "Ne zamana kadar bu alem varlığını devam ettirecek?" Şeklinde bir soruya da cevap verilemeyecektir? Bilim adamlarının hemen hepsi, insanın toplumsal yaşantısına, ekonomik yapısına dair muhtelif teorilere ve görüşlere sahiptir. Örneğin bu bilim adamlarından bir bölümü kapitalist görüşü tavsiye ederken, diğer bir takımı sosyalizm ve komünizmi sunmaktadır. Bir başka taraf ise her iki tarafı da kabul edilemez görmektedir.
Hayatın diğer yönleri üzerinde de bilim adamları bir çok çekişme ve ihtilaflar içerisindedir. İnsan bu kadar düşünce ve görüş arasında afallayıp kalmakta ve hangisini seçeceğini kestirmemektedir. Burada itiraf edilmelidir ki, hayatın asli yaratılış gayesine ulaşmak yani; her yönden insanın eğitilip, kamil bir şekil üzere terbiye edilmesini sağlamak için hayatın gerçekleri üzere kurulu, yanlış ve hatalardan arındırılmış bir dizi eğitime ihtiyaç vardır. Bu uzun yolda onu asli hedeflerine ulaştırmada yardımcı olabilecek bir eğitim olmalıdır. Bu da ancak Allah’ın (c.c) gönderdiği ilimle, yani vahyin peygamberler aracılığı ile gönderilmesiyle gerçekleşebilir. Bu noktada şu söylenebilir: Allah (c.c) bizi bu yolda yaşamak için yaratmışsa öyle bir ilmi de bizim ihtiyarımıza bırakmalıdır.
Biliyoruz ki vücudumuz da akıl ve beyin yanında diğer bir takım saiklar olan değer ve sıfatlar vardır. Biz bunlara "hisler" ve "eğilimler" diyoruz. Örneğin: Kendini beğenmişlik duygusu, sert olmak, sinirlenmek ve şehvet gibi bir sürü duygu ve his... Şüphesiz eğer biz arzu ve eğilimlerimizi sınırlayıp, yönlendiremezsek akıl ve düşünce kabiliyet ve gücümüz bu arzu ve isteklerin kontrolü altına girecektir. Böylece insan isyan eden, adaletsiz ve insanlığa karşı sorumsuz, tarihte ki örnekleri gibi zulüm mekanizmasına dönüşecek, sokak serserilerinden daha tehlikeli bir hal alacaktır.
Bizim ahlaki bir terbiye için eğiticiye ihtiyacımız vardır. Ahlaki değerleri bize öğretmesi için. Bizde bu meseleyi kaynağından almış olalım.
İmtihan ve gelişmelerle dolu şu hayatta, elimizden tutacak, isyan ve başkaldırılarımızı önleyecek, ahlakın asli kaideleri olan cesaret, şeref, izzet, doğruluk, insan sevgisi, vefakarlık ve emanete sahip çıkmayı ruhlarımıza işleyecek, böylece bizi selamete erdirecek, terbiye görmüş kamil bir insana ihtiyacımız vardır.
Günahsız ve masun peygamberlerden başka kim bize bu manada bir eğiticilik ve yol göstericilik yapabilir?
O halde Allah’ın (c.c) bizi bu gibi yol göstericilerin ve eğiticilerin varlığından yoksun bırakması mümkün değildir.
1-Bilimin bunca ilerlemesine rağmen, insanoğlunun, bilmediklerinin bildiklerinden çok daha fazla olduğunu hissediyor musunuz? (Örnek veriniz)
2-Acaba körü körüne taklitle, Peygamberleri anlayarak izlemek arasındaki farkı belirtebilir misiniz?
3-Tanımadığınız bir caddede, yoldaki işaretlere dikkat etmeden ilerleseniz ne gibi tehlikelerle karşı karşıya kalırsınız?
4-Peygamberlerin önderliğine olan ihtiyacımızın boyutlarını belirtiniz?
5-Bu alanda gelecek dersler için söylenmemiş hangi konuların kaldığını hissediyorsunuz?
 


 
 
 
 
 
Geçen derste peygamberlerin varlığına olan ihtiyacı, eğitim ve öğretim açısından inceledik. Şimdi sosyal kanunlar açısından peygamberlerin vazifelerini ve rollerini inceleyeceğiz.
Biliyoruz ki, insanoğlunun her alanda ilerlemesine kaynak, onun sosyal yaşantısıdır. Eğer insanlar birbirinden uzak ve ayrı bir birey halinde yaşamlarını sürdürselerdi eski yaşantıları olan taş devrinden kendilerini hala kurtaramayacaklardı.
Evet; beşer kültürünü aydınlatan, insanoğlunu sosyal bir şekilde çalışması ve çaba göstermesi olmuş, bu tip bir çalışma insanoğlunun ilmi bulgularının ve keşiflerinin kaynağını oluşturmuştur. Örneğin: Aya gitmek gayesiyle böyle bir yolculuğu göze alacak olursak, görürüz ki, bu gelişme bir kaç bilim adamının çaba ve bilgileri ile olmamıştır. Tersine, milyonlarca bilim adamının tarih süreci içerisinde beşeriyete sunduğu buluşların birbirine eklenmesiyle bu güne kadar dev bir ilmi ilerleme sağlanmış ve bugünkü teknolojik gelişmelere yol açmıştır. Keza çok uzman bir doktorun günümüzden kalbinden istifade edebilecek ölmüş bir insanın kalbini, ölmek üzere olan bir başka hastanın göğsüne yerleştirerek, onu yüzde yüz bir ölümden kurtarması da bugüne kadar yüzlerce doktorun tıp üzerine yaptığı araştırma ve buluşların birikimlerinin neticesindir ki, asırdan asra nakledilerek zamanımıza kadar ulaşmıştır.
Tabiidir ki toplumsal hayat bir çok müspet yönlere sahip olmakla beraber, insan haklarının çatışması, çarpışması, çelişmesi bir başkasının özgürlüğüne tecavüz edilmesi gibi, menfi notalara da haizdir ki bazen bu noktalar insanoğlunun savaşmasına sebebiyet verir. Bu noktada insanın sosyal kanun ve programlara ihtiyacı söz konusu olmaktadır.
Kanunlar bizim için üç büyük problemi halledebilir:
1) Kanun, ferdin topluma karşı vazifesini ve toplumun ferde karşı mesuliyetini açıklar. Kabiliyetleri meydana çıkarırken, çabaları bütünleştirir.
2) Kanun, görevlerin yerine getirilmesinde gerekli gözetimi kurarak fertlerin eşit muamele görmesini temin eder.
3) Fertlerin birbirlerinin haklarına tecavüz etmesini; anarşi ve kargaşanın fertler ve gruplar tarafından oluşturulmasını engeller, gerektiğinde saldırganı cezalandırır.
Şimdi yukarıda bahsi geçen üç esasa mutabık kalmak kaydıyla günümüz insanının ihtiyaçlarını tamimiyle karşılayabilecek ideal kanunları kim koyabilir? Hem ferdin, hem toplumun hak ve görevlerini açıklığa kavuşturup, bunların tatbik metodunu tespit ederek bir başkasının hakkına tecavüz edeni engelleyebilecek bu kanunları hangi güç muayyen edebilir? Basit bir örnekle bunu açıklamaya çalışalım:
İçtima yapısı, vagonların, lokomotif tarafından çekildiği büyük bir trene benzer. İşte kanunlar bu tren için bir demiryolu (raylar) hükmündedir. Treni ulaşmak istediği yere; dağları, ovaları, geçitleri aşırarak ulaştırır. İyi bir tren yolunun şu gibi vasıflara sahip olması gerekir:
-Tren yolunun geçtiği zemin yüksek basınca dayanıklı olmalıdır.
-İki ray arasındaki mesafe trenin tekerlek aralıklarıyla orantılı olmalıdır.
-Tünellerin genişlik ve yüksekliği trenin genişlik ve yüksekliği ile orantılı olmalıdır.
-Toprak kaymaları, heyelanlar, sel ve çığ gibi bir çok etken de en ince ayrıntılarıyla hesap edilmelidir ki, tren her halükârda, yolunu aşıp maksadına ulaşabilsin. Diğer meseleler de bunun gibidir.
Bu örneği kıyaslama birimi olarak ele alıp beşer toplumuna dönelim:
Kanun koyucu, insanoğlu için en mükemmel kanunları koymak istiyorsa şu sıfatları üzerinde bulundurmalıdır.
1) İnsan tiplerini çok iyi tanımalı, her tipin arzu, istek ve eğitim özelliklerinden haberdar olmalıdır.
2) Onların bütün kabiliyet ve yetenekleri göz önüne alarak kanunlar vasıtasıyla bu kabiliyet ve yetenekleri doğru bir şekilde kullanmalıdır.
3) Toplum için meydana gelebilecek olaylar karşısında toplumun tepkisini iyi tahmin edebilmelidir.
4) Toplumda gözettiği kişi veya gurupları kanunların uygulanması sırasında kayırmamalı ve buna sebep olacak şahsi menfaatler gütmemelidir.
5) Kanun koyucu, insanın erişebileceği en yüksek seviye, düşebileceği en alçak noktalardan haberdar olmalıdır.
6) Bu kanun koyucu hatalardan tamamen uzak olmalıdır.
7) Kanun koyucu, bütün kudretlerin üstünde ve ötesinde bir kudrete sahip olmalıdır, hiç kimseden korkmamalı ve fevkalade şefkatli ve dertten anlayan birisi olmalıdır.
Acaba insan en mükemmel kanunları koyabilecek yetenekte midir?
Acaba insanın psikolojisi, eğilimleri, arzuları, atifeleri en ince ayrıntısına kadar tanınmış mıdır? İnsanın ruhi ve cismi ihtiyaçlarını Allah (c.c)'dan başka kim bütün yönleriyle bilmektedir?
Acaba, basit insanlar arasında, toplumda her hangi bir menfaate sahip olmayan bir kimse bulabilir miyiz?
Bu toplumda, hata ve yanlışlardan arınmış, toplum ve ferdin bütün problemlerine vakıf bir insan bulunabilir mi?
Bütün bunlar göz önüne alındığında denilebilir ki; İlahi vahyin kaynağı olan Allah'tan başkası kanun koyucu olamaz.
Bu şekilde, şu neticeye varabiliriz: İnsanoğlunu kamil bir yol üzere yaratan Allah yine insana ilahi kanunları ve prensipleri ulaştıracak, gösterecek kişileri de gönderecektir. Kesenlikle biliniyor ki halk, kanunların Allah'ın kanunları olduğunu bildiği sürece bu kanunlara güven içerisinde amel etmektedir. Başka bir deyişle bu şuur, kanunların ince bir şekilde uygulanmasını garanti etmektedir.
Burada şu noktaya dikkat edilmeksizin geçilmemelidir: Yaradılışın yapısı ve tertibinin bizzat kendisi, Peygamberlerin Allah (c.c) tarafından gönderilmişliklerinin şahitleridir. Şöyle ki: Bu gizemli ve esrarengiz nizam üzerine yapılacak küçük bir araştırma bize gösterecektir ki Allah (c.c) mahlukatın hiç bir ihtiyacını noksan bırakmamıştır. Mesela: Bize görmek için bir göz vermişse aynı zamanda o gözü koruyucu unsurlar olan, göz kapağı ve kirpikleri, ışınların göze girişlerini düzenleyen göz bebeğini de vermiştir.
Göz kenarlarında gözyaşı bezleri vardır ki, bu bezler sürekli rutubet üreterek göz sathının ıslak kalmasını temin ederler.
Böylece gözü koruyarak yok olmaz. Yine gözün kenarlarında ufak bir delik vardır. Bu delik vasıtasıyla gözün fazla suları buruna akıtılmaktadır. Eğer bu fazla sular buruna akıtılmasaydı insanın yüzü devamlı bu sularla ıslanacaktı. Gözbebeği o kadar hassas yapıdadır ki otomatik olarak zayıf ve kuvvetli ışınlar karşısında genişleyip daralarak kendisine ayarlamakta, böylece ışınları tanzim ederek gözün zarar görmesini engellemektedir. Göz yuvarlağının etrafındaki adaleler, gözün her yöne hareketini sağlayarak, vücut hareket etmeksizin bir çok yöndeki görüntüyü yakalamayı temin eder. Böylece vücudun görevi kolaylaşmış olur.
Acaba insanoğlunun bu kadar hassas ihtiyaçlarını karşılayan yaratıcısı Allah’ın (c.c) O'nu güvenilir ve hatalardan arınmış ve ilahi vahiyle amel eden bir önder ve yol göstericiden yoksun bırakması mümkün müdür?
Ünlü filozof "Ebu Ali Sina" meşhur kitabı "Şifa"da şöyle demektedir. "insan türünün yeryüzünde kalması ve varlığını sürdürebilmesi için gönderilmiş bir Peygambere ihtiyacı; kaş ve kirpiklerinin büyümesinden, ayak ayalarının kavisli olmasından daha gerçek ve zaruridir... Hal böyle olunca, bu tip tabii özelliklerin yaratılıp, diğerlerinin yaratılmaması mümkün değildir."
1-Beşer hayatının en büyük avantajı nedir?
2-Niçin insan kanunsuz yaşayamaz?
3-İnsan hayatında kanunların rolünü belirten canlı bir örnek veriniz?
4-En yetkili kanun koyucu ne gibi sıfatları üzerinde taşımalıdır?
5-Niçin Peygamberlerde insanlar arasından seçilmişlerdir?


 
 
 
 
 
 
Şüphesiz Peygamberler her şeyden önce, umumun itimat ve güvenini kazanmak zorundadırlar. Sözlerinde ve konuşmalarında çelişkili, yalan ve hata olmamalıdır. Aksi halde önderlik makamı sarsıntıya uğrayacaktır, eğer peygamberler masum olmazlarsa bahanecilerin saldırılarına maruz kalıp hakikati arayanların gözünde sarsıntıya uğrayıp, ya davetlerinin kabul görmemesine ya da tam bir gönül rahatlığıyla kabul görmemesine sebep olacaktır. Bundan dolayıdır ki, "güvenirlik delili" Peygamberlerin günah dan arınmışlığına işaret eden, masumluk delilidir.
Başka bir tabirle; Allah (c.c), günahlardan ve hatalardan münezzeh tutulmamış bir insana, nasıl olur da kayıtsız, şartsız itaati vacip kılabilir? Eğer böyle olsa bile, acaba halk bu peygamberlere itaat edebilir mi? Eğer halk itaat etmiş olursa günah ve hataya itaat etmiş olmayacak mıdır? Eğer itaat etmezlerse önderlik makamı sarsıntıya uğramayacak mıdır? Hele, hele peygamberlerin önderlik makamının diğer insanların önderlik makamından ne kadar farklı olduğu göz önünde bulundurulursa, halk bütün inanç ve yaşama prensiplerini peygamberler den almaktadırlar.
Bunun içindir müfessirler "Allah (c.c) Resulüne ve sizden olan ve emir sahiplerine itaat edin” (Nisa, 59)
 Ayeti kerimesinden emir sahiplerinin de masum olduğu istidlaline varmaktadırlar ve mutlak itaat emri
Peygamberlerin ve emir sahiplerinin masum olduklarına delildir demektedirler. Emir sahiplerinden kasıt ise masum 12 imamdır. Eğer böyle olmasaydı Allah (c.c) hiçbir zaman peygamberlere ve emir sahiplerine kayıtsız şartsız itaati vacip etmezdi.
Peygamberlerin masumluğuna delalet eden delillerden biri de "peygamberleri günahlara sevk edecek her türlü amillerin yenilmeye mahkum edilmiş olması" dır. Nitekim kendimize baktığımızda bazı günahlar yada kötü işlerden takriben masum olduğumuzu görürüz.
Aşağıdaki örneklere dikkat ediniz:
Acaba hiç bir akıllı insan gördünüz mü ki, ateş yemeye müptela olsun?
Aynı şekilde aklı başında olduğu halde çırılçıplak soyunup sokakta, pazarda gezip dolaşan bir insan gördünüz mü?
Elbette ki buna verilecek cevap "Hayır"dır. Eğer bu halleri bir insanda görecek olursak, ruhen anormal bir halde olduğuna kanaat getiririz. Çünkü normal bir insanın genelde böyle bir şey yapmayacağı açıktır.
Kısaca bir cümleyle meseleyi şöylece dile getire biliriz; her akıl ve şuur sahibi insan kendisine göre bir takım günah ve çirkin davranışlardan masumdur. Yani öyle bir davranış veya günahı hiç işlememiştir. Düşünce dünyamızı biraz daha genişletip diyebiliriz ki, insanlardan bazıları bildikleri yanlışlıklardan masumdurlar. Halbuki diğer insanlar bilmediklerinden masum değillerdir.
Örneğin; her çeşit mikrobu tanıyan akıllı ve maharetli herhangi bir doktor, hiç bir zaman çeşitli mikroplara bulaşmış bir elbisenin yıkandığı sudan içmez. Halbuki cahil bir insan bu sudan rahatlıkla içebilir. Keza insanın çok kötü iş ve günahlar hakkında malumatı ne kadar çok artarsa, o günahları işlemekteki mesuliyeti de o derece artar. Şimdi bu kıyaslamayla göreceğiz ki, bir insanın iman ve şuur seviyesi Allah (c.c)'a ve ahret gününün mahkemesi gözleri önünde ne kadar diri canlanırsa insan o oranda günahlardan masum olacaktır.
O'nun gözünde bütün kötü işler, anadan doğma çırılçıplak sokak ve çarşıda dolaşmak gibi utanç vericidir.
O'nun gözünde haram mal, alev gibidir. Nasıl ki biz alevi ağzımıza götürmekten korkar ve çekiniriz. O da aynen o şekilde haram malı yemekten korkar ve çekinir. Buraya kadar anlatılanlardan şöyle bir netice çıkarabiliriz: Peygamberler sahip oldukları ilim, şuur ve fevkalade iman sayesinde günaha itici saikleri tespit ederken en akıl çeldirici günah vesileleri bile onların akıl ve imanlarını saptırmamaktadır. Bunun için: peygamberler masumdurlar, ve günahlarından soyutlanmışlardır.
Masumiyetin mefhum ve etkinliğinden habersiz bazı kimseler demektedirler ki: Eğer Allah (c.c) bir kimseyi günahlardan günaha götürücü amillerden arındırmış ise övünmeye değer bir haslet değil dir! Bu zoraki bir masumluktur, ve zorunlu masumiyet, sahibine fazilet kazandırmaz. Ama yukarıda verdiğimiz örnekler bu meseleyi tamamen açıklığa kavuşturmaktadır.
Peygamberlerin masumiyeti hiç bir açıdan zorunlu kılınmış bir hal taşımamaktadır.
Bu mesuliyet, onların imanlarının kuvvetine, din üzere kamil bir "yakine" sahip olmalarına, şuur ve ilimlerin fevkalâde yüksek bir seviyede olmasına bağlıdır. Bu hasletler ise gerçekten asil övgüye değer faziletlerdir.
Bilinçli bir doktorun çok sıkı bir şekilde hastalığa sebep olan unsurlardan kaçınarak mücadele vermesi onun bu işe mecbur olduğunu mu gösterir? Sağlık kurallarına onca dikkat etmiş olması onun için övünülecek bir haslet değil midir?
Dehşet saçan bir katilin mahkemedeki akıbetinden ibret alıp, böyle bir suçtan bütünüyle çekinen bir hukukçunun halini kim faziletsizlik olarak nitelendirir?
O halde: peygamberlerin masumluğu zoraki olmadığı gibi, aynı zamanda iftihar kaynağıdır da.
1- Masum olmanın kaç çeşidi vardır?
2- Eğer peygamberler masum olmasalardı nasıl olurlardı?
3- İsmet makamının hakikati nedir?
4- Dersimizde söylediklerimizden başka, halkın masumlar aleyhinde konuştukları mevzuları sayabilir misiniz?
5- Peygamberlerin masumluğu zoraki midir, yoksa ihtiyari midir? Delil getiriniz?


 
 
 
 
 
 
Şüphesiz, her iddia edenin, iddiasını kabul etmek mantık dışıdır. Allah (c.c) tarafından nübüvvet ve risalet üzere görevlendirildiğini iddia eden, doğru söylüyor olabilir; ancak, bunu iddia eden şahsın fırsatçı ve sahte kimliğini peygamberlerin makamına oturmak istiyor da ola biler. Bunun içindir ki, elimizde öyle bir ölçü olması gerekir ki; gerçek davet ve onun Allah (c.c) ile olan irtibatını teşhis edebilelim. Bizi istediğimize götürebilecek bir çok yol vardır. Fakat, biz bunlardan önemli olan ikisini, aşağıda belirtiyoruz.
1-Peygamberlerin davetinin içeriğinin araştırılması, delil ve işaretlerin karşılaştırılması.
2-İ'caz ve tabiat üstü hadiseler, önce i'caz kelimesinden söze başlayalım: "Mucize" kelimesini yadırgayan, yada mucizeleri efsane ve masal olarak telakki edenler vardır. Eğer bunlar biraz daha ilmi ve dikkatli bir fikri çaba gösterseler bu gibi düşüncelerinin bir yanılgı olduğunu göreceklerdir.
Mucize vakası, mümkün olmayan bir hadise yada sebepsiz bir sonuç değildir. Mucizeye basit bir deyişle "alışkanlık üstü "yada " doğa üstü olay" denmektedir ki, normal insanların gücünü aşan olaylardır bunlar. Sadece doğa üstü bir güçten alınan yardımla bu hadiseler yapılabilir. Öyleyse mucize aşağıdaki şartları taşımaktadır:
1-Olabilir ve kabulü mümkün.
2-Normal insanların; Hatta beşeri güce dayanan seçkin insanların dahi kendi güçleriyle başarmayacakları şeyler.
3-Mucizeyi yapan kişi, bu sahada bütün insanlara meydan okuyacak kadar kendisine ve üstlendiği mesaiye güvenebilmelidir.
4-Hiç kimse benzerini yapmamalıdır, kelime anlamının da verdiği gibi: Mucize karşısında herkes aciz kalmalıdırlar.
5-Mucize gösterenler, peygamberlik ya da imamet iddiasını da taşıyor olmalıdırlar. Buna binaen; peygamber veya imam olanların yaptıkları olağan üstü şeyler mucize değil, keramet olarak adlandırılmalıdır.
Hepimizin bildiği gibi Hz. İsa'nın mucizelerinden biri de ölüyü diriltmesi, çaresiz hastaları iyileştirmesidir. Acaba bütün organ faaliyetlerinin durduğu ve çalışmaz hale geldiği bir insan bedeninin tekrar hayata dönüp çalışmayacağına dair ilmi ve akli bir delilimiz var mıdır? Acaba şu an iyileştirmesinden aciz kaldığımız kanser hastalığının çaresiz olduğuna dair ilmi ve akli bir delilimiz var mıdır?
Şüphesiz ki, insanın sahip olduğu kuvvet ve bilgi ölü bir insanı diriltmeye veya bazı hastalıkların çaresini bulmaya kadir değildir. İsterse dünyanın en gelişmiş tıp uzmanları el ele verip çalışsınlar. Fakat kim diyebilir ki, ilahi güce sahip bir insan olduğu özel bir bilinç ve Allah'tan aldığı direk bilgisiyle ölmüş bir insanın ruhuna tekrar kalbine özel bir işaretle döndürülmez ve çaresiz hastayı iyileştiremez? İlim, "yapamam ve yapma kudretim yok" diyor yapılamaz, mümkün değildir demiyor.
Diğer bir örnek: Aya uzay aracı olmaksızın gitmek, hiç bir insan için mümkün değildir; ama aynı zamanda bizden daha gelişmiş bir kuvvet ve beşeriyetin keşfettiği en modern araçtan çok daha güçlü bir bineğe sahip olan birinin uzay gemisi veya daha gelişmiş bir uzay aracına ihtiyaç duymadan rahatlıkla aya gitmesi de pekala mümkündür.
Eğer birisi gerçekten böyle fevkalâde bir olayı gerçekleştirir ve bunun yanında nübüvvet iddiasında da bulunur ve insanların kendisine inanmaya çağırırsa ve onunla çarpışan herkes, çarpışmasında acizlik içerisine düşerse olağanüstü bir hadisedir. Zira, Allah'ın ve böyle bir kuvvetin; mayası hile olan yalancı bir insanın emrine verilmesi mümkün değildir.
Her zaman "ifrat ve tefritçiler" hakikatin yalancıları, saptırıcıları ve bölücüleridir. Mucize konusunda da durum böyledir. Bazı aydın geçinen kafalar açık yada dolaylı olarak mucize aleyhine konuşup, yazmaktadırlar. Diğer bir kısım gizli düşmanların eliyle kasıtlı türetilen efsane, masal ve hurafeler mucizelermiş gibi aktarmakta ya da mucizelerle karıştırmaktadırlar. Peygamberlerin ilmi gerçekliğe sahip mucizelerini evhamlı ve uydurulan efsanelere karıştırarak gerçek mucizelerin anlaşılmasını sağlayan ölçüler böylece kaybolarak insanlığın efsanelere mucizeleri ayrıt etmesini engellemeyi amaçlamaktadırlar.
Bu sebepten dolayı, büyük alimlerimiz her zaman mucizeler konusundaki hadis ve rivayetleri, bu türden efsane ve uydurmalardan uzak tutmuşlardır. Bu alanda, çalışmanın bir ürünü olan "ravilerin biyografisi" adlı ilim gösterilmemiştir. Böylece hadis ravileri iyice tanınmış olup "zayıf" hadise "sahih" olanı tespit edilmekte, uydurulmuş mevzuların gerçekmiş gibi gösterilmesine mani olmaktadır.
Günümüzde sömürgeci ve dinsiz il hadi güçler boş oturmuş değillerdir. Asılsız hurafeleri uydurulmuş masal ve hikayeleri din adına insanlığa takdim etmeye çalışmakta, temiz akideleri bu tip kirlerle bulaştırmaktadırlar. Bu üslûpla dinin esaslarına, ilme ters bir görüntü vermeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle, düşmanın bu tuzaklarına karşı her zaman uyanık olmalıyız.
Genellikle sofilerin doğa üstü olayları gerçekleştirdikleri bilinmektedir. Bu türden acayip ve garip olaylara şahit olanlar az değildir. Bu bir gerçektir, efsane değil.
Bu noktada şu soru ortaya çıkmaktadır; Bu tip doğaüstü olaylar ile peygamberlerin mucizeleri arasında ne gibi farklılıklar vardır ve biz hangi ölçülerle onları birbirinden ayırabiliriz?
Bu soruların pek çok cevapları vardır. Fakat hepsinden ilgi çekici olanı iki tanesidir.
1-Sofiler her zaman küçük tipten olayları gerçekleştirirler. Başka bir deyişle hiç bir sofi, bizim söylediğimiz her şeyi gerçekleştirecek kudrete sahip değildir. Gerçekte o kendisinin istediğini yapabilir. Çünkü o birkaç konu üzerinde çalışmış ve maharetli bir şekilde öğrenmiştir, ancak bunları yapabilir. Bu mevzunun delili açıktır; her insanın yapabileceği başkalarından çok daha iyi yaptığı bir veya bir kaç iş olabilir.
Fakat peygamberlerin gösterdiği olağanüstü olaylar sınır ve şart tanımaz. Hiç bir kayıt ve sınırlaması yoktur. Peygamberler lazım olan her yerde, istenilen her mucizeyi gösterebilirler. Çünkü Allah'ın sonsuz kudretinden yardım görmektedirler. Halbuki insanın kudreti pek mahduttur.
2-Sofilerin gösterdiği doğaüstü olayları diğer bir insanda yapabilir. Yani insanoğlunun kudretinin dışında değildir. Başka bir değişle, sofiler hiç bir zaman gösterdikleri olağanüstü olaylarla kendi "emsalsizliğini" iddia etmemektedirler. Çünkü bilmektedirler ki, ya bulundukları yada başka bir şehirde kendileri gibi insanlar vardır. Fakat peygamberler büyük bir güven içerisinde bütün beşeriyeti kendileri gibi mucize göstermeye davet edip şöyle demektedirler: “Yeryüzündeki bütün insanlar toplansalar bile bizim yaptıklarımız gibi yapamazlar.” Bu farklar sihir için de geçerlidir. Açıkladığımız iki fark, mucizenin sihirden ve bu sınırlılıkla farkını açıkça ortaya koymaya kafi gelmektedir.
1) "Mucizeye" niçin "mucize" denilmektedir?
2) Acaba mucize sebep-sonuç konumuna göre istisna mıdır?
3) Mucizelerin sihir ve sofilerin gösterdikleri keramet gibi olaylardan farkını kaç yoldan tespit edersiniz?
4) Mucizenin asli şartları nelerdir?
5) Acaba ömrünüzde şimdiye kadar mucizeye benzer bir şey gördünüz mü?


 
 
 
 
 
 
Bütün ilim adamları peygamberin getirdiği en büyük mucizenin Kur’an-ı Kerim olduğu üzerinde ittifak etmektedirler. En büyük mucize diyoruz, çünkü Kur’an beşerin aklına en tesirli şekilde hitap edip onun ruh ve fikrini doğru düşünmeye sevk eden asli saiktir.
İkinci olarak: Kur’an her zaman beşere, eğer bu kitabın Allah (c.c) tarafından gönderilmediğini iddia ediyorsanız onun gibisini getiriniz diye çağrıda bulunmaktadır. Kur’an’ın bu "emsalsizlik" çağrısı yine Kur’an’ın bir kaç yerinde zikredilmektedir.
Bir ayette şöyle denmektedir:
"İnsanlar ve cinlerin hepsi Kur’an’ın benzerini getirmek için toplanıp birbirlerine yardıma çalışsalar bile bunu başaramazlar."(İsra, 88)
Başka bir yerde mücadelenin şartlarını daha kolaylaştırarak şöyle denmektedir:
"Eğer bu kitabın iftira olduğunu iddia ediyorsanız ve doğru söyleyenlerden iseniz Allah (c.c)'dan başka bütün yardımcılarınızı da çağırarak o kitabın içinde geçenler gibi on tane süre getirin."(Hud, 13)
Bundan sonra Kur’an, "Eğer bu ayetleri getiremezlerse bu başarısızlıklarının Kur’an’ın Allah (c.c) tarafından gönderildiğine delil olacağını" belirtmektedir (Hud, 14). Başka bir yerde ise mücadelenin şartlarını en asgari seviyeye indirerek, şu çağrıda bulunuyor:
“Eğer kulumuz (Muhammed) üzerine indirdiğimiz kitaptan herhangi bir şüpheniz varsa ve doğrucu iseniz Allah (c.c)'dan başka ne kadar yardımcınız (sizin gibi düşünen) varsa onları da toplayarak o kitaptaki gibi bir ayet getirin."(Bakara, 21)
Ondan sonraki ayette şöyle denmektedir:
“Eğer bu işi yapamazlarsa, ki hiç bir zaman yapamazlar, de ki: Kendinizi, odunları insan cesetleri olan ateşin şerrinden koruyun, o ateş kafirler için acımasızdır."
Bu çağrılar göstermektedir ki peygamber, mucize hakkında münkirlerle mücadelesinde ne çok Kur’an'a dayanmaktadır. Tarih kitaplarında İslam peygamberlerinin diğer mucizeleri de anlatılmıştır. Ama, Kur’an bizim anayasamız ve canlı bir mucize kaynağımız olduğundan incelememizin çoğu onun üzerinde olacak.
"Eşsiz"in karşısında nasıl aciz kalıyorlar:
Kur’an davetine muhalefet edenlere bu kadar sert ve şiddetli bir şekilde çağrı yapılmasının sebebi, muhalefet edenlerin başvurabilecekleri herhangi bir bahane bulamamalarını sağlamaktır. Kur’an, öyle şiddetli bir şekilde münkirleri ispat sahasına çağırmıştır ki, münkirler için ileride bahane edecekleri hiç bir özür kalmamıştır.
Bu tip şiddetli tabirlere örnek: Eğer doğru söylüyor iseniz", "Hiç bir zaman yapamazsınız", "Hatta bütün yeryüzündekilerden yardım alın", "En azından diğerleri gibi bir sure getirin", "Eğer inkar ederseniz yakıcı ateş size beklemektedir." Bu tabirlerin hepsi, gerçekliği dile getirmektedir. Buraya kadar zikredilenler bir tarafa, Peygamber (s.a.a), muhalifleriyle basit bir mücadele vermemiştir. Çünkü İslam, muhalefetlerinin sadece din ve akidelerini değil aynı zamanda ekonomik ve siyasi çıkarlarını, hatta hayatta kalmalarını tehlikeye sokmuştur. Diğer bir deyişle: İslam'ın ilerleyip otorite kazanması, onların hayatlarını allak bullak etmiştir. Bu sebeple bütün güçleriyle İslam'a saldırmışlardır. Kökleri ise açıklama sanatının mayasıdır. Bu sözler, her şeye galip gelecek ve hiç bir şey onu mağlup edemeyecektir".
Velid'in bu sözleri, Kureyş kabilesinin, sağda solda "Velid, Muhammed’e gönül kaptırdı" diye mırıldanmalarına sebep oldu. Ebu Cehil alel, acele Velid'in yanına geldi. Kureyş'in hikayesini anlattı ve onu meclislerine davet etti. Velid onların meclislerine gitti ve dedi ki: "Nasıl olur da Muhammed (s.a.a) hakkında" deli "diye düşünebilirsiniz, hangi biriniz O'nda delilik alameti gördü?", "Hiç birimiz" dediler. "Yalancı olduğunu mu sanıyorsunuz?" unutuyor musunuz ki şimdiye kadar o sizin aranızda "Emin"lik vasfıyla anılırdı" dedi. Kureyş'in büyüklerinden bazıları, "Peki Muhammed'e ne diyelim öyleyse?" dediler. Velid, biraz düşündükten sonra, "öyleyse sihirbaz deyin" dedi.
Müşrikler bu tabirle halkı Kur’an’ın o müthiş cazibesinden uzak tutmaya çalışıyorlardı. Fakat Kur’an'a yakıştırdıkları "sihir" tabiri, bizatihi Kur’an’ın harikulâde çekiciliğine delil olmaktaydı. Kur’an’ın ise gerçekte sihirle hiç bir alakası yoktu. Böylece Kureyş halk arasında, "Aman dikkat edin Muhammed (s.a.a) bir sihirbazdır. İnsanları sözleriyle büyülemektedir. O'nun için dikkat edin, O'nun sözlerinden uzak durun dinlememeye çalışın" diye propaganda yapıyorlardı. Fakat onların bu çalışmaları netice vermedi. Hakikate susayanlar, temiz kalpliler; grup, grup Kur’an'a icabet ettiler. O'nun gölgesinde susuzluklarını giderdiler. Müşrikler ise yenilgiye uğrayarak geri çekildiler. Bugün de Kur’an bütün beşeriyeti "eşsizliğine" çağırıyor ve onları aksine kanıtlama mücadelesinden vazgeçmeye çağırıyor. "Eğer Kur’an ayetlerini fazlalık kabul edip onlardan şüpheleniyorsanız, mislini getirin" diyor. Bu çağrı bilim adamlarına, felsefecilere, edebiyatçılara, yazarlara, kavim ve milletlere yöneliktir.
Şunu da bilmeliyiz ki, İslam düşmanları, özellikle Hıristiyan papazlar, İslami inkılapçı muhtevayla dopdolu bir din, amansız bir rakip olarak görmekteler. Her yıl milyonlarca doları İslam'ın aleyhine propaganda yapmak için harcamakta ve kültürel, ilmi, sosyal, tıbbi çalışmalar adı altında, az gelişmiş halkı Müslüman ülkelerde, bu doğrultuda faaliyet göstermektedirler. Bütün bunların yerine, Kur’an’ın çağrısına uyup Arap Hıristiyanları, bilim adamları, felsefecileri, şairleri toplanıp Kur’an’ın ayetleri gibi bir kaç ayet yazsaydılar ya! Böylece, hem Kur’an’ı hem de İslam'ı sustursaydılar ya!
Kesinlikle, eğer böyle bir şeyi yapmak mümkün olsaydı, ne pahasına olursa olsun yaparlardı. İnkarcıların bu konudaki kabiliyetlerinin bizzat kendisi onların Kur’an’ın mucizevi yapısı karşısında çaresizliklerinin nişanesidir.
1- Niçin Kur’an, İslam Peygamberlerinin en değerli ve en büyük mucizesidir?
2- Kur’an "emsalsizliğini" nasıl kanıtlamaktadır?
3- Niçin İslam düşmanları Kur’an'a sihir demişlerdir?
4- Niçin İslam, Hıristiyanların zorlu rakibidir?
5- "Velid bin Muğire"nin hikayesi nasıldı?


 
 
 
 
 
 
Bilindiği gibi, Kur’an’ın bazı surelerinin başında, "huruful mukatta'a" yer almakta... Kur’an’ın bazı surelerinin başında zikredilen harfler: “Elif, lam, mim, gibi.” Huruful mukatta'anın felsefi sırlarından, İslam alimlerinin bazı rivayetleri şöyle söz eder: Allah (c.c), Kur’an gibi harikulade canlı bir mucizenin en basit yapı taşlarının alfabeden oluştuğunu vurgulamak için, bazı surelerin başında bu harfleri kullanmıştır. Nasıl olmuş da bu kadar üstün bir anlatım, bir çocuğun bile konuşabileceği harf ve lafızlardan oluşmuştur? Doğrusunu söylemek gerekirse, bu kadar değerli bir yapının o kadar basit maddelerden meydana gelmesi bütün yönlerden gerçekten çok harikuladedir.
Meselenin bu noktasında "Kur’an" hangi açıdan mucize'dir?" Şeklinde bir soru ortaya çıkmaktadır.
Sadece, fasihlik ve belagat yönünden mi? Başka bir deyişle: Tatlı ibareleri, olgun tabirleri ve ruha nüfuz edişlerindeki fevkaladelikten midir.
Gerçekten, Kur’an'a hangi açıdan bakılacak olursa olsun, kendine has bir fevkaladelik ve üstünlüğe sahip olduğu görülür, mesela:
1) Fasihlik ve belagat: Kavram ve lafızlardaki anlatım hoşluğu ve uygunluk.
2) Her konuda yeterli ve muhtevalı bilgi sunuş. Özellikle hurafelerden arınmış akide konusunda.
3) İlmi mucizeler: İnsanların keşfedemediği bazı mevzuların sırrını açıklamak.
4) Gelecekle ilgili, kesin ve açık bilgiler vermek (gaibe ait bilgileri ifşa etmek).
5) Çelişkisiz, ihtilafsız ve düzenli oluşu... ve diğer cihetler.
Bu konuların ayrıntılı incelenmesi çok geniş bir çalışma içerisinde olanların vazifesidir; ama biz her konudaki en cazip noktalara, özet olarak değinmekle yetineceğiz:
1) Fasilik ve belagat:
Biliyoruz ki, her kitabın iki yönü vardır:
a) Lafızlar
b) Muhteva (içerik)
Her zaman güzel olan lafız; uygunluk, seçilmişlik, dayanıklılık taşıyan ve karmaşıklık içermeyendir. Aynı zamanda cümlelerin birbirine bağlı, manalı, ruha tesir eden ve çekici olması gerekir. O hitabın, fasihlik ve belagat taşıması için bu gereklidir.
Kur’an bu iki hasleti en üstün seviyede direkt olarak taşımaktadır. Öyle bir üstünlüğe sahiptir ki, şu ana kadar kimse onun gibi çekici ve tesirli ayetleri gibi bir ayet getirememiştir. Bundan önceki derste "Velid İbni Muğirenin" hikayesini okudunuz. Velid, Arapların en seçkin edibi olarak Kur’an'la mücadele etmiş ve daha dinlediği ilk ayetlerde büyük bir heyecana kapılıp derin, derin düşünmeye başlamış ve kavmine de, Kur’an hakkında sihir ve Muhammed (s.a.a) için de, büyücü demelerinin en uygun şey olabileceğini söylemiştir.
Onlar bu çalışmalarıyla Peygamber (s.a.a), Efendimizi yermek ve kötülemek isterken, O'nun ününün daha da yayılmasına sebep oldular. Çünkü bu "sihir" ibaresi Kur’an’ı Kerim'in harikulade bir şey olduğunu vurgulayan ve normal bir sıfatın kendisine verilemeyeceği bir ibaredir. Öyleyse onun kalplere tesiri gizli ve tanınmaz bir şeyle isimlendirilmeliydi. Onlar hakikati kabul edip Kur’an'ı mucize olarak tanımlayıp iman edecekleri yerde, O'nu "efsane"den sihre varıncaya kadar değişik adlarla isimlendirdiler.
İslam tarihinde bir çok defalar görülmüştür ki, kalpleri katı nice sihirbazlar, peygamber efendimize kötülük etmek için yola koyulmuş, fakat Kur’an'ı dinler dinlemez kalpleri yumuşayarak iman etmişlerdir. Bu örnekler de Kur’an’ın ne kadar çekici bir ahenge sahip olduğuna, fasihlik ve belagatının mucizeliğine delildir.
Uzaklara gitmeye gerek yok, günümüz Arap edebiyatının inceliklerine vakıf alimleri her ne kadar Kur’an'ı okusalar da, onun lezzetine doymuyor, okumaktan bıkmıyorlar. Kur’an’ın tabirleri çok ince bir şekilde hesaplanmış, birbirinin içine girmiş örgülü, aynı zamana da açık ve net, lazım olan yerde ise kesin ve vurucu bir yapıya sahiptir. Şu noktanın zikredilmesi lazımdır; Araplar peygamber efendimizin zamanında dil edebiyatı açısından çok büyük bir ilerlemeye sahiptiler. Cahiliyye döneminde yazılmış Arap beyitleri günümüze kadar üstünlüğünü kabul ettirmiştir.
Bilindiği gibi her yıl Hicaz'ın en büyük edebiyatçıları "Akkaz" pazarında toplanıp, en güzel beyitlerini halka okurlardı. (Akkaz, Araplar için bir ticaret ve edebiyat merkeziydi). Okunan beyitler içerisinde yılın beyti seçilir, seçilen beyitler, Kâbe'nin duvarına asılırdı.
Peygamber efendimiz zamanında da "yedi seçilmiş" adıyla beyitler asılı bulunmaktaydı. Fakat Kur’an’ın nüzulünden sonra, fasih ve belâgatı karşısında birbiri ardını indirilip, unutulmaya yüz tuttular. Tefsir alimleri fasihlik ve belagata ait Kur’an'daki bütün incelikleri ellerinden geldiğince tespit etmişlerdir. Yukarıda söylediklerimizin doğruluğunu bu araştırmalara müracaat ederek görebilirsiniz. Kur’an’a aşina olanlar, göreceklerdir ki, İslam Peygamberlerin şu sözlerinde büyük bir derinlik ve mana vardır. Nebi (s.a.a) buyurmaktadır: “Kur’an’ın dışı sade ve güzeldir. Batını ise derin ve manalıdır. İncelikleri ise sayılamayacak kadar çoktur. Hiç bir zaman eskimemesi de en şaşılacak tarafıdır."
Mü'minlerin halifesi, Kur’an medresesinin büyük talebesi Ali (a.s.) Nehcü'l-Belağa'da bu konu üzerine şunları söylemektedir: "Kalplerin baharı Kur’an dadır. İlmin pınarları ondan kaynamaktadır. İnsanın kalbi ve cismi için ondan daha parlatıcı bir cila yoktur"
1- Huruful Mukatta'anın felsefesi nedir?
2- Kur’an sadece bir açıdan mı mucizedir?
3- Niçin müşrikler İslam peygamberini "büyücü" olara isimlendirdiler?
4- Fasihlik ile belagat arasındaki fark nedir?
5- "Yedi seçilmişler hangi devre aittir ve ne manaya gelir?


 
 
 
 
 
 
Her şeyden önce Kur’an’ın indirildiği bölgeye ve o bölgenin fikri ve kültürel yapısına dikkat edilmelidir. Hicaz toprakları tarihçilerin de itirafıyla, o devirde dünyanın en geri kalmış bölgesi idi. Bir bölümü, vahşi, yada yarı vahşi kavimler olarak, adlandırılıyordu, o zaman da, putlar için göz yaşı dökmekteydiler. Taştan ve tahtadan muhtelif şekillerdeki putlar, bütün kültürlerini siyaha boyamıştı. Hatta anlatıldığı üzere, hurmadan putlar yapıp onların önünde diz çöker, secde ederlerdi, ama kıtlık yıllarında da onları yerlermiş.
Kız çocuklarından çok nefret eder, onları canlı, canlı gömerlerdi. Melekleri Allah'ın kızları olarak bilirler ve Allah'a iman itikadını akılları almazdı. Hatta İslam peygamberi (s.a.a), onları bir ve ortaksız Allah inancına davet edince, büyük bir şaşkınlıkla, şöyle demişlerdi: "Bu adam bütün tanrıları toplayıp, bir tanrı mı yapmak istiyor? Ne şaşılacak ve imkansız bir yol tutturmuş.” Bu insanlar kendi hurafe ve uydurmalarının aleyhine konuşan herkesi deli bilmekteydiler.
Diğer yandan kabilevi hükümet tarzına sahip idiler. Kabileler arası ihtilaflar o kadar çok ve şiddetliydi ki, savaşın ateşi aralarında hiç sönmemekteydi. Topraklarını bir çok kereler kendi kanlarıyla boyamış, adeta kan denizine çevirmişlerdi. Yapmacılığı şeref bilirlerdi. Her günkü normal işlerinden birisiydi bu yapmacılık... Okuma yazma bilenler Mekke'de, parmakla sayılacak kadar az idi. Bilim adamı ve alim sahasında, şiirden başkası yoktu.
Evet, böyle bir ortamda okuma yazma, mektep medrese görmemiş birisi kalkıp o müthiş muhteva ve mana dolu mucizenin oluşmasına vesile oldu. On dört asır sonra bile tefsir alimleri ve bilim adamları, O'ndan yeni, taptaze hakikatler keşfetmektedirler. Kur’an’ın yeryüzüne çizmek istediği resim, doğanın yapısına da yansıyan çok dakik ve hesaplanmış bir resimdir. Tevhidi, biricik yol olarak sunup tabiatın sırlarını, geceyi gündüzü, yeri, göğü, ayı, güneşi, bitkileri, insanın vücudunu, bu tevhidi düşünceyi çağrıştıran birer delil olarak getirmektedir.
Bazen, insanın derinliğine inip, onun fıtratındaki tevhitten bahsetmekte ve şöyle demektedir:
"Gemiye binip dalgalar arasında kaldıklarında Allah'ın birliğini ihlasla kabul edip, O'na dua ederler; ancak, karaya ulaştıklarında O'na ortak koşmaktan da çekinmezler."(Ankebut, 56)
Bazen de akıl ve düşünme yoluyla tevhidi açıklama yoluna gitmekte, enine boyuna tabiatın sırlarını, yeri, göğü, dağları, denizleri, hayvanları, bitkileri, yağmurların yağışını, rüzgarların esmesini, insan ruh ve cisminin en hassas çalışmalarını inceden inceye araştırmaktadır.
Allah'ın sıfatlarını açıklarken en derin ve çekici yolu takip etmektedir. Bir yerde şöyle demektedir: "Hiçbir şey O'nun gibi olmaz." (Şuara, 11) Başka bir yerde de:
"O, Allah' ki, O'ndan başka ibadet edilecek yoktur. İçte ve dışta olanı bilir. Merhametli ve bağışlayandır. Otorite ve hüküm sahibidir. Her türlü ayıp ve noksandan münezzehtir. Affedici gözetleyici, murakabe edeci, galip ve ezici yüksek makam sahibi ve azametlidir. Kendisine ortak koşulanlardan münezzehtir. O var eden, yaratan, şekil veren, şöhret sahibi iyilik sıfatlıdır. Yer ve gökteki her şey, O'nu tespih etmektedir. O yenilmez, mağlup olmaz bir otorite sahibidir. "(Haşr, 21-24)
Allah'ın ilminin vasıflarını Kur’an şu güzel ibareyle anlatmaktadır:
"Yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem ve denizler mürekkep olsa, Allah'ın ilmini yazmakla bitiremezler." (Lokman, 27)
Kur’an, Allah'ın ilminin her şeyi kuşattığını ve her yerde hazır olduğunu sadece Kur’an'a has özel bir ifadeyle dile getiriyor:
“Doğu ve batı Allah’ındır, yüzünü hangi tarafa çevirirseniz çevirin, O'na çevirmiş olursunuz" (Bakara, 150)
"O her yerde sizinledir, bütün yaptıklarınızı görür."
Müşriklerin kıyamet gününe olan hayretlerini şöyle dile getirmektedir.
 "Onlar dediler ki; Allah (c.c) nasıl olur da çürümüş kemikleri tekrar diriltebilir?"
"Deki, ilk defasında yarattığı gibi yaratacaktır. O her şeyden haberdardır."
"O, Allah'tır ki yeşil ağaçlardan ateş çıkarmakta ve siz de o ateşten faydalanmaktasınız."
"O Allah ki, ateşi suyun kenarında yakabilecek kudrettedir, hayatı da ölümden sonra geri getirebilir."
"Göğü ve yeri yaratan Allah (c.c) onları diriltmeye kadir değil midir? Elbette, kadirdir, yaratılanları bilendir."
"Kudreti her şeyi kuşatandır. Ol, dediği zaman olur. (Bu kadar zor işlerin yanında insanın yeniden diriltmesi, basit bir iştir)"(Yasin, 72-82)
İnsanoğlunun teyp, fotoğraf makinası, ses ve görüntü kaydının ne olduğunu henüz bilmediği günlerde Kur’an şöyle demektedir: "Kıyamet günü, Allah'ın vahy ve ilhamını alan yer, şahid olduklarını anlatacak."(Zilzal, 45)
Bazen de; elin, kolun, bedenin, derisinin konuşacağından söz etmektedir: "Bu gün onların ağızlarını mühürleyeceğim. Elleri ve ayakları bize şahid olduklarını anlatacaklar."(Yasin, 65)
"Derilerine diyecekler ki, niçin bizim aleyhimize konuşuyorsunuz? Onlar: Bütün yaratılanları dile getiren, Allah (c.c) bizi dile getirdi. Hakikatleri söylememiz için."(Fussilet, 21)diyecekler.
Kur’an’ın değerli bilgileri ve azametli muhtevasını, hurafelerden temizliğini, Tevrat ve İncil gibi değiştirilmiş kitaplarla karşılaştırdığımızda daha iyi anlamaktayız. Mesela, mahşer gününü, ya da Adem (a.s)'ın yaratılışını Tevrat'tan ve Kur’an'dan inceleyelim ve bakalım, Tevrat ne diyor? Buna karşılık, Kur’an-ı Kerim'in meseleye bakışı nasıldır? Tevrat, peygamberlerin kıssaları hakkında ne diyor veya Tevrat ve İncil, Allah'ı nasıl sıfatlandırıyor ve Kur’an nasıl vasfediyor? Aralarındaki farklar kolaylıkla görülecektir.
1- Kur’an’ın gönderildiği bölgenin özellikleri neydi?
2- Putperestlik, onların düşüncelerine nasıl tesir ediyordu?
3- Fıtri tevhidin, özelliği ve delilleri nelerdir?
4- Kur’an’ın Allah'ın sıfatları hakkındaki açıklaması nasıldır? Örnekler veriniz.
5- Kur’an’ın muhtevası, nasıl bir yolla en güzel bir şekilde öğrenilir?


 
 
 
 
 
 
Şüphesiz ki, Kur’an, biyoloji, tıb, psikoloji ya da matematik kitabı değildir. Kur’an, insanları hidayete erdiren ve onları eğiten bir ilahi kitaptır. Kur’an'ı çeşitli ilimlerin sırlarını, muhtevalı bir şekilde anlatan bir kitap ve ilmi bir şube mesabesinde görmemeli ve bunun beklentisi içersinde olmamalıyız. Aksine, Kur’an'dan imanın nurunu, hidayeti, takvayı, nefsi arındırmayı, ahlak nizamını ve kanunlarını talep etmeliyiz. Ve Kur’an bütün bunları içermektedir; fakat bazı yerlerinde Kur’an belli bir hedefe ulaşmak için ilmi meselelerden, tabiatın sırlarından, dünyanın esrarlarından, da bahseder. Özellikle de tevhid konularında, kainat nizamını tevhidi inanışa uyguluğunu, tabiatın sırlarına ait bir kaç perdesini aralayarak, bazı meseleleri ifşa etmiştir ki, o zaman ve o yerin ilim ve bilim adamları bu meselelerden habersizdiler.
Kur’an’ın bu çeşit açıklamalarına "Kur’an’ın İlmi Mucizeleri" adını vermekteyiz. Burada, şimdi, ilmi mucizelerin bir kaçına değinelim.
"Newton" dan önce, hiç kimse yer çekimi kanununu bilmiyordu! Bilindiği gibi, Newton, bir elma ağacının altında oturduğu esnada, ağaçtan bir elma kopararak yere düşmüş ve bu olay Newton’un uzun bir zamandır üzerinde düşündüğü mevzuyu açıklığa kavuşturmuştur. Newton, "Hangi güç elmayı böylesine kendisine çekiyor? Niçin gökyüzüne gitmiyor" gibi soruları kendisine sorarsak, sonunda yerçekimi kanununu bulmuş.
"Her cismin bir diğerini doğru orantılı, gökteki cisimlerin ise, ters orantılı çektiklerini ispatlamıştır". Böylece, güneş sisteminin nasıl olup da, büyük bir nizam içersinde ayakta durduğu, niçin bu dünyanın yüzeyi etrafında yörüngede döndüğü, nasıl olup da her cismin yörüngesinden çıkıp, diğerleriyle çarpışmadığı, birbirlerinin alanına tecavüz etmedikleri, hangi gücün onları bu sistem üzere oturttuğu, yörüngelerinden zerrece ileri ve geri oynamadıkları gibi meseleler onun zihnini kurcalayan sorular olmuştu.
Evet, Newton uzayda dönen her cismin dönmesinin merkezden kaçarak uzak kalmasına ve yine merkezi çekerek merkezden kopmasına engel olmakta olduğunu anlıyor. Bu iki itici ve çekici kuvvetin arasında dengeli bir noktanın oluşmasıyla yörüngesinde kalmasına sebep olduğunu anlıyordu.
Yani cisimler ve fasıllar öyle bir ölçüde "çekim" üretmektedirler ki, dönme hareketinin süratiyle bu çekimin zıttına ters bir "itme" gücü oluşmakta ve bu şekilde cisim merkezden uzak kalmaktadır. Bu itme ve çekme kuvvetlerinin eşitliği belirli bir yörünge üzerinde sürekli kalmalarına vesile olmaktadır.
Fakat, Kur’an bu gerçeği bin dört yüzyıl önce belirtilmiş, bu kanunun varlığını Ra'd Süresi'nin ikinci ayetinde mealen şöyle beyan etmiştir:
"O, Allah ki gökleri sütunsuz yükseltmiş, kudretini üzerlerine germiş. Güneşi ve Ayı sizin hizmetinize vermiş, kainata hükmetmektedir. Mucizelerini size açıklamaktadır ki, Rabbinize döneceğiniz günü yakından hissedesiniz."
İmam Ali b. Rıza (a.s)'dan bu ayet üzerine şu hadis nakledilmiştir: "Allah'ın gökyüzünü sütunsuz yarattığını görmüyor musunuz?" Ravinin evet demesi üzerine imam buyurmuştur: "Bununla beraber Allah, gökyüzünü sütunlu yaratmıştır ama siz görmüyorsunuz." Acaba yer çekimi kanunu ve görünmeyen sütun, halk kitlesinin anlaması için, anlaşılır bir tabir, Arap edebiyatında görülebilir mi? Müminlerin emiri İmam Ali (a.s) şöyle demektedir: "Gökyüzünde görülen yıldızlar, yeryüzündeki şehirler gibidir. Her birisinin diğeriyle ışıktan sütunlara ilişkisi vardır."
Bilim adamları, güneş sistemi içerisindeki diğer milyonlarca yıldızlarda da canlı varlıkların bulunduğunu ayrıntılarını bilmemekle beraber itiraf etmektedirler.
İtalyalı "Galile"nin Dünyanın kendi etrafındaki dönüşünü keşfeden ilk bilim adamı olduğu bilinmektedir. Bu keşif, yaklaşık dört yüz yıl önce yapılmıştır. Ondan önce bilim adamları ve alimler Mısır'lı bilim adamı Batlamyus’un yeryüzünün kainatın merkezi olduğu ve diğer cisimlerin onun etrafından döndüğü teorisine inanmaktaydılar.
Tabi ki Galile bu keşiften dolayı kilise tarafından "Aforoz" edilmiş keşif den tövbe etmesiyle ölümden kurtulabilmişti. Fakat, diğer bilim adamları onun teorisini takip etmişlerdir. Ve bugün bu teori, kesin bir şekilde uzaya gönderilen araçlardan çekilen resimlerle ispatlanmıştır.
Yeryüzü, kendi ve güneşin etrafında dönmektedir. Halbuki uzun bir zaman, güneşin dönmediği yolunda ve değişmeyeceğine inanılan bir seri teori öne sürülmüştü.
Özel olarak: Yeryüzünün merkeziyeti noktalandı. Diğer cisimleri gördüğümüzden bu hataya düştüğümüz anlaşıldı. Halbuki dünya döndüğünden, diğer cisimler, bize hareket ediyormuş gibi gelmektedir. Her ne olursa olsun, Batlamyus'un teorisi bilim adamlarını 1500 yıl yanlışa düşürmüştür. Kur’an gönderildikten sonra dahi kimse bu teorinin aksine fikir ileri sürmek cesaretini gösterememiştir...
Ama, Nahl Sûresi 90. ayetin mealine baktığımızda bundan 1400 yıl önce yeryüzünün hareketinin Allah tarafından açıkça anlatıldığını görürüz.
"Dağlara bakıldığında hareketsiz, donmuş sanırsın, halbuki bulutlar gibi hareket ederler. Bütün her şeyi kendisine has ince bir sistem üzere oturtan yaratıcı Allah'tır. Sizin yaptıklarınızdan da haberdardır O."
Biz dağları hareketsiz sanırken, Kur’an büyük bir açıklıkla onların hareketli olduklarını belirtmektedir. Hareketlerinin bulutların hareketlerine benzetilmesi, hareketteki sürat ve yumuşaklığı, sessizlik ve sakinliği belirtmek içindir. "Yeryüzünün hareketi yerine" "dağların hareketi" ibaresini kullanmış olması ise meselenin ağırlığı ve azametinin vurgulanması içindir. Kabul edileceği üzere, dağlar, yeryüzünden bağımsız kendi etrafında dönemezler. Onların hareketi, yeryüzünün hareketi demektir.
Şimdi düşünelim ki, bütün ilmi otoritelerin ve halkın yeryüzünün durduğu, güneş ve yıldızların onun etrafında döndüğüne inandığı bir asırda ve zamanda yer yüzünün hareketlerinin bu kadar basit bir şekilde haber verilmesi ilmi bir mucize olarak sayılmamalı mıdır?
Bununda ötesinde, tahsil edinmemiş, yeryüzünün ilim, kültür ve eğitim açısından en geri kalmış bölgesinden gelmiş birisince böyle bir haberin verilmesi bu kitabın Allah (c.c) tarafından gönderildiğine en büyük delil, değil midir?
1- Kur’an’ın ilmi mucizeleri ibaresiyle anlatılmak istenen nedir?
2- Yerçekimi kanununu bulan ilk insan kimdir ve hangi zamanlarda yaşamıştır?
3- Yeryüzünün durduğu ve hareket etmediği teorisini kimler öne sürmüş ve ne kadar zaman boyunca durduğuna inanılmıştır.
5- Kur’an hangi ayette ve nasıl bir tabirle yeryüzünün hareketlerinden bahsetmektedir?
 


 
 
 
 
 
 
"Nübüvvet İddiasında bulunan birisinin doğru mu yalan mı söylediğini, Kur’an’ın dışında bizzat kendisinin yaşantısına, aşağıdaki noktaları gözeterek bakmakla anlayabiliriz:
1- Ahlaki özellikleri ve sosyal yaşantısı
2- Davet ettiği ortamın durumları.
3- Zamanın durumu.
4- Davetin içeriği.
5- Uygulanan program ve hedefe ulaşma vesileleri.
6- Davetin muhitine tesir ölçüsü.
7- Davetçinin hedefine, beslediği iman ve fedakarlık.
8- Saptırıcı önerilerle ortaya çıkmayışı ve uzlaşmamazlığı.
9- Kamuoyunun fikirlerine tesir sür'ati.
10- İnananlarının hangi tabakadan olduğunun incelenmesi.
Eğer, biz bu on maddeyi her iddiacı hakkında ince bir araştırmayla tatbik eder, sağlam bir dosya oluşturabilirsek iddianın yalan mı doğru mu olduğunu kolaylıkla tespit ederiz.
Yukarıdaki on maddeyi dikkate alarak, İslam Peygamberi'nin hayatını dakik bir şekilde inceleyelim.
1- İslam Peygamberi'nin toplum içersindeki ahlaki özellikleri, gerek dost, gerekse düşman tarihçiler tarafından yazılan kitaplarda itiraf edilmiştir. Cahiliyye devrinde bile temizliği, dürüst ve doğruluğu hasebiyle kendisine "EL-EMİN" künyesi takılmıştır.
Tarih, Peygamber (s.a.a)'in Medine'ye hicret etmek istediğinde üzerinde olan emanetleri sahiplerine dağıtması için İmam Ali (a.s)'i memur ettiğini bildirmektedir. Cesareti, azmi, güzel ahlakı, geniş kalpliliği, mertliği, savaşlarda görülmektedir. Özellikle, Mekke'nin fethinde genel af ilan etmesi ve İslam'ın yeminli düşmanlarını bağışlaması, buna en güzel örnektir.
2- Biliyoruz ki, normal insanlar hatta dahiler bile şöyle yada böyle yaşadıkları muhitlerin rengini almaktadırlar. Elbette, bazıları az, bazıları çok etkilenmekte. Şimdi kırk sene cehalet ve putperestlik içerisinde büyüyen, kültürünü halkının hurafe ve şirkleriyle işleyen birisi nasıl olur da "tevhid" inancına bağlanır, bütün şirk ve hurafelerle mücadeleye başlar.
Nasıl olur da cehalet yatağından, en üst düzeydeki ilmin parıltısı yükselir.
Acaba ilahi bir kaynak ve olağanüstü bir güç olmaksızın, böyle bir hal meydana gelebilir mi?
3- Peygamberin hangi zaman ve asırda ortaya çıktığını incelenmesi: Dünyanın orta çağda yaşadığı milliyetçiliğin, diktatörlüğün, ırki özelliklerin, sınıfçılığın göklere çıktığı bir asırda ortaya çıkmıştı. İmam Ali’nin (a.s) dilinden, cahiliye ve cahiliyyet sonrası devirleri dinleyelim en iyisi:
O diyor ki: “Allah (c.c) onu öyle bir zamanda göndermişti ki, insanlık kendini kaybetmenin hayreti ve başıboşluğu içerisindeydi. Akıllarını kabilecilik doldurmuştu. Kibir ve gururları onları en aşağı dereceye düşürmüştü. Cahiliyet karanlığı onları çaresiz bırakmış, cehalet ve huzursuzluk onları şaşkınlığa boğmuştu.” (Nehc'ül Belaga 91. hutbe)
Şimdi, insanların ırk ve sınıf yönündeki fıtrattan olmayan ayrıcalıkları reddetmekte olan, "Bütün inananlar kardeştir" esasını hakim kılan din ilkesinin o zamanların anlayışıyla ne kadar uyuşmakta olduğunu düşünün.
4- Davetin içeriğinin tevhide dayalı olması, hayatta zalimlerin hakimiyetinin savunulmaması, insanlığın vahdeti, zulüm ve zalimlerle mücadele, uluslararası davet önerisi, mustazafların haklarının savunulması; takvanın, ruhi temizliğin, emanete vefakarlığın, insanlığın en değerli ölçülerinden olmasıdır.
5- Uygulanan program sahasında, hiç bir zaman "hedefe ulaşmak için her vesile mubahtır" mantığını ilk edinmemek ve mukaddes hedeflere, mukaddes vesilelerle varma esasını kabul etmek gerekiyor. Kur’an, "düşmanlardan gelen hiç bir şey, sizi adaletli davranmaktan alıkoymasın" ilkesini bildirmiştir. (Maide, 11)
6- İslam'ın zuhur ettiği bölgede davetin tesiri o kadar güçlüydü ki, Peygambere (s.a.a) birisinin dostça yaklaşmasından dolayı müşrikler paniğe kapılıyorlardı. Çünkü, O'nun etki altına alma gücünün harikulade bir şey olduğunu görüyorlardı. Nebi (s.a.a) sohbet ettiği zamanlarda, müşrikler, gürültü, patırtı çıkararak, halkın duymasını engellemeye çalışıyorlardı. Ancak O'nun etkili sözleri, susamış gönülleri kendisine çekiyordu. Müşrikler bunun üzerine, Peygamberin (s.a.a) sözlerinin değerini düşürmek için, büyücü, Kur’an ayetlerine de sihir dediler. Böylece kendilerini de onun davetinin tabii olmayan etkisini itiraf ediyorlardı.
7- Davet ettiği yolda gösterdiği fedakarlık ölçüsü göstermektedir ki, İslam Peygamberi (s.a.a) getirdiği dine herkesten daha çok inanmaktadır ve herkesten daha çok bağlıdır.
Bazı savaşlarında görüldüğü gibi: Bir kısım Müslümanlar, düşmanın önünden kaçarken o direnmiş, düşman O'na işkence, zulüm, yapıp tehdit ederken, O'nu davasında gevşetmek gayesiyle ellerinden geleni artlarına bırakmazlarken, o büyük bir iman ve sabırla direnmiş ve hiç bir zaman zaaf alameti göstermemiştir.
8- Bir çok kereler, O'nu müşriklerle uzlaşmaya çekmeye çalışmışlar, fakat O hiç bir zaman teslim olmamış ve müşriklere: "Eğer Güneşi bir avucuma, Ayı diğer avucuma yerleştirecek olsanız (ve hedefimden vazgeçmem için güneş sistemini benim emrim altına verseniz) ben hedefimden el çekmem." diyordu....
9- Halk arasında davetinin aniden ortaya çıkıp süratle yayılması sadece o zamanki insanları değil, aynı zamanda günümüzdeki oryantalist batılı araştırıcıları Peygamber efendimizin zamanını incelediklerinde hayrete düşürmektedir. Örneğin: Batının üç meşhur oryantalisti, "Arap Uygarlığının Gelişmesi ve Doğulu Temelleri" adlı kitaplarında açıkça bu hakikati itiraf edip, şunları söylemekteler: "Dünyada İslam'ın, süratle ilerleyişinin, bir asırdan daha kısa bir zamanda dünyanın en önemli yerlerini uygarlığı altına alabilmesinin sebebi, yapılan bütün çabalara ve araştırmalara rağmen anlaşılmaz bir durumda kalmıştır. Evet gerçekten de acayiptir, nasıl olmuş da, o zamanın ilkel vesilelerine rağmen İslam dini milyonlarca insanın kalbine büyük bir süratle nüfuz etmiş, uygarlıkları kendi içerisinde eriterek yeni, taptaze bir uygarlık ortaya çıkarmıştır?
10- Sonunda şu noktaya ulaşıyor ve görüyoruz ki; İslam Peygamberinin düşmanları, halkına zulmeden kabile reisleri, zalim müstekbirler ve zavallıları yağmalayan bencil zenginlerdi. Bunların karşısında inananlar ise, temiz kalpli gençler, mustazaflar, kanaatkar, zengin kalpli, tasarruflu ve kazançları kendilerine ancak yetenlerdi. Sermayeleri temiz ve saf kalplerinden başka bir şey olmayan insanlardı.
İzahı oldukça ayrıntılı ve uzun olan bu araştırmalardan kolaylıkla bu davetin ilahi kaynaklı olduğu çıkarılabilir. Olağanüstü kaynaklardan fışkırıp insanları cehalet, şirk, tamah, zulüm ve adaletsizlikten kurtaracak, Allah tarafından gönderilen bir davet Bütün insanlığa kurtuluş yolunu gösteren İslam nizamının kurtuluş daveti.
1- Peygamberin doğruluğunu anlamak için mucizeden başka bir yol var mıdır. Eğer varsa hangileridir?
2- Karşılaştırmalardan kasıt nedir?
3- Arapların İslam öncesi ve sonrasındaki durumları ve konuya açıklık getirmekte midir?
4- Cahiliyyet döneminde, özellikle Arapların ve genelde dünyanın durumu hakkında ne biliyorsunuz?
5- Neden, İslam düşmanları Peygamber (s.a.a)'i büyücülükle suçladılar?
 
 


 
 
 
 
 
 
Sonunculuk mefhumundaki ince ve çarpıcı mana pek çok yönden ilgi çekicidir. İslam Peygamberi, Allah tarafından gönderilen son peygamberdir. Bu da İslam dininin, zaruretindendir. "Hatem" "Hateme" kökünden gelir. Manası "Bitiren", yani; Bir işi O'nun vesilesiyle tamamlamak demektir. Örnek olarak, mektup pulunun üzerine vurulan mühüre de "Hatem" denilmektedir. Yüzüğe de "Hatem" denmiştir. Bunun sebebi o zaman ki Arapların mühür yerine üzerinde kendi isimlerinin yazılı olduğu yüzük kullanmalarıydı. Herkes mektubunun altına yüzük taşının üzerine kazılmış ismiyle mühür vurmaktaydı ve mühür o zamanın geleneklerinde günümüzün imzası gibi kişinin kendine has bir belirtisi olarak kabul edilirdi.
Asr-ı Saadet'le ilgili rivayetleri okuduğumuzda Peygamber (s.a.a) Efendimizin, zamanın padişah ve devlet liderlerini İslam'a davet etmek için, mektuplar göndermekte olduğunu görürüz... Bu arada Arap olmayan kralların, mühürsüz mektuplara değer vermedikleri anlaşılır. O zamana kadar İslam Peygamberi, mektuplarını mühürsüz yazmaktaydı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kendisine, üzerinde "La İlahe İllallah Muhammeden Resulullah" yazılı bir yüzük yaptırmalarını emretti ve mektuplarını bu mühürle mühürledi. Özetle, "Hatem"in asli manası, "Bitiren", son verendir.
1- Bir çok rivayetten de anlaşıldığı gibi, gelen şer'i deliller peygamberliğin bitişini kanıtlamaktadır. Bu rivayetlerden bir kaçını şöylece sıralayabiliriz.
a)     Cebir İbni Abdullah Ensari'den güvenilir bir rivayette: Peygamber Efendimizin (s.a.a) şöyle nakletmektedir: “Peygamberler içinde benim misalim; çok güzel yapılmış fakat bir tuğlası eksik bina gibidir. O binayı gezip görenler, ‘ne kadar güzel bir ev, fakat burasında bir tuğlası eksik’ derler. İşte ben, o bomboş yeri doldurmak ve peygamberliği tamamlamak üzere geldim.” (Tefsir-i Mecmau'l-Beyan)
b)    İmam Sadık (a.s) buyuruyor: "Muhammed (s.a.a)'in helalleri kıyamet gününe kadar helal ve haramları da kıyamet gününe kadar haram olarak kalacaktır". (Usul-u Kafi, s.58)
Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet kaynaklarında, nakledilen meşhur bir hadisi aktaralım: Peygamber Efendimiz (s.a.a) İmam Ali (a.s)'ye şöyle buyurdu: "Sen bana, Harun'un Musa'ya seviyesinden; bir farkla ki, benden sonra peygamber gelmeyecektir."
Ve bunun gibi onlarca hadis.
Peygamber Efendimizin son peygamber oluşu üzerine, cevaplaması gereken bir kaç soru var...
1) Bazıları demektedirler ki: Eğer, Peygamberlerin gönderilmesi büyük bir feyz idiyse, neden günümüzün insanı bu feyz'den mahrum bırakılıyor? Halka yol göstermek için neden bu asırda yeni bir önder gönderilmiyor?
Bunları söyleyenler bir noktadan gafil olduklarını ortaya koyuyorlar. Asrımızın bozukluğu ve zayıflığı dine gösterilen ihtimam ve dikkatin azlığındandır. Aslında beşeriyet fikir ve şuur seviyesi açısından İslam Peygamberi'nin getirdiği talimatlarla kendi yoluna devam edebilecek olgunluğa erişmiştir.
Burada şu örneği verirsek yanlış olmaz: "Ulul Azm" diye anılan ve yeni bir şeriat getiren Peygamberler beş tanedir: Bunlar; Nuh, İbrahim, Musa, İsa (a.s) ve İslam Peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.a)'dır. Bu peygamberler beşeriyet tarihinin en kritik noktalarında, insanoğlunu hidayete ve tekamüle ulaştırmak için çalışmışlardır. Her peygamber, beşeriyeti belirli bir merhaleden geçirdikten sonra bu görevi kendisinden bir sonra gelen peygambere devretmiştir. Bu vazife sonunda, nihai hedefe ulaşıldı. Tıpkı beş aşamalı tahsil devresi gibi. Beş aşama aşılmış ve eğitimin son devresine gelinmiştir. Eğitimin son devresinden kasıt, eğitimin bittiği değil, bilakis; eğitimin en mükemmel şeklini almış olmasıdır. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite, ve doktora devreleri gibi.
Eğer bir doktor, üniversiteye gitmiyorsa bu onun liyakatsizliğini göstermez. Çünkü, o ilmi alanda ortaya çıkan problemlerini çözebilecek ve ilmi araştırmalarını devam ettirebilecek temel bir bilgi seviyesine sahip olduğundan üniversiteye gitmesine ihtiyaç duyulmamaktadır.
2) Beşeri toplum, sürekli bir değişim içerisindedir. Nasıl olur da İslam'ın değişmeyen kanunları değişen toplumun ve zamanın ihtiyaçlarına cevap verebilir?
Cevap olarak diyoruz ki: İslam, iki çeşit kanuna sahiptir. İnsanın sıfat ve özellikleri üzerine kurulu kanunlar. Bunlar, sabit ve değişmezdirler. Tevhide inanmanın lüzumu, adaletin uygulanmasının zorunluluğu, zulümle, saldırganlıkla mücadele vb... bu kanunun gereklerindendir.
Diğer bölümdeki kanunlar ise; toplumu ilgilendiren temel kanunlardır. Bu kanunlar, toplumun yapısına hitap ettiklerinden toplumla beraber değişme esnekliğine sahiptirler. Toplumun değişen ihtiyaçlarını karşılayacak niteliklerdirler.
Misal olarak, İslam; "Verdiğiniz ahitlere, vefakar olun" gibi genel kaidelere ve kanunlara sahiptir. Toplumun yapısının değişmesiyle siyasi, ticari, sosyal sözleşmelerin değişeceği açıktır. Eğer insanoğlu sözleşmesine vefakar kalması gerektiğini bilirse, sözleşmenin yapısı nasıl değişirse değişsin, o kendisine vefakar kalmanın yolunu bulacaktır.
Diğer bir genel kanun zarar kaidesidir. Toplumun ve ferdin zararına tamamlanan kanunlar, kısıtlanmıştır.
Görüldüğü gibi, İslam'ın külli kaideleri, bütün sahalarda geçerli ve çözüm getirici niteliktedir. Bu çeşit kanunlar İslam'da çoktur ve bu külli kaidelerin sayesinde zamanın getireceği en karışık problemleri halledebilir.
3) Şüphesiz, İslam'ın; beşeriyetin meselelerini halletmekte, bir öndere ihtiyacı vardır. İslam Peygamberi'nin yokluğunda O'nun yerini alabilecek başka bir peygamber olmadığından, imamın gaybetinde önderlik makamı boş kalacak demektir. Acaba, bu İslam dininin ve Müslümanların zararına olmayacak mıdır?
Cevap olarak deriz ki; İslam bu tip problemleri çözmek için "Velayeti Fakih" makamına sahiptir. "Velayeti Fakih" yönetim otoritesini, yani rehberliği ilim ve takva sahibi; günün siyasi meselelerine ve ümmetin problemlerine vakıf olan alimlere vermektedir. Böyle bir rehberi de ayırt etmek için, İslam gerekli ölçütleri, zikretmiştir. Böylece bu açıdan da her hangi bir mesele kalmamıştır.
"Velayeti Fakih", Nebiler ve Salihler çizgisinin devamıdır. Rehberin, alim ve gerekli şartları üzerinde bulunduran birisi olmaması, İslam toplumunun başsız kalarak düşmanların pençesinden kurtulamamasına sebep olurdu.
"Zaruretin" manası herkesin Müslümanların safına katılmasıdır. İslam ümmetinin safına katılan herkes kısa bir zamanda bütün Müslümanların bu istenilenlere inandıklarını görecektir. Yani, Müslümanlarla alaka içine giren herkes, onların akidesinin temelinin Tevhid’e dayalı olduğunu ve "sonuncu peygamber" Resulü Ekrem (s.a.a) üzerinde ittifak ettiklerini, Müslümanlardan hiçbir grubun yeni bir peygamber beklentisi içerisinde olmadıklarını görecektir.
Gerçekte beşeriyet kafilesi peygamberlerle beraber kendisini yetiştirmek yolunda çeşitli merhalelerden geçmiş, gelişme ve olgunlaşma yönünde, üzerinde durabileceği son merhaleye ulaşmıştır. Yani İslam toplumu, ilahi talimatlardan faydalanması halinde, problemlerini çözebilecek bir yapı kazanmıştır bugün.
Diğer bir deyişle: İslam, nihai kanun ve beşeriyetin olgunlaşma merhalelerinin en mükemmelidir. Akide açısından en mükemmel muhtevayı içermektedir. Uygulama açısından ise her zaman ve mekanda insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak bir yapıdadır.
Bu iddiayı, kanıtlamak için, bir çok yola sahip olmakla beraber, en açık olan üç delili aşağıda belirteceğiz:
1) Zaruri bir mesele olması: Dünya Müslümanlarıyla hangi noktada olursa olsun irtibata geçen herkesin Müslümanların İslam Peygamberine son peygamber olarak inanmakta olduklarını göreceğini söyledik. Bununla beraber; İslam'ı delil kabul eden, akıllı birisinin bu risalet yolunun kapandığını kabul etmekten başka yolu yoktur. Geçmiş derslerimizde bunun doğruluğunu yeterli delillerle ispatlamaya çalıştık. Öyleyse bu risalet zincirinin "kapanış" esasını kabul etmeliyiz. Zira bu, dinin farzlarındandır.
2) Kur’an ayetleri de peygamberlik seyrinin kapanıp son bulduğuna açıkça işaret etmekteler. Bu ayetlerden birkaçını belirtelim.
"İslam peygamberi erkeklerinizden, hiç birisinin babası değildir. O sadece, Allah tarafından gönderilmiş son peygamberdir."(Ahzab, 40)
 Bu ayet Arapların evlat edinmeyi revaçta tuttukları bir zamanda nazil oldu. Araplar başka ana ve babadan olan bir ferdi kendilerine evlat edinir, sonra da onu ailelerinden birisi gibi kabul ederlerdi. Böylece evlatlıklar mahrem olur ve mirasa da varis olulardı.
Ama İslam geldikten sonra bu adeti Araplar arasında kaldırdı. İslam bu konuda şu emri bildirmekte, Evlatlıklar, hiç bir zaman öz evlatlar gibi hukuki ve şer'i hakka sahip olamazlar. Bunlardan birisi de Peygamberin evlatlığı "Zeyd" idi. Bu düsturla o da Peygamberin çocuğu sayılmıyordu. Bunun için Kur’an sizler peygamberi herhangi birisinin babası olarak nitelendireceğinize, O'nu iki asli vasfı ile nitelendirin. Bir tanesi "risalet" vasfı, diğeri "sonunculuk" vasfı şeklinde buyurmaktadır. Bu tabir, Resul-ü Ekrem’in (s.a.a) peygamberliğinin ve risaletinin sonunculuğuna her zaman için açık ve kesin bir delildir.
Burada, sadece bir soru kalmaktadır. O da: "kapanış" mefhumunun gerçek manası nedir? Bunun cevabını araştırmayı da size bırakıyoruz.
1- "Hatemiyet"in dakik manası nedir?
2- Kur’an ayetleri "Hatemiyet’i nasıl açıklamaktadır?
3- Niçin, asrımız insanı peygamberlerden mahrum kalmaktadır?
4- İslam kanunları kaç çeşittir ve zamanımızın ihtiyaçlarına nasıl cevap vermektedir?
5- İslam ümmeti öndersiz olur mu, önderlik meselesi asrımızda nasıl halledilmektedir?


ON DERSTE İMAMETİ TANIMAK
 
 
 
 
 
 
Yüce İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in (s.a.a) rihletinden sonra Müslümanların iki gruba ayrıldıklarını biliyoruz. Bunlardan bir grubu, peygamber efendimizin (s.a.a) kendinden sonra bir vasi belirlemediğine ve bu meseleyi, bir araya gelerek kendilerinden birini rehber olarak seçmeleri için ümmete bıraktığına inanmaktadır. Bunlara Ehl-i Sünnet deniliyor. Diğer ikinci grup ise Peygamberin yerine geçecek olan rehberin, Müslümanları ve insanları idare edecek kimsenin peygamber efendimiz gibi masum olması, günah ve hataya duçar olmaması halkın maddi ve manevi liderliğini üstlenebilecek, bunun uhdesinden gelebilecek geniş ilim sahibi olması ve İslam'ın temel ilkelerine bağlı kalması gerektiğine inanıyorlar. Böyle bir ferdin belirlenmesinin ise yalnız Allah-u Teala tarafından ve O'nun Resulü aracılığıyla mümkün olabileceğine ve İslam Peygamberinin de bu görevi yerine getirdiğine, zira kendisinden sonra Ali’yi (a.s) Müslümanların rehberi, kendi vasisi olarak belirlediğine inanıyorlar.
Bu gruba ise “İmamiye-Caferî” deniliyor.
Bu sohbetlerden bizim gayemiz ise, bu meseleyi akli ve tarihi delillerle, Kur’an ayetleri ve Resulullah'ın sünnetiyle açığa çıkarmak ve incelemektir.
Ama asıl sohbete girmeden önce bir kaç hususun açıklanmasını gerekli görüyorum.
1-Acaba bu meselenin gündeme getirilmesi ihtilafı körüklüyor mu?
Bazıları, imamet meselesinden söz açıldı mı, artık bugün böyle meselelerin gündeme getirilmesinin zamanı olmadığını, bugün artık vahdet zamanı olduğunu, peygamber efendimizin vasisi hakkında sohbet etmenin ise Müslümanlar arasında ki çekişme ve ihtilafı körüklediğini belirtiyorlar.
Diyorlar ki bugün bizlerin ortak düşmanlarımız var ve onlarla mücadele fikrinde olmalıyız. Bugün Siyonizm, Doğu ve Batı müstekbirliği gibi düşmanlarla karşı, karşıyayız. Bunun içinde Müslümanlar içerisinde tefrika ve ihtilafa sebep olan bu gibi meseleleri unutmaya çalışmalıyız.
Böyle bir düşünce tarzının kesinlikle yanlış ve hatalı olduğu inancındayız.
Çünkü birincisi: İhtilaf ve bölünmelerin asıl kaynağı taassuba dayalı, mantık dışı ve kin üzerine yapılmış olan sohbetler ve tartışmalardır.
Fakat mantığa dayalı, kaynak gösterilerek ve her türlü taassup ve sertlikten uzak olarak yapılan sohbetler, tefrika kaynağı olmadığı, Müslümanları birbirine düşürmediği gibi hatta mesafeleri daha azaltmakta ve ortak yönleri güçlendirmektedir.
Ben Beytullah'il Haram'ın ziyareti için Hicaz'a yaptığım gezilerde, Ehl-i Sünnet ulemasıyla defalarca bir araya gelerek sohbetlerde bulunmuş ve hem bizim kendimiz ve hem onlar, sohbetlerin kendi aramızdaki ilişki ve münasebetler üzerine olumsuz, kötü bir etki uyandırmadığı gibi kendi aramızda uyum ve anlayışın sağlanmasına büyük ölçüde yardımcı olduğu, mesafeyi daha da yaklaştırdığını ve muhtemel kinleri yüreklerden söküp attığını kabul etmişizdir.
Bu sohbetlerde önemli olan husus, bizim kendi aramızda çok sayıda ortak yönlerimizin bulunduğunu ve ortak düşmanlarımız karşısında, bu müşterek yönlerimize dayanabileceğimizin aydınlanmasıdır.
Ehl-i Sünnet'in kendisi Hanefiler, Hanbeliler, Şafiler ve Malikler olmak üzere dört mezhebe ayrılmıştır ama bu dört mezhebin varlığı onların tefrikaya düşmesine sebep olmamıştır. Keza onlar eğer Caferi fıkhını, beşinci mezhebin fıkhı olarak kabul edecek olurlarsa, müşküller ve tefrikalardan da bir çoğu ortadan kalkmış olur... Nitekim son zamanlarda Ehl-i Sünnet'in baş müftüsü ve Mısır'ın El-Ezher Üniversitesi başkanı Şeyh Muhammet Şeltut, bu doğrultuda çok önemli adım atmış ve Ehl-i Sünnet içerisinde Caferi fıkhının resmen kabul edildiğini açıklamıştır. Şeltut, aslında bu girişimiyle, Caferi ve Sünni Müslümanlar içerisinde İslami uyum bağının daha da pekişmesine vesile oldu ve o tarihten sonra onunla Caferilerin o dönemin büyük merci ve müçtehitlerinden merhum Seyyit Burucerdi arasında çok samimi dostluk ve yakınlık oluştu.
İkincisi: Biz inanıyoruz ki diğer mezheplere nispetle İslam dini, Caferi mezhebine daha fazla anlaşılmış, kendini göstermiştir ve bu mezhep İslam hükümeti ile ilgili meselleri daha iyi çözümleyebilmiştir.
Öyleyse böyle bir mezhebi, niçin delil ve mantıkla uygun olarak evlatlarımıza öğretmeyelim? Eğer böyle bir şey yapmayacak olursak kesinlikle evlatlarımıza hıyanet etmiş oluruz.
Peygamber Efendimiz kendisi için bir vasi, halef belirlediğine kesin inanç ve itikadımız var. Bu meseleyi mantık ve istidlal yoluyla ele alıp incelemenin nasıl bir sakıncası olabilir? Fakat bu sohbetlerde başkalarının dini ve mezhebi duygularını rahatsız edici tutumlar takınmaya dikkat göstermeliyiz.
Üçüncüsü: İslam düşmanları, Müslümanların vahdet temelini sarsmak ve yok etmek için, Sünniler içerisinde Caferilerle ilgili bir yığın yalan ve iftira düzenlemiş ve keza Caferiler içerisinde de Sünnilerle ilgili bir sürü yalan ve iftiralar ortaya çıkarmışlardır. Ne yazık ki bazı ülkelerde Caferi-Alevi ve Sünni Müslümanları birbirinden tamamen uzlaştırmayı başarmışlardır bile. İmamet meselesini az önce belirtildiği üzere söz konusu edecek, olur, Caferilerin inancını Kur’an ve Sünnete dayalı delillerle kanıtlarsak Caferiler aleyhindeki propagandaların ne kadar gerçek dışı olduğu ve ortak düşmanlarımızın aleyhinde komplo hazırladıkları anlaşılmış olur.
Örneğin, hiç bir zaman unutamıyorum, Hicaz gezilerinden birinde Suudi Arabistan'ın üst kademe din adamlarından biriyle bir mülakatımız olmuştu. Söz konusu fert, Caferilerin kendi ellerindeki Kur’an dan başka bir Kur’anı kabul ettiklerini duyduğunu belirtti.
O'nun bu açıklamasından hayretler içerisinde kalan ben, bu konunun araştırılmasının çok basit olduğunu kendisine söyledim ve dedim ki: “Ben, sizin şahsınızı veya kendi belirtmiş olduğunuz bir temsilciyi İran'a davet ediyorum. Gelin, umre merasiminin tamamlanmasından sonrada birlikte habersizce İran'a gidelim. Bütün cadde ve sokaklarda camiler bulunmakta ve her camide de bir çok Kur’an-ı Kerim mevcuttur. Dilediğiniz her camiye veya istediğiniz her evin kapısını çalar içeri girer ve orada ki Kur’anları incelerseniz. Ancak bundan sonra bizim ve sizin aranızdaki Kur’anlar da en ufak bir farklılığın olmadığı anlaşılır. (Hatta bizim yararlandığımız Kur’anların bir çoğu Hicaz, Mısır veya diğer İslam ülkelerinde basılmış olan Kur’an’lardır.)
Bu sohbet, Hicaz'ın önde gelen din adamlarının birinin zihinde Caferilerle ilgili yerleşen gerçek dışı düşünceyi silip attı. Bunun söz konusu ederken demek istiyorum ki imametle ilgili meseleler ve onların söz konusu edilmesi, hakkında araştırmalarla baş vurulması İslam toplumu içindeki vahdetin daha da pekişmesine vesile olmakta, gerçeklerin aydınlanmasına yardımcı olmakta ve Müslümanlar arasındaki mesafenin biraz daha azalmasına yaramaktadır.
İmam Müslümanların rehberi, lideri demektir. Ehl-i Beyt mektebinin usul'u akaidinde temel inançlarında "Masum İmam" her şeyde Ruslullah (s.a.a) Efendimizin varisi olan, O'nun yerine geçen kimseye denir, yalnız şu farkla ki Peygamber Efendimiz bir mektebin, inancın müessisi, kurucusudur. İmam o mektebin, inancın koruyucusu, muhafızıdır. Peygambere vahiy nazil olmakta ama İmama vahiy nazil olmamakta, imam bilgilerini, talimlerini peygamberden almaktadır ve olağanüstü, fevkalade bir ilme sahiptir.
Caferilik açısından masum imam, yalnız İslam nizamının rehberi değildir, aynı zamanda İslam toplumunun manevi, maddi, zahiri, batini ve kısacası her yönünün rehberliğini üstlenmektedir. İslam, İslami ahkam ve inancın korunmasını, müdafaasını (en ufak sapma ve hata olmaksızın) üstlenmiştir ve O Allah'ın seçkin bir kuludur.
Ama Ehl-i Sünnet, imameti aynen böyle yorumlamakta ve sadece onu, İslam toplumu hükümetinin başkanı ünvanıyla kabul etmektedir. Diğer bir tabirle liderleri, her zaman ve dönemde peygamberin halifesi ve Müslümanların lideri olarak kabul eder.
Elbette gelecek sohbetlerimizde, her dönem ve asırda yeryüzünde dahi bir temsilcinin, peygamberin veya masum İmamın var olması gerektiğini ispatlayacağız.
1- Bugün imamet meselesini gündeme getirip hakkında sohbet etmenin zamanı olmadığını savunanların mantığı nedir?
2- Bu sohbetin gerekliliği için mantık karşısında kaç müstadel cevap mevcuttur-
3- İslam düşmanları Müslümanları nasıl birbirine düşürdüler ve bu çatlakları doldurma yolu nedir?
4- İslam düşmanlarının tefrikacı tutumlarından hatırınızda örnek var mı?
5- Caferi inancında ki "imamet"in haiz bulunduğu anlama Ehl-i Sünnet inancındaki imamet arasındaki fark nedir?
 


 
 
 
 
 
 
Peygamberlerin bi'setinin gerekliliği hakkında yaptığımız sohbetlerde bir ölçüye kadar peygamberlerden sonra İmamın varlığının gerekliliğini kavradık. Zira programların büyük bir bölümünde ortak yöne sahiptirler ama burada diğer bazı hususlarda açıklama yapılmasını gerekli görüyorum
Her şeyden önce insanın yaradılışından güdülen hedefi ele almak isterim.
İnsan, Allah'a doğru, mutlak kemale, manevi tekamüle, olgunluğa doğru çok uzun ve eğri büğrü bir yol üzerinde bulunmaktadır.
Kuşkusuz böyle bir yolu, masum bir imamın, liderliği rehberliği olmaksızın sona erdiremez. Böyle bir yolun semavi bir liderin rehberliği olmaksızın kat edilmesi hemen, hemen imkansızdır, zira zulmetmektir, dalalet ve sapma tehlikesinden korkulmalıdır. Allah'u Teala'nın insanı akıl ve düşünme gücüyle donandırdığı ona güçlü bir vicdan verdiği ve ona ilahi bir kitap gönderdiği doğrudur ama bu insan bunca tekvini ve teşrii vesilelere rağmen yine asıl gerçeği ve doğru yolu teşhis etmede hataya düşebilir. Nitekim masum bir rehberin, imamın varlığı kuşkusuz insanın sapmaya, hataya düşmesini büyük bir ölçüye kadar engelleyebilir. Bunun için İmamın varlığı insanın yaratılış hedefinin tamamlayıcısı, tekmilleştiricisidir.
İlahi dinler peygamberlerin yüreklerine nazil olduğu zaman temiz, şeffaf ve hayat bahşedici yağmur damlaları gibidirler ama bulanık çevrelere, güçsüz ve temiz olmayan beyinlere girdikten sonra tedricen asıl çizgisinden sapmakta ve ilk saflık ve berraklığını kaybetmektedir. Bu haliyle hiç bir çekiciliği olmadığı gibi, öyle önemli bir eğitim etkisi de bulunmamakta, susamışları doyurmadığı gibi fazilet çiçeğini de filizlendirememektedir. Bu noktaya gelince söz konusu din ve inancın korunması ve saptırılmadan devamlılığını sağlamak için masum bir imam, lider zarureti ortaya çıkmaktadır. Eğer din, böyle bir imamın varlığından yoksun olursa çok kısa bir zamanda din ve inanç kendi asalet ve halisliğini kaybeder.
Bunun içindir ki Hz. Ali (s.a) Nehcü'l-Belağa'da şöyle buyuruyor: “Evet, hiç bir zaman yeryüzü, ilahi hüccet için kıyam edenin varlığından boş olmayacak, bu kıyam eden hüccet ister aşikar ve aleni olsun veya ister gizli ve gaip, işte bu imam, ilahi delilleri, alametleri koruyacaktır."
Aslında bu açıdan İmamın (s.a) kalbi, çok değerli belge ve evrakların korunduğu güvenilir sandıklara benzemektedir. Ve bu da İmamın varlığının hikmetlerinden bir diğeridir.
Hiç bir grup ve toplumun, güçlü bir lider tarafından idare edilen içtimai bir düzeni olmaksızın kendi hayatını sürdüremeyeceği bir gerçektir. Bu bakımdan çok eskilerden beri bütün kavim ve halklar kendileri, kendi düzenleri için liderler seçmiş ve bu durum değişmeksizin günümüze kadar süregelmiştir ki, bu liderler bazen salih olurken çoğu kez sağlıksız, sapık kimselerden oluşmuşlardır. Hatta bir çok anlarda toplumun, ümmetin salih bir rehbere ihtiyacı olduğu dönemlerde, zalim, diktatör, zorba hakimler, padişahlar, çeşitli hile ve entrikalarla toplumun idaresini kendi ellerine geçirmekte ve halkın idaresini kendi tahakkümleri altına almaktaydılar. Bu, meselenin bir yüzü.
Diğer yandan insan, kendi manevi kemal gayesine varmak için bu yolu tek başına değil de grup olarak, toplum olarak kat etmesi gerekir. Zira düşünce, beden, maddi ve manevi açıdan ferdin gücü çok az, naçizdir ama fertler bir araya toplanıp ta topluluk meydana gelince durum tamamen fark etmektedir.
Fakat öyle bir toplum şarttır ki, gerçek bir düzen sayesinde idare edilsin, insani istidat ve yetenekleri filizlendirsin, sapma ve yanlışlara arşı mücadele versin, bütün fertlerin haklarını korusun ve büyük hedeflere varmak için programlamaya baş vursun ve serbest bir muhite bütün toplum içinde hareket gayelerini seferber etsin.
Diğer yandan her an hataya düşme olasılığı içinde bulunan insan böyle büyük , azim bir risaleti, vazifeyi yerine getirme gücüne sahip olamadığından, bu önemli meseleyi kontrol etmesi için Allah-u Tebareke ve Teala tarafından masum bir imamın, rehberin belirlenmesi zarureti ortaya çıkıyor. Böyle bir imam aynı zamanda sapmaların, inhirafların önünü almak için bilginlerin düşüncesinden ve halkın gücünden de yararlanabilir. İşte İmamın varlığının hikmetlerinden biri de budur.
Kendini hazırlamış kalplerin, İmamın rehberliği ışığında ve hak yönde mutlak kemale doğru hareket etmesi gerektiği gibi bilerek, kasti olarak yanlış ve sapık bir istikamette ilerleyen kimseler de uyarılmalı ve onlar için hüccet tamamlanmalıdır. Bu gibi kimseler için verilen ilahi vaadin yersiz, sebepsiz olmadığı onlar için hatırlatılmalıdır. Kısacası mazeret yolu önceden kapatılmalıdır, hakkın delilleri yeterince açıklanmalı, habersizler aydınlatılmalı ve bilinçlilere, haberdar olanlara irade güçlülüğü ve kalbi itminan verilmelidir.
Ulemadan bir çokları, İslami hadislere dayanarak, insanlık toplumu içinde veya genel varlık aleminde peygamber veya imamın varlığını, insan bedenindeki kalbin varlığına benzetmektedirler.
Bilindiği gibi insan bedeninde kalp attığı zaman kanı bütün damarlara iletmekte ve vücuttaki bütün hücrelere gıda vermektedir.
Nitekim masum imam, kamil bir insan ve insanlık kafilesinin öncüsü ilahi feyzin nazil olmasına sebeptir. Her fert peygamber ve imamla olan irtibatının ölçüsü nispetinde, bu ilahi feyizden yararlandığı için, kalbin insan bedeni için varlığının zaruri olması nispetinde, bu ilahi feyiz vasıtasının insanlık alemi varlığında var olması da zaruridir. (Dikkat ediniz)
Yanlış anlaşılmasın, peygamber veya imamın, başkalarına vermeleri için, kendilerinden hiçbir şeyleri yoktur. Her neleri varsa Allah tarafındandır. Kalp, beden için bir ilahi feyiz olduğu gibi, peygamber ve imam da bütün insanlar için birer ilahi feyizdir.
1- İnsanların manevi tekamülünde imamların rolü nedir?
2- Şeriatın korunmasında İmamın (a.s) rolü?
3- Toplum nizamının ve devlet liderliği meselesinde imamın (a.s) rolü nedir?
5- Feyiz vasıtası ne demektir? Peygamber ve imamın bu özelliğini aydınlatıcı en iyi örneği açıklar mısınız?
 


 
 
 
 
 
 
Her şeyden önce bu konuda bir noktanın açıklanması zaruridir. Şöyle ki: Bir insanın ulaşabileceği en üstün makamın "imamet makamı" oluşu Kur’an-ı Kerim'den açıkça anlaşılmaktadır. İmamet makamı hatta "Nübüvvet" ve "Risalet" makamından dahi üstündür, zira put kıran İbrahim’in (a.s) hikayesinde Kur’an-ı Kerim'de Bakara suresinin 124. ayetinde şöyle buyuruyor:
"Rabb'i İbrahim'i bir takım emirlerle denemiş, O da onları yerine getirmişti. Allah, Seni insanlara imam, rehber kılacağım demişti. O, soyumdan da deyince, Allah, 'Zalimler benim ahdime erişemez' dedi." (Günah ve şirke bulaşanların böyle bir makama ermeleri imkansızdır.)
Görüldüğü gibi Hz. İbrahim (a.s) nübüvvet ve risalet yolunu kat ettikten ve çeşitli ilahi sınavlardan başarı ile geçtikten sonra halkın zahiri ve batini, maddi ve manevi liderliği gibi üstün bir makama ulaşmıştır.
Yüce İslam Peygamberi Hz. Muhammed’de (s.a.a) Nübüvvet ve Risalet makamının yanı sıra halkın imamlık ve rehberlik makamına da sahipti... Peygamberlerden diğer bir grup daha böyle bir makama sahiptiler. Bu meselenin bir yanı.
Meselenin öbür yanına gelince her makam ve mevkinin üstlenilmesi için bir takım gerekli şart ve sıfatların var olması gerektiğini biliyoruz. Yani makam her ne kadar yüce olur ve mesuliyet ağırlaşırsa aynı ölçüde gerekli şart ve sıfatlarda ağırlaşmaktadırlar.
Mesela İslam dininde yargı mevkiini uhdedar olmak isteyen veya tanıklık makamında bulunmak ve cemaat imamı olmak isteyen kimse her şeyden önce adil olmalıdır. Yalnız bir tanıklıkta bulunmak veya namazın Hamt Suresini okumak için adalet şart olduğuna göre, imamet makamına varmak için hangi şartların zaruri olduğu açıkça ortadadır.
Kısacası aşağıdaki şartlar İmam için kesindir.
1-Her Türlü Günah ve Hatadan Masum Olması
İmam da aynen peygamber gibi günah ve hatadan masumiyete yani ismet sıfatına sahip olmalıdır.
Aksi takdirde halk için rehber, örnek ve numune olmaz ve toplumun güvenini kazanamaz.
İmam, halkın kalp ve yüreklerini teşhir etmeli ve emirleri, kayıtsız-şartsız kabul edilmelidir. Günah bataklığına düşen kimse asla halk içerisinde böyle bir özelliği elde edemez, sözleri kayıtsız şartsız olarak kabul edilemez.
Kendi güncel işlerinde yanlışlığı olan ve hataya düşen kimsenin, toplum içinde görüşlerine, fikirlerine nasıl katlanılabilir ve sorgusuz, sualsiz uygulanılabilir?
Peygamberin masum oluşundan en ufak bir kuşku bile yoktur ve az evvel zikrettiğimiz deliller yüzünden, bu şart imanda da geçerlidir.
Bu sözümüzü başka bir şekilde daha ispatlaya biliriz. Şöyle ki Peygamber ve imamın varlığının dayalı olduğu kaidei lütf prensibi bu sıfatı da gerektirmektedir. Zira Peygamber ve imamın varlığından güdülen gaye ismet makamı olmaksızın tahakkuk bulamamakta ve daha önceki derste açıkladığımız hikmetler onsuz noksan kalmaktadır.
2. Sonsuz İlim
İmam aynen peygamber gibi halkın ilim sığınağıdır. İmam, dinin bütün usul (esasları) ve furu'unu (fer'i meselelerini), Kur’an’ın zahir ve batınını, peygamberin Sünnetini ve İslamla ilgili olan her şeyi tam olarak bilmelidir. Çünkü O, şeriatın muhafızı ve koruyucusu olduğu gibi halkın rehber ve yol göstericisidir de.
Karışık meselelerle karşılaştıklarında hemen kendilerini kaybedenler veya başkalarına yardım eli açanlar ve ilimleri, İslam toplumunun ihtiyaçlarını karşılayamayanlar hiç bir zaman imamet ve rehberlik makamını üstlenemezler.
Kısacası İmam, Allah dini hakkında halkın en bilgilisi, şuurlusu ve alimi olmalıdır, Peygamber Efendimizin (s.a.a) rihletinden sonra toplum içinde oluşan rehberlik boşluğunu süratle kapatmalı ve her türlü sapma ve inhiraftan (başka bir tarafa yönelmeden) uzak gerçek İslam'ı olduğu gibi sürdürmelidir.
3-Yiğitlik
İmam, kendi toplumunun en yiğit, şecaatli ferdi olmalıdır. Çünkü bu sıfat olmaksızın rehberlik de mümkün olmayacaktır. Çetin ve acı hadiseler karşısında sabırlı, şecaatli olma, zalimler, zorbalar karşısında cesur olma ve İslam ülkesini yerli ve yabancı düşmanları karşısında şecaatli olma.
4-Zühd ve Temizlik
Dünyanın zahirine, berraklığına esir olanların daha çabuk aldatıldıkları ve hak ve adalet yolundan sapma durumlarının daha fazla olduğunu biliyoruz. Bazen doyurma yoluyla ve bazen tehdit yoluyla bu dünya esirlerini asil istikametten uzaklaştırmakta, saptırmaktadırlar.
İmam bu dünyanın muhabbet ve imkanlarına karşı emir olmalıdır, esir değil.
Hür türlü dünyevi, maddi kayıtlıktan uzak olmalı, nefsini heva ve heveslerine, makam arzusuna, mal, servet ve mevki hevesine kapılmamalıdır. İşte böyle biri aldanmaz, başkalarının tesiri altında kalmaz, teslim ve uzlaşmaya sürüklenmez.
5-Ahlaki Cazibe
Kur’an-ı Kerim, Al-i İmran Surasinin 159. ayetinde Peygmabre efendimiz (s.a.a) hakkında şöyle diyor:
"Allah'ın rahmetinden dolayı ey Muhammed sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağrifet dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah'a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever."
Yalnız peygamber değil hatta imam ve diğer her rehber toplum içinde iyi ahlaklı olmaya ve aynen bir mıknatıs gibi halkı kendi çevresinde toplamaya mecburdurlar.
Kuşkusuz halkın nefretine ve dağınıklığına sebep olacak her türlü kötü ahlaksızlık, sertlik Peygamber (s.a.a) ve İmam (a.s) için büyük bir ayıp ve noksanlıktır ve onlar böyle bir ayıptan, noksanlıktan uzaktırlar. Aksi takdirde varlıklarının hikmetini teşkil eden bir çok hususlar geçersiz olur.
İşte bunlar, büyük din alimlerinin imam için saydıkları en önemli şartlardırlar.
Elbette yukarıdaki beş sıfatın dışında imam hakkında diğer bazı sıfatlar daha bulunmaktadır ama onların en önemlileri burada saydıklarımızdır.
1- Hangi delillerle, İmamet makamı bir insan için en üstün yüce makamdır?
2- Acaba İslam Peygamberi ve diğer Ululazm (büyük) peygamberler de imamet makamına sahiptiler mi?
3- İmam eğer masum olmazsa nasıl bir zorluk meydana gelir?
4- İmamda niçin hadsiz-hesapsız ilim gereklidir?
5- Hangi delillerle İmam toplum içinde en yiğit, şecaatli, zahid, temiz ve ahlaki yönden çekici biri olmalıdır?
 


 
 
 
 
 
 
Müslümanlardan bir grup, İslam Peygamberinin (s.a.a), kendisinden sonra bir vasi, yardımcı belirlemediğine ve bu vazifenin Müslümanların üzerinde olduğuna, Müslümanların kendilerinin, kendi liderlerini seçmeleri gerektiğine ve "şer'i" delillerden biri olan "İcma" yoluyla bu sonuca varmalarına inanmaktadırlar.
Peygamber Efendimizin (s.a.a) rihletin den sonra Müslümanlar içerisinde bu programın uygulandığını belirtiyorlar. ilk olarak birinci halife ümmetin icmai sonucu seçildi.
O da şahsen ikinci halifeyi tayin etti.
İkinci halife de kendisinden sonraki halifeyi belirlemesi için bir şura tayin etti. İmam Ali (a.s), Osman, Abdurrahman bin Avf, Talha, Zübeyr ve Saad bin Ebi Vakkas bu şuranın üyeleriydiler.
Bu şuranın üyelerinden Saad bin Ebi Vakkas, Abdurrahman ve Talha Osman'ın lehine oy verdiler (İkinci halifenin şartlarından biri üç kişinin bir tarafta ve diğer üç kişinin de diğer tarafta olması halinde (Osman'ın) damadı Abdurrahman bin Avf hangi grupta olursa o tarafın seçilmesiydi.)
Osman hilafetinin son dönemlerinde halk, çeşitli sebeplerden dolayı üçüncü halifeye karşı muhalefette bulundular ve Osman, şahsen veya şura aracılığı ile kendi vasisini tayin etmeden öldürüldü.
Bu dönemde bütün Müslümanlar Ali’ye (a.s) yönelerek, Peygamber Efendimizin (s.a.a) vasisi olarak O'na bey atta bulundular. Bu arada yalnız kendi makamında bırakılmayacağını çok iyi bilen Şam valisi Muaviye, Ali’ye (a.s) bey atta bulunmayarak, muhalefet bayrağını eline aldı ve İslam tarihinde uğursuz ve ölümcül olaylar için vesile olarak bir çok suçsuz insanın kanının boşuna akıtılmasını gerektirecek delilliklerde bulundu.
Burada ilmi ve tarihi meselelerin aydınlatılması için bir çok sorular söz konusu edilmektedir ki, biz onlardan bazılarına açıklık kazandırmaya çalışacağız.
Bu sorunun cevabı öyle sanıldığı kadar fazla da karmaşık ve zor değildir. Eğer imameti, Müslüman toplumların zahiri rehberliği olarak nitelersek, halk oylarına baş vurarak rehberin seçilmesinde hiç bir sakınca olamaz.
Ama imameti, daha önce açıkladığımız şekilde mana edersek o zaman Allah ve Peygamberinden hiç kimse (Peygamber de ancak ilahi ilham sayesinde) imam ve halifeyi tayin edemez.
Zira bu tefsir gereğince imametin şartı, İslam'ın bütün temel ve Fer'i meselelerinde tam bilgiye sahip olmaktır. Semavi kaynaktan ilham alan ve peygamber ilmine dayalı olan bir ilim. İşte ancak böyle bir ilim İslam şeriatını koruyabilir, sapmaların önüne geçebilir.
Diğer bir şart da İmamın Masum olmasıdır. Yani her türlü günah ve hatadan ilahi masumiyete sahip bulunmalı ve toplumun imametliğini, maddi ve manevi rehberliğini üstlenmelidir. Ayrıca böyle bir mevkinin gereklerinden olan zühd, takva ve cesareti olmalıdır.
Bu şartların teşhisi ise kuşkusuz Allah ve Peygamberin dışında imkansızdır. İsmet ruhunun, kimin vücudunda nur saçtığını bilen odur, yine imamet, zühd, temizlik, cesaret vb makamını ele geçirme ilminin kimde olduğunu da bilen odur.
Peygamberin halifesini ve İmamın belirlenmesini halkın eline verenler, gerçekte Kur’an'daki imamet kavramını değiştirmiş ve imamı basit bir rehberlik konumuna getirmiş ve imamı basit bir rehberlik konumuna getirmiştir. Aksi takdirde tam anlamıyla imamet şartları sadece Allah-u Teala tarafından tespit edilebilir ve bu sıfatlardan haberdar olan yalnız odur.
Aynen peygamberi de halk oyu ile seçmenin imkanı olmadığı gibi. Zira peygamber kesinlikle Allah tarafından belirlenmeli ve mucizeleri aracılığı ile insanlara gönderilmelidir. Çünkü peygamber için gerekli sıfatların kimde mevcut olduğunu Allah-u Teala dan başka bilen biri yoktur.
İslam dininin cihanşümul ve ebedi bir inanç, din olduğundan kuşku etmemek gerekir. Kur’an-ı Kerim ayetlerinin açıkça belirttikleri üzere İslam dini belli bir zaman ve mekana mahsus da değildir.
Şurası da kesindir ki, Yüce İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in (s.a.a) vefatı sırasında İslam dini Arap yarımadası sınırlarını aşmamıştı.
Diğer taraftan, Hz. Peygamber'in (s.a.a) Mekke'deki ömürlerinin 13 yıllık bölümü, sadece putperest müşriklerle mücadeleyle; hicretle başlayan ve İslam'ın devamlı gelişmekte olduğu Medine'deki 10 yıllık mübarek ömürleri de, daha çok İslam düşmanları tarafından Müslümanlara yükletilen savaş ve gazvelerle geçti.
Gerçi Hz. Peygamber (s.a.a) gece gündüz İslami meseleleri öğretip, yeni nazil olmakta olan İslam dinini bütün boyutlarıyla beyan ediyordu ama yinede bir çok İslami meselelerin halk tarafından özümsenmesi için daha fazla bir zamana ihtiyaç vardı ve bu ağır ve önemli vazifeyi Hz. Peygamber (s.a.a) den sonra onun gibi bir şahsiyetin yüklenmesi gerekirdi.
Bütün bunlar bir yana, gelecekteki olay ve hadiseleri tahmin edip tedbir almak, getirdiği düzen ve mektebin bekası ve devam ettirilmesini düşünmek her rehberin en önemli vazifesidir ve bir rehberin bu önemli ve temel meseleyi ihmal etmesi mümkün değildir.
Bunları da bir yana bırakırsak, hayatın çok cüzi ve basit meseleleri için emir ve nehiyler beyan eden, Hz. Peygamberin (s.a.a) hilafet, imamet ve rehberlik gibi Müslümanların önemli bir meselesi konusunda bir şey söylemesi, bir yol ve program tayin etmesi gerekmez miydi?
Söz konusu ettiğimiz bu üç mesele, Hz. Peygamber (s.a.a) kendisinden sonraki hilafet makamı kesinlikle bazı girişimlerde bulunduğuna açık bir delildir ki, Allah'ın izniyle daha sonra bu konudaki kesin İslami rivayetlerden bazı örnekler zikredeceğiz ve böylece, Hz. Peygamber (s.a.a) rihletinden sonra meydana gelen özel siyasi çalkalanmalar, halkın zihninde Hz. Resulullah (s.a.a) kendisinden sonra ümmetin başına geçecek olan birisini tayin etmediğini ve hilafet konusunda hiç bir şey söylemediğini yerleştirmek için çok gayret göstermelerine rağmen, Hz. Peygamberin (s.a.a) bu hayati meseleyi hiç bir zaman ihmal etmediği gerçeği açıkça belli olacaktır.
Hz. Resulullah (s.a.a) bazı gazveler için (Tebük Gazvesi gibi) Medine'den ayrıldığı bir kaç günlük zamanlarda kendi yerini boş bırakmayıp birisini tayin etmemesi ve bu konuda hiç bir şey söylemeyip ümmeti bir yığın ihtilaflar içinde başıboş kendi hallerine bırakması ve geleceği aydınlatarak İslam'ın geleceğini garanti altına almaması inanılacak bir şey mi hiç?
Hilafet konusunun açığa kavuşmaması yeni gelişmekte olan İslam dini için büyük bir tehlike arz etmekteydi ve bu konuda Hz. Peygamber (s.a.a) hakkında böyle bir şey düşünmek akıl ve mantık açısından muhaldir.
Bu önemli ve hayati meselenin ümmetin ihtiyarına bırakıldığını iddia eden kimseler bu konuda Hz. Resulullah (s.a.a) dan en az bir delil gösterebilirler mi? Gerçekten de bu konunun ümmetin ihtiyarına bakıldığına dair hiç bir delilleri bulundurmamaktadır.
Farz edelim ki, İslam Peygamberi (s.a.a), bu hayati konuyu görmezlikten gelerek bu konuda bir şey söylemedi ve Müslümanların kendileri bu seçimi yapmakla mükelleftiler ama biz biliyoruz ki, "icma" umum Müslümanların ittifak etmesi manasındadır ve birinci halifenin seçimi konusunda hiç bir zaman böyle bir ittifak hasıl olmadı; Sadece Medine'de bulunan sahabelerden bir cemaat bu işi böyle kararlaştırdı ve diğer şehirlerdeki Müslümanların bu konuda herhangi bir tesirleri yoktu. Ayrıca Medine'nin içinde bile, Hz. Ali (a.s) ve Haşim oğullarının ekserisi, yapılan bu halife seçimi konusunda hiç bir etkileri yoktu. Demek ki böyle bir icma kesinlikle vuku bulmuş değildir.
Eğer bu usul ve metod doğru bir metodsa, neden birinci halife, kendisinden sonraki halifenin seçimi konusunda aynı şeyi yapmadı?
Niçin kendi yerine geçecek olanı şahsen belirledi?
Eğer bir kişinin tayin etmesiyle bu iş oluyorsa, Hz. Peygamberin (s.a.a) bu işi yapması daha doğru olurdu. Eğer halkın daha sonra bey’at etmesiyle bu sorun hallediliyorsa, Peygamberin (s.a.a) tayini konusunda daha iyi halledilebilirdi.
Bundan da öte, bir üçüncü sorun da halifenin seçimi konusunda ortaya çıkmaktadır. Niçin ikinci halife, hem birinci halifenin seçim metodunu ve hem de kendisinin işbaşına geldiği yolu- yani hem icma yolunu ve hem de bir ferdi tayin etme yolunu-uygulamadı da malum şurayı bu iş için tayin etti?
Eğer "şura" usul olarak doğru bir şey ise, niçin sadece altı kişiyle sınırlı ve bu altı kişiden sadece üç kişinin reyi yeterli olsun?
Bütün bunlar, İslam tarihini inceleyen bir araştırmacının zihnini meşgul eden sorulardır. Bu soruların cevapsız kalması, imamın, halifenin seçim yolunun bu yollardan hiç birisinin olmadığına açık bir delildir.
Farz edelim ki İslam Peygamberi (s.a.a) kendi yerine geçecek birisini tayin etmedi ve bu iş ümmetin uhdesindeydi, ama seçim sırasında ilim, takva ve diğer imtiyazlar konusunda herkesten daha üstün olan birinin kenara itilip, ondan daha düşük merhalelerde bulunan kimselerin peşinden gitmek doğru olur mu?!
İslam ulemasının büyük bölümü hatta Ehl-i Sünnet ulemasından bile, Hz. Ali’nin (a.s) İslami konularda herkesten daha bilgili olduğunu ve o hazretten geriye kalan eserler ve rivayetlerin bu hakikatlerin açık delili olduğunu yazmaktadırlar. İslam tarihi, Hz. Ali’nin (a.s) bütün ilmi meselelerde ümmetin sığınağı olduğunu ve hatta diğer halifelerden sorulan zor ve karmaşık sorular, sorulup da bunların altından kalkmayınca bunları Hz. Ali’ye (a.s) intikal ettirdiklerini açıkça göstermektedir.
Cesaret, mertlik, takva, zühd ve diğer üstün sıfatlar konusunda Hz. Ali (a.s) herkesten daha üstündü. Hilafet makamı için halkın birisini seçmesi gerektiğini farz etsek bile, Hz. Ali (a.s) buna herkesten daha layıktı. (Elbette bu konunun çok daha geniş delilleri vardır ki onları söz konusu etmek bu kısa ve özet kitapta mümkün değildir)
1- Halk niçin İmam ve Peygamberin (s.a.a) halifesini seçemez?
2- Akıl ve mantık, Hz. Peygamberin (s.a.a) kendi yerine geçecek birisini seçip seçmediği konusunun hangisini kabul eder?
3- İlk üç halifenin seçiliş tarzı nasıldı?
4- Onların seçim yolu ilmi ve İslami ölçülere uygun muydu?
5- Hz. Ali’nin (a.s) herkesten daha layık olduğunun delili nedir?
 


 
 
 
 
 
 
Bizim bu büyük semavi kitabımız Kur’an, her şeyde olduğu gibi imamet meselesinde de bizlerin hidayet edicisi ve yol göstericisidir ve bu meseleyi çeşitli boyutlarıyla ele alarak incelemiştir.
Daha önceki sohbetlerde put kıran İbrahim’in (as) hikayesinde de okuduğumuz gibi Kur’an-ı Kerim, İbrahim’in (a.s) nübüvvet ve risalet makamına erdikten ve ağır imtihan ve deneylerden başarıyla çıktıktan sonra imamet ve rehberlik makamına erdiğini beyan buyurmakta ve Bakara suresinin 124. ayetinde şöyle buyurmaktadır: “Rabbi İbrahimi bir takım emirlerle denemiş, o da onları yerine getirmişti. Allah seni insanlara önder, imam kılacağım demişti."
Bir çok Kur’ani ve tarihi deliller, İbrahim’in (a.s) Babil'in puta tapanlarına karşı mücadele, Şam'a, hicret ve Kabe'yi yaptıktan sonra ve oğlu İsmaili Kurban yerine götürdükten sonra bu makama erdiğini göstermektedir.
Nübüvvet ve risaletin Allah tarafından belirlenmesi gerektiğine göre, rehberliğin doruk noktası olan imamet, bütün yönüyle (imamlık ve rehberlik) evla bir şekilde Allah tarafından belirlenmelidir. Bunun ise halk tarafından seçilmesinin imkanı yoktur. Daha ötesi de Kur’an-ı Kerim burada “Ben seni insanlar için imam, rehber yapacağım” Tabirini kullanmaktadır. Nitekim Enbiya Suresinin 73. ayetinde de İbrahim, Lut, İshak ve Yakub gibi bazı büyük peygamberler hakkında şu tabiri kullanılmaktadır: “Onları, emrimizle insanları hidâyet yönelten önderler (İmamlar) yaptık."
Bu tabirin örneğini diğer bazı ayetlerde de görmek mümkün olup, İmamın Allah tarafından belirlenmesine açıklık getirmektedir.
Bunun dışında İbrahim’in (a.s) imamlığını açıklayan ayetin devamında İbrahim'in bu makamı kendi evlatlarından bazıları ve gelecekteki kendi kuşağı içinde istediği zaman Allah-u Teala tarafından
"Benim bu sözüm zalimleri içine almaz” şeklinde cevabına muhatap olduğunu görmekteyiz.
Ayrıca Kur’an mantığı açısından, aleni ve gizli şirk ve kendine ve başkalarına karşı her türlü zulüm gibi çok geniş bir anlamı kapsadığına ayrıca bundan gayenin ne olduğunu yalnız Allah-u Teala bildiği için bu makamın belirlenmesinin de sadece Allah tarafından mümkün olacağı anlaşılmaktadır.
Maide Suresinin 67. ayetinde şöyle buyruluyor:
"Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan risaletini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kafirlere yol göstermez."
Bu ayette açıkça Peygamber Efendimizin (s.a.a) üzerine çok ağır bir mesuliyet yükünün konulduğunu ve o hazretin mesuliyeti hakkında bir çok kaygılarının bulunduğunu ve bu risaletin halk kitlelerinden bazılarının muhalefetiyle karşılaşacağı endişesinin daha önceden var olduğunu göstermektedir. Nitekim bizzat Allah Resulünün o emri halka iletmekle görevlendirmekte ve muhtemel tehlikeler ve kaygılar karşısında peygambere güvence vermektedir.
Bu mesele kuşkusuz Yahudi ve münafık düşmanlara karşı mücadelede tevhid ve şirk meselesiyle ilgili değildi, zira daha o güne kadar (Maide Suresinin nazil olduğu döneme kadar) bu mesele halledilmişti.
Ayrıca İslam'ın basit hükümlerinin iblağının böyle bir önem ve kaygıya yeri yoktu. Çünkü yukarıdaki ayetin zahirinden de anlaşıldığı gibi risaletle eşdeğer bir hükümdü ve iblağ edilmeyecek, halka iletilmeyecek olsaydı o halde risalet de hakkıyla yerine getirilmiş olmazdı. Bu ise Peygamber Efendimizin hilafet ve vasiyet meselesin den başka hiç bir şey değildi.
Özellikle Peygamber Efendimizin ömrünün sonlarında nazil olmuş ve hilafet meselesiyle uyum içindedir.
Buna ilaveten Resulullah efendimizin (s.a.a) ashabından bir çokları tarafından Zeyd bin Erkam, Ebu Said Hudri, İbni Abbas, Cabir bin Abdullah Ensari, Ebu Hureyre, Huzeyfe ve İbni Mesud ve daha bir çokları tarafından da bu hakkında çok rivayet nakledilmiştir. Bu rivayetlerden bazıları 11 yolla elimize gelmiş ve Ehl-i Sünnet ulemasından büyük bir grup bu cümleden olmak üzere müfessirler, hadisçiler ve tarihçiler, yukarıdaki ayetin Hz. Ali (a.s) hakkında olduğunu ve Gadir Hum günü nazil olduğunu rivayet etmişlerdir. (1)
Gadir Hum konusunu Allah'ın izniyle daha sona "Rivayet ve sünnet bölümünde zikredeceğiz. Ama burada şunu hatırlatmakla yetinelim ki, bu ayetten açıkça anlaşılan şu: Aziz Peygamber Efendimiz (s.a.a) mübarek ömürlerinin son dönemlerinde en son hacdan geri döndüğü sırada Ali’yi (a.s) resmen kendi vasisi ve kendinden sonra Müslümanların rehberi olarak ilan etmekle görevliydi.
Nisa Suresinin 59. ayetinde şöyle buyuruyor:
"Ey İmam edenler, Allah'a itaat ediniz, Resulüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz."
Burada Ulul Emre itaat’te herhangi bir kayıt ve şart olmaksızın Allah ve Resulüne itaatin hemen yanı başında zikredilmiştir.
Burada şöyle bir soru gündeme gelebilir; Acaba "Ulul Emr" den gaye her dönem ve her mekanda hüküm süren idareciler midir? Örneğin asrımızdaki bütün Müslümanların, bulundukları yerlerdeki emir sahipleri ve yetkililere itaat etmekle mi mükelleftirler?
Bu hiç bir mantıkla bağdaşmamakta. Çünkü bilindiği üzere şimdiye kadar gelip geçmiş ve mevcut olan bir çok idarecilerin, yönetimlerin sapık ve zalim kimselerdir.
Acaba ondan gaye hükümlerinin İslam'a aykırı olmaması şartıyla bazı idareciler midir? Bu da ayetin mutlak oluşuyla bağdaşmamakta.
Acaba gaye Hz. Resulullahın sahabelerinden bazıları mıdır? Bu ihtimal de ayetin her asır ve zaman için olması hasebiyle uyum sağlamamakta.
Açıkça anlaşılıyor ki ondan gaye her asır ve zamanda var olan ve itaatin kayıtsız şartsız farz olduğu emir, Allah ve Resulünün buyrukları gibi itaati gerekli olan masum rehberdir.
Bu konuda çeşitli İslam’ı kaynaklarda zikredilen ve Ulul Emir'den gayenin İmam Ali veya Masum İmamlar olduğunun açıklandığı bazı çeşitli hadisler de bizim bu iddiamızın bir başka kanıtıdır.
Maide Suresinin 55. ayetinde şöyle buyuruluyor:
"Sizin veli ve rehberiniz ancak Allah, O’nun Peygamberi ve iman getirip namaz kılan ve rüku halindeyken zekat verenlerdir."
Kur’an-ı Kerim, Arap edebiyatı inhisar (mutlak sahiplik) için kullanılan "İnnema" kelimesini Müslümanların veli ve yöneticiliğini üç kimsede sınırlandırmaktadır. "Allah, Peygamberi ve rüku halinde zekat veren müminler."
Buradaki velayetten gayenin hiç kuşkusuz, Müslümanların birbirleriyle dostluk kurmaları demek değildir. Çünkü genel bir dostluğun böyle bir kayıt ve şarta ihtiyacı yoktur. Rüku halinde zekat vermeseler dahi yine de bütün Müslümanlar birbirleriyle dost ve kardeştirler. Bunun için burada velayetten gaye maddi ve manevi rehberlik ve yöneticiliktir. Özellikle Allah ve Resulünün velayetiyle eş değerde tutulmuştur.
Şurası da kesindir ki, az önce açıklanan ayet, zikredilmiş sıfatlarla belli bir fertten söz etmektedir. Yani rüku halindeyken zekat veren özellikteki birinden.
Aksi takdirde rüku esnasında zekat verilmesine hiç bir zaruret yoktur ve bu gerçekte bir sıfattan daha ziyade bir alamettir.
Mevcut bütün delil ve karineler, yukarıdaki ayetin Hz. Ali’nin (a.s) meşhur hikayesinde işaret ettiğini göstermektedir. Hz. Ali (a.s) günün birinde Resulullahın Camisinde namaz kılarken yoksul biri camiye girdi ve yardım talebinde bulundu. Kimseden herhangi bir müspet cevap gelmedi. Namaz kılmakla meşgul olan Hz. Ali (a.s) bu durumun farkına vardığında, rüku esnasında kendi sağ elini yoksula göstererek parmağındaki yüzüğü çıkarmasını imayla anlattı. Ve söz konusu yoksul fert de büyük bir değeri olan yüzüğü Hz. Ali’nin (a.s) parmağından çıkardı. Bu olayı hiç sezdirmeden izleyen Resulullah Efendimiz (s.a.a) namazdan sonra ellerini havaya kaldırarak şöyle buyurdular:
"Allah'ım, kardeşim Musa sana dua etti ve: 'Rabbim! Gönlümü aç, işimi kolaylaştır. Dilimdeki düğümü çöz ki, sözümü anlasınlar. Ailemden bana bir yardımcı ver. Kardeşim Harun’u vezir ve yardımcısı etmeni ve Onunla kuvvetimi arttır. Onu işime ortak etki, seni çokça tespih edelim,   çokça analım. Şuphesiz sen bizi görensin' dedi. Allah'ım! Ben de senin kulun ve peygamberinim benimde gönlümü aç, işimde kolaylık sağla, ailemden Ali’yi bana yardımcı ver, onunla kuvvetimi arttır.” Hz. Resulullah’ın (s.a.a) duası daha tamamlanmadan Cebrail nazil oldu ve yukarıdaki ayeti Allah tarafından getirdi.
İlginçtir ki Ehl-i Sünnet uleması, tarihçileri ve hadisçilerinden bir çokları da bu ayetin nüzulünün Ali (a.s.) hakkında olduğunu nakletmişlerdir. Hatta Resulullah 10 dan fazla ashabı da bu hadisi nakletmişlerdir.
Bu hususta Kur’an-ı ayetler fazladır ve biz sadece yukarıdaki dört ayetle yetiniyoruz.
 
1- Kur’an açısından İmamın tayini ve atanması kim tarafından olmalıdır?
2- Tebliğ ayeti ne gibi şartlarda nazil oldu ve onun muhtevası nedir?
3- Kayıtsız şartsız itaat kimin hakkında geçerlidir?
4- Hangi deliller "İnne veliyyukümüllah" rehberlik ve imamete işaret etmektedir?
5- Velayet meselesi hakkında Kur’an ayetlerinin genelinden ne gibi meseleleri elde etmek mümkündür?
 


 
 
 
 
 
 
Hadis kitapları, özellikle Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynakları incelendiği zaman, Hz. Ali’nin (a.s) hilafeti ve imamlık makamını ispatlayıcı Hz. Peygamber Efendimizden (s.a.a) bir yığın hadisin nakledildiği görülmektedir.
Doğrusu insan hayrete kapılmaktadır, bu konuda mevcut olan bunca hadis böyle bir meselenin ispatı hususunda en ufak bir tereddüde bile yer bırakmamakta. Kaldı ki bir grup, Ehl-i Beyt’in (a.s) yolundan başka bir yolu seçmeye kalksınlar.
Bazılarının hatta yüzlerce kaynak ve senedi bulunan bu hadisler (Gadir Hadisi gibi) o kadar açıktır ve meseleyi öylesine açık bir şekilde gözler önüne sermektedir ki, eğer şunun bunun laflarının etkisinden kendimizi kurtarıp, taklit etmeyecek olursak mesele artık en ufak bir delille bizim için aydınlık kazanmış olacaktır.
Bu arada biz burada sadece bir kaç örnek vermekle yetinmek itiyoruz ve meseleyi daha geniş incelemek isteyenler için bazı kaynak ve eserlerin isimlerini vereceğiz. (2)
Tarihçilerden bir çoğu, yüce İslam Peygamberi Hz. Muhammedi’n (s.a.a) hayatının son yılında Hac merasimini yerine getirdiği Hac merasiminin tamamlanmasından sonra Mekke'den ayrılırken kendisine eşlik eden eski ve yeni Müslümanlardan büyük bir kitleyle birlikte Cuhfeye ve daha sonra Hicaz halkının yol ayrımı sayılan Gadir-i Hum vadisine vardıklarını nakletmektedirler.
Yol ayrımına vardıklarında Müslümanlar daha birbiriyle vedalaşıp ayrılmadan önce Peygamberin (s.a.a) emri üzerine bir anlık duraklayıp, bir araya toplandılar. Öndeki ve arkadakilere haber salındı ki filan yerde Peygamberin emri üzerine toplanılsın. Hava çok sıcaktı. Güneşin ışınları sanki her şeyi yakıp kavurmaktaydı. Sahra da tek bir gölgelik görülmemekteydi. Öğle namazını Peygamber Efendimizin imamlığında kılan Müslümanlar kendi çadırlarına geri dönmek istedikleri bir sırada, Peygamber Efendimiz Müslümanlardan sabretmelerini ve çok önemli bir yeni ilahi mesajı duymalarını istedi.
Develerin eğerlerinden bir minber hazırlandı ve Peygamber Efendimiz (s.a.a) hutbelerini okumak için onun üzerine çıktı. Allah'a hamd-u-senadan sonra halka hitaben şöyle buyurdular: “Ben yakın bir gelecekte hakkın çağrısına lebbeyk diyerek sizin aranızdan gideceğim, ben mesulüm ve sizler de mesulsünüz. Sizler benim hakkımda nasıl tanıklık ediyorsunuz?"
Halk hep bir ağızdan: "Biz tanıklık ediyoruz ki, sen risalet vazifeni bizlere ilettin, hayırseverlik şartını yerine getirdin ve bizlerin hidayeti uğrunda elinden gelen bütün çabanı gösterdin. Allah seni hayırla mükafatlandırsın" dediler.
Resulullah Efendimiz (s.a.a) buyurdular: "Acaba siz Allah'ın birliğine, benim risaletime ve kıyamet gününün hakkaniyetine, o gün ölülerin yeniden dirileceklerine tanıklık ediyor musunuz?"
Halk hep bir ağızdan: "Evet ya Resulullah, tanıklık ediyoruz" dediler.
Hz. Resulullah (s.a.a): "Allah'ım sen şahid ol" dedi.
Sonra: "Ey cemaat beni duyuyor musunuz" diye buyurdu.
Halk: "evet" diye cevap verdi.
Ardından büyük bir sessizlik. İşitilen tek şey ise rüzgarın vızıltısıydı. Hz. Peygaber (s.a.a) tekrar konuşmaya başlayarak şöyle dedi: "Öyleyse şimdi bana söyleyin. Sizlerin içerisinde hatıra olarak bırakacağım bu iki çok değerli şeye karşı ne yapacaksınız?”
Halktan biri yüksek sesle: "Ya Resulullah! hangi iki değerli şeyden bahsediyorsunuz?" diye sordu.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: Birincisi "Allah'ın kitabı Kur’an"dır. Sapmak istemiyorsanız ondan kesinlikle el çekmeyin. İkinci değerli hatıram Ehl-i Beyt'imdir ve Allah-u Tebarek ve Teala bana bildirmiştir ki, bu ikisi hiç bir zaman ayrılmayacak ve cennete bana kavuşacaklardır. Bu ikisinden öne geçmeye çalışmayın zira helak olursunuz. Yine geride de kalmayınız ki yine helak olursunuz.”
Resulullah daha sonra çevresine bakınmaya ve gözleriyle birini aramaya başladı. Ali'yi gördüğü an eğilerek onun elini tuttu ve her ikisinin de kolunun alt kesimindeki beyazlık tamamen belirinceye kadar, havaya kaldırdı ve bütün halk onu gördü ve Ehl-i Beyt'inden kimi kastettiğini anladılar.
Burada Peygamber Efendimizin sesi daha da yükseldi ve şöyle buyurdular: "İnsanlar içinde acaba kim müminlere karşı, onların kendilerinden de daha layıktır."
Cemaat: "Allah ve Peygamberi" diye cevap verdiler.
Peygamber Efendimiz: "Allah benim mevlam ve rehberimdir ve ben ise müminlerin mevla ve rehberiyim, onlara karşı, onların kendi nefislerinde de lâyığım" dedi ve ardından: "Femen kuntu mevlahu fe Ali'yyun mevlahu" (Ben kimin mevla ve rehberi isem Ali'de onun mevla ve rehberidir) meşhur hadisini ekledi.
Bu cümleyi üç kez tekrarladı ve bazı hadis nakledenlerin belirttiklerine göre ise dört defa tekrarladı ve daha sonra başını göğe doğru kaldırarak: "Allah'ım! O'nun dostuna dost ve düşmanlarını düşman ol. O'nu seveni sev ve O'na düşmanlık ve buğz edene düşman ol. O'na yardım edene yardım et, O'na yardım eli uzatmayanları kendi yardımından mahrum kıl. Hakkı Onunla beraber kıl." Ve daha sonra orada hazır bulunup bu sözleri işitenlerden, duydukları şeyleri başkalarına iletmelerini istedi.
Daha halk dağılmadan Cebrail Allah tarafından nazil olarak şu ayeti Peygambere (s.a.a) getirdi: "Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim ve nimetimi sizlere tamamladım..." (Maide Süresi 3)
Bu sırada Hz. Peygamber: "Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, Allah kendi dinini kamilleştirdi ve bizlere olan nimetini tamamladı ve kendi rızasını benim risaletim ve benden sonra da Ali'nin velayetine bağlı olarak ilan etti" diye buyurdu.
Halk içerisinde vasıf edilmeyecek bir velvele ve coşku düşmüştü, herkes Ali'nin, böyle bir makama seçildiği için tebrik ediyordu. Tebrik edenler içerisinde Ebu Bekir ve Ömer de bulunmaktaydı. Ömer Hz. Ali'ye yaklaşarak şöyle dedi: "Sana aferin olsun, sana aferin olsun! Ey Ebu Talip oğlu, sen benim ve bütün mümin erkek ve kadınların mevla ve rehberisin" dedi.
Yukarıdaki hadisi, İslam ulemasının büyük bir çoğunluğu bazen detaylı olarak ve bazen de çok özet ve kısıtlı olarak kendi kitaplarında zikretmişlerdir. Bu hadis tevatüre ulaşmış hadislerden olup hiç kimse onun Peygamber (s.a.a) den söylendiğine tereddüt edememektedir. Öyle ki büyük yazar "Allame Emini" meşhur El-Gadir kitabında bu hadisi Resulullah Efendimizin arkadaş ve sahabesinden 110 ve 360 meşhur İslam uleması ve kitaplarından nakletmiştir. Bu hadis Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin hadis ve tarih kitaplarının ekserisinde zikredilmiştir hatta İslam ulemasının kalabalık bir grubu bu hadis hakkında has bir kitap bile yazmışlardır. Bu cümleden kendisi bu hususta ve has çok değerli, eşsiz bir kitap yazan, merhum Allame Emini "El-Gadir" hadisi hakkında özel olarak kitap yazan İslam alimlerinden 26 kişiyi zikretmektedir.
Hadisi inkar edilmez olarak açıklayanlardan bazıları onun imamet ve hilafet meselesine delalet ettiği hususunda kuşku bulunduğunu ve buradaki "mevla" kelimesinin sadece dost anlamında olduğunu yorumlamıştırlar. Halbuki hadisin mazmunu, söylendiği dönemin zaman ve mekan şartları ve diğer karineler incelendiği zaman İmamet ve Velayetten başka bir şey olmadığı anlaşılır.
a) Daha önceki derste söz konusu ettiğim ve bu hadiseden önce nazil olan Tebliğ ayetinin sert ve ateşli özelliğiyle bayağı bizim bildiğimiz dostluk ve sadakatten söz edilmediğini, zira bu meselenin hiç bir kaygıya gerek olmadığını ve bunca üzerinde önemle durmayı gerektirmediğini göstermektedir, ayrıca ondan sonra nazil olan "İkmal-ud Din" (Dinin kâmilleştirilmesi) ayeti, rehberlik ve Resulullah (s.a.a) Efendimizin yerine geçecek kimsenin konusundaki çok önemli bir meselenin söz konusu olduğuna tanıklık etmektedir.
b) Söz konusu hadisin, önce mukaddeme ve girişle, yakıcı sıcak altında kumsal bir çölde ve malum genişçe bir hutbeyle ve halktan ikrar alınarak söz konusu edilmesi, hepten bizim iddiamızı ispatlamaktadır.
c) Çeşitli şahıslar ve gruplar tarafından Hz. Ali’ye (a.s) iletilen tebrik mesajları ayrıca aynı gün bir çok şair tarafından okunan methiye beyitleri hep Ali’nin (a.s) imamet ve velayet makamına tayin edildiğini ispatlamaktadır.
1-Gadir-i Hum olayını anlatınız?
2-Gadir hadisi, Peygamber'den (s.a.a) kaç senetle ve kaç tane meşhur İslam’ı kitapta zikredilmiştir?
3-Gadir hadisinde mevla niçin dost anlamında değil de rehber ve İmam anlamındadır?
4-Peygamber efendimiz (s.a.a) Gadir hadisesinden sonra Ali (a.s) hakkında nasıl bir dua okudu?
5-Gadir ve Cuhfe nerededir?
 


 
 
 
 
 
 
Ehl-i Beyt ve Sünnilerin meşhur tefsir alimlerinin bir çoğu, Hz. Musa’nın (a.s.) 40 gün süreyle Allah-u Teala'nın huzuruna çıktığı ve O'nun vasisi Harun'dan bahseden A'raf suresinin 142. ayetinin tefsirinde aşağıdaki meşhur "Menzilet" hadisini nakletmişlerdir.
Hadis şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.a) Tebük’e doğru yola koyuldu. (Tebük Arap yarım adasının kuzeyinde) Doğu Rum İmparatorluğunun çok büyük bir ordu hazırlayarak (Özel insan eğitici ve hürriyet bahşedici programlarla hareket eden İslam İnkılabını daha diğer yerlere yayılmadan kendi merkezinde yok etmek amacıyla) Mekke'ye ve Medine'ye saldırmak için yola çıktığı haberini verdiler. Hz. Resulullah (s.a.a) Tebük'e hareket etmeden önce Hz. Ali’yi (a.s) kendi yerine bıraktı.
İmam Ali (a.s) beni kadın ve çocukların içerisinde mi bırakıyorsun, diye sorduğunda, Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Acaba bana karşı, aynen Harun’un, Musa’nın menzilindeki gibi olmak istemiyor musun? Yalnız şu farkla ki benden sonra peygamber olmayacaktır.” (3)
Bu hadis, Sahih-i Müslim gibi en meşhur hadis kitaplarında nakledilmiştir. Yalnız şu farkla ki Sahih-i Neccari'de hadisin tamamı zikredilmiş ve Sahih-i Müslim de bir defa hadisin tamamı ve ikinci bir defa da: "Sen benim yanımda, Harun'un Musa'nın yanındaki konumuna sahipsin, yalnız şu farkla ki benden sonra peygamber olmayacaktır." kelimesi genel ve umumi olarak zikredilmiştir.
Bu hadis ayrıca Sünen-i İbn-i Mace, Sünen-i Tirmizi, Müsnedi Ahmed ibn-i Hanbel gibi Ehl-i Sünnetin kitaplarının büyük bir bölümünde nakledilmiş ve sahabe içerisinde 20 den çoğu bu hadisi nakletmişlerdir. Bu cümleden; Cabir bin Abdullahi Ensanri, Ebu Said Hudri, Abdullah bin Mes'ud ve Muaviye bu hadisi nakledenlerdendir.
Ebu Bekr-i Bağdadi, Bağdat Tarihi kitabında "Ömer bin Hattab'dan naklen şöyle yazmaktadır. Ali’ye (a.s) ye küfreden birini gördü. Ömer ona itirazda bulunarak, zannedersem sen münafık birisisin, dedi, zira Peygamber Efendimizden (s.a.a) işittim ki Ali hakkında şöyle buyurdu: "Ali bana nispetle Musa'nın yanındaki Harun gibidir. (4)
İslam Peygamberi (s.a.a) bu sözü sadece "Tebük Savaşı" hadisesinde söylememiştir. Zira yedi ayrı yerde bu hadisi dile getirmesi, onun anlamının umumi olduğunu göstermektedir:
1-Mekke'de kendi yaranı ve dostları arasında kardeşlik ahdi bağladığı ve "Yevmul Muvahat" olarak meşhur olan gün, bu ahde Ali'yi kendisi için seçti ve aynı cümleyi tekrarladı.
Yine aynı kardeşlik ahdinin Muhacir ve Ensar arasında tekrarlandığı ikinci Yevmul Muvahat günü ve bu günde yüce İslam Peygamberi Menzilet hadisesini yeniden beyan etti.
Resulullah, Mescide açılan bütün kapıların kapanmasını ve yalnız Ali'nin ve evinin kapısının açık bırakılmasını emrettiği gün bu hadisi tekrarladı.
Ayrıca Tebuk gazvesinde ve diğer üç yerde bu cümleyi tekrarlamıştır ki, bütün bunların delilleri Ehl-i Sünnet kitaplarında mevcuttur. Bu bakımdan kaynak açısından hadis de hiç bir kuşku ve tereddüde yer kalmadığı gibi hatta manasının umumi oluşu hakkında da bir kuşku ve şüpheye de yer yoktur.
Eğer gerçekten de tam bir kararsızlık ve kasıtsızlık içinde hadisi inceleyecek olur ve kendimizi her türlü ön yargıdan uzak tutarsak, Beni İsrail kavmi içerisinde Harun'un (a.s) Musa (a.s) karşısındaki makam ve mevkiine, peygamberlik dışında Hz. Ali’nin (a.s) de Rusulüllah Efendimiz karşısında sahip olduğunu görürüz. Zira hadis de diğer hiç bir kayıt ve şart ileri sürülmemiştir. Bunun için şu sonuca varabiliriz.
1- İmam Ali (a.s) Peygamber (s.a.a) den sonra ümmetin en efdali, faziletlisiydi (Zira Harun böyle bir makama sahipti)
2- İmam Ali (a.s) Peygamber Efendimizin (s.a.a) veziri ve yardımcısıydı. Rehberlik programında O'na yardımcı oluyordu. Zira Kur’an-ı Kerim (Taha; 29-32) bütün bu sıfatları Harun hakkında zikretmiştir.
3- İmam Ali (a.s) peygamber Efendimizin (s.a.a) vasisi ve halifesiydi ve O varolduğu müddetçe diğer hiç kimse böyle bir makama uhde dar olamazdı. Aynen Harun'un Musa'nın yanında böyle bir makamda bulunduğu gibi.
İslam tarihinde zikredildiği üzere Hz. Resulullah (s.a.a) Bi'setin 3. yılında o güne kadar gizlice sürdürdüğü İslam'la ilgili davet ve çağrısını artık alenileştirmekle görevlendirildi. Nitekim Hicr Suresinin 94. ayetinde: "İlk önce kendi yakınlarını davet et" diye buyrulmaktadır.
Yakın akrabalarını amcası Ebu Talib'in evine davet eden Hz. Peygamber, yemek yedikten sonra sözlerine şöyle başladı: "Ey Ebdulmuttalib'in evlatları! Allah'a andolsun ki, kavmine benim getirdiğim şeyden daha iyi ve hayırlı bir şey getirecek bir başkasını ben Araplar içerisinde tanımıyorum. Ben, sizler için dünya ve ahiretin hayrını getirdim. Allah-u Teala, sizleri bu dine davet etmem için görevlendirmiştir. Sizlerden hanginiz, benim vasim ve kardeşim olacak ve bana yardım edecekseniz."
Hz. Peygamber'in bu sözleri karşısında hiç kimseden bir ses çıkmadı. O toplantıda herkesten küçük olan İmam Ali ayağa kalkarak, Ey Allah'ın Resulü!: "Ben bu yolda senin yaver ve yardımcın olacağım." İmam Ali’nin omzuna elini koyan Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Bu, sizlerin içerisinde benim kardeşim, vasim ve yerime geçecek kimsedir. O'nun sözünü işitin ve emrine itaat edin."
Fakat o sapık kavim Allah Resulü'nün bu sözünü dinlemedikleri gibi hatta O'nunla alay bile ettiler.
Evde davet günü "Yevmid-dar" hadisi olarak meşhur olan bu hadis yeterince konuyu aydınlatmakta ve senet açısından da İbn-i Cerir, İbn-i Hatem, İbn-i Merdeviye, Ebu Naim, Beyhaki, Salebi, Taberi, İbn-i Esir ve Ebul Fida gibi Ehl-i Sünnet ulemasının büyük bir kısmı tarafından nakledilmiştir.
Bu hadisi de tarafsız bir şekilde inceleyecek olursak İmam Ali’hih (a.s) imamet ve velayeti hakkındaki gerçekler daha fazla aydınlanmış olur. Çünkü açık bir dille Hilafet ve Velayet meselesini ortaya koymaktadır.
1-Menzilet hadisi nedir? Kaç defa söylenmiştir?
2-Menzilet hadisinin muhtevası, İmam Ali (a.s.) için hangi makam ve mevkii ispatlamaktadır?
3-Harun, Kur’an ayetleri gereğince Musa karşısında nasıl bir konuma sahipti?
4-Menzilet hadisini kimler nakletmiştir?
5-Yevmid-dar hadisi, muhteva, senet ve sonucunu açıklayınız?
 


 
 
 
 
 
 
Sünni ve Ehl-i Beyt alimlerinin içerisinde en meşhur ve maruf hadislerden biri Sakaleyn hadisidir.
Sahabenin büyük bir bölümü bu hadisi vasıtasız olarak, Hz. Resulullah’dan (s.a.a) nakletmişler ve büyük alimlerden bazıları da sahabe içerisinde bu hadisi nakledenlerin sayısının 30’un üzerinde olduğunu açıklamışlardır (5)
Müfessir, muhaddis ve tarihçilerin çoğu onu kendi kitaplarında zikretmişlerdir. Bunun için bu hadisin tevatür oluşunda kesinlikle kuşkuya yer yoktur.
Büyük alimlerden Seyyid Haşim Behrani, "Gayetul Meram" adlı kitabında bu hadisi Ehl-i Sünnet ulemasından 39 ve Ehl-i beyt alimlerinden 80 kaynakla nakletmiş, Mir Hamid Hüseyin Hindi de bu hususta daha geniş bir araştırma ve tahkik de bulunarak söz konusu hadisi Ehl-i Sünnet ulemasından 200 kişiden nakletmiş ve hadisle ilgili araştırmasını 6 büyük ciltte toplamıştır.
Onu nakleden meşhur sahabeden bazılarını, Ebu Saidi Hudri, Ebu Zer-i Giffari, Zeyd bin Erkam, Zeyd bin Sabit, Ebu Rafii, Cubeyr bin Mutim, Huzeyfe, Zemrei Eslemi, Cabir bin Abdullahi Ensari ve Ümmü Seleme şeklinde sıralayabiliriz.
Ebu Zer-i Gaffari'nin anlattığına göre hadisin aslı şöyledir: "O Ka'be'nin kapısına elini dayamış ve halka hitaben şöyle diyordu: Ben Hz. Resulullah’dan duydum ki şöyle buyurdular: “"Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum: Kur’an ve Ehl-i Beyt'im. Bu ikisi Kevser havuzunun yanı başında bana kavuşuncaya kadar hiçbir zaman birbirinden ayrılmayacaklardır. Öyleyse bakınız ve dikkat ediniz ki, bu ikisi hakkında benim tavsiyemle nasıl amel ediyorsunuz." (6)
Bu rivayet, Sahih-i Tirmizi, Nesai, Müsnedi Ahmet bin Hanbel ve Kenzul Ummal ve Müstedreki Hakim gibi Ehl-i Sünnetin en meşhur ve muteber kaynaklarında zikredilmiştir.
Hadis rivayetlerin bir çoğunda "Sakaleyn" yani iki değerli şey olarak zikredilirken bazılarında da "Halifeteyn" yani iki vasi olarak zikredilmiştir ki, bu da mefhum açısından pek o kadar da farklı değildir.
Daha ilginci Hz. Resulullah çeşitli zaman ve dönemlerinde bu hadisi halka hatırlattığı bazı kitaplarda aktarılmıştır.
Cabir bin Abdullah Ensari'nin hadisinde ise Hz. Resulullah bu hadisi Gadir-i Hum'da da söylediği belirtilmekte ve diğer bir takım hadislerde ise Hz. Resulullah ömürlerinin son dönemlerinde hasta yatağındayken bu hadisi dile getirdikleri açıklanmıştır. Bir başka hadiste ise Medine'de minber de söylediği belirtilmiştir. (7)
Hatta Ehl-i Sünnet'in meşhur alimleri, örneğin İbn-i Hacer'in Sevaik-ul Muhrike adlı kitabında naklettiği bir rivayet gereğince, Hz. Resulullah (s.a.a) bu hadisi açıkladıktan sonra Ali'nin elini havaya kaldırarak, "Bu Ali, Kur’an iledir ve Kur’an da Ali'yle, Kevser kenarında bana kavuşuncaya kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır." buyurmuştur.
Anlaşıldığı gibi Hz. Resulullah temel bir ilke olarak bu meseleyi defalarca tekrar etmiş ve bu meselenin unutulmaması için de her fırsattan istifade etmiştir.
Burada birkaç husus dikkat çekicidir:
1-Kur’an ve İtretin "iki halife" veya "iki değerli şey" olarak tanıtılması, Müslümanların hiç bir zaman bu ikisinden el çekmemeleri gerektiğine dair açık bir delildir. Özellikle rivayetlerin bir çoğunda, bu ikisinin terk edilmemesi halinde hiç bir zaman sapmaya düşülmeyeceği ve bu hakikatin açık bir şekilde ispat olunduğu buyrulmuştur.
2-Kur’an’ın, İtretin yanında ve İtretin, Kur’an’ın yanında yer alması, Kur’an’ın hiç bir zaman sapmaya duçar olmayacağına, her türlü hatadan masum ve mahfuz kalacağına, Hz. Peygamber İtret ve Ehl-i Beyt'inin de ismet, masumluk ve makamına sahip bulunduklarına dair açık bir delildir.
3-Bu riayetlerin bazılarında açıkça belirtilmiştir ki: "Ben kıyamet günü bu ki büyük hatıra karşısında sizin tavır ve tutumunuzu soracağım ve onlar karşısında amelinizin nasıl olduğunu araştıracağım."
4-"İtret ve Ehl-i Beyt"i nasıl yorumlarsak yorumlayalım, kuşkusuz Ali (a.s) O'nun en bariz unsurlarından olup çeşitli rivayetlerin hükmü itibarıyla O hiç bir zaman Kur’an'dan ayrılmamış ve Kur’an da O'ndan ayrılmamıştır.
Buna ilaveten çeşitli rivayetlerde, "Mubahele" ayetinin nazil olduğu zaman Hz. Peygamber (s.a.a) Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i (a.s) yanına çağırarak bunlar benim Ehl-i Beytim'dir diye buyurduğunu okumaktayız. (8)
5-Bu dünyanın dört duvarı arasında mahsur kalan bizler için kıyametle ilgili meseleler gerçi kesinlikle açık değildir ama rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla "Kevser Havuzu"ndan gaye, gerçek müminler, Peygamber ve On dört Masum ve onların gerçek mensup ve izleyicileri için özel imtiyazlara sahip cennette bir nehrin adıdır.
Bütün bunlardan şunu anlamaktayız ki; Ümmetin merci ve Müslümanların rehberi peygamberden sonra İmam Ali (a.s.) ve ondan sonra da bu soydan gelen imamlardır.
Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt kaynak ve kitaplarında nakledilen Hz. Resulullah’ın (s.a.a) ilginç bir tabiri Sefine-i Nuh hadisinde zikredilen tabirdir.
Bu hadiste Ebu Zer şöyle diyor, Hz. Resulullah (s.a.a) buyurdular ki:
"Benim Ehl-i Beyt'im misali, Nuh'un gemisi gibidir, kim ona bindiyse kurtuldu ve kim ondan ayrıldıysa boğuldu " (9)
Meşhur hadiselerden olan bu hadis de Hz. Peygamber (s.a.a) rıhletinden sonra Müslümanların Hz. Ali ve O'nun imam olan evlatlarına itaat etme zaruretini ortaya koymaktadır.
Meşhur büyük tufan'ın vukuu sırasında Nuh'un gemisinin tek kurtuluş yeri olduğuna dikkatle Hz. Muhammed’in (s.a.a) rihletinden sonra meydana gelecek olan bütün tufanlarda Ehl-i Beyt'den (a.s.) yardım dilemek hakikati ortaya çıkmaktadır.
1-Hadisi Sakaleyn'in muhtevası nedir ve Ehl-i Beyt (a.s.) için nasıl imtiyazları ispatlamaktadır?
2-Hadisi Sakaleyn'i kimler nakletmiştir?
3-Sakaleyn'in manası nedir ve onunla ilgili diğer tabirler nelerdir?
4-İslam Peygamber (s.a.a) onu nerelerde beyan buyurmuşlardır?
5-Sefine-i Nuh hadisini kaynak ve muhteva açısından beyan ediniz?
 
 


 
 
 
 
 
 
İmam Ali İbn-i Ebi Talib’in (a.s.) Hz. Resulullah dan hemen sonra hilafet ve imamlığının ispatından sonra diğer imamların imamlığı meselesi karşımıza çıkmaktadır.
Bu alanda özetle şöyle diyebiliriz ki:
Birincisi; bugün Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt kitaplarında mevcut olan sayısız rivayetler genel olarak Peygamber Efendimiz'den sonra "12 imam ve halifeden söz edilmektedir.
Bu hadisler, "Sahih-i Nacari, Sahih-i Sermedi, Sahih-i Müslim, Sahih-i Ebu Davut, Müsned-i Ahmed bin Hanbel gibi Ehl-i Sünnetin çok meşhur hadis kitaplarında nakledilmiştir.
Bu konuyla ilgili olarak "Mutahabul Eser" adlı kitapta 271 hadis nakletmiştir ve bunun önemli bir bölümü Sünni alimlerinin kitaplardan olurken, bir bölümü de Ehl-i Beyt kaynaklarındandır. Örneğin Ehl-i Sünnetin en meşhur hadis kitabı olan Sahih-i Buhari de şöyle denilmektedir.
Cabir bin Semre diyor ki; Resulullah’tan (s.a.a) işittik ki buyurdular:
"Benden sonra 12 Emir olacaktır..." Bunu beyan ettikten sonra babasına dayanarak Hz. Resulullah, bu 12 Emrinin hepsinin Kureyş'den olduğunu söylediğini yazmaktadır.
Bu hadis Sahih-i Müslim'de ise şöyle aktarılmaktadır: Cebir diyor ki Peygamberden duydum buyurdular:
"12 İmam ve halifeye kadar, İslam her zaman aziz kalacaktır..." Ve daha sonra bir kelime buyurdular ki ben anlamadım ve ne dediklerini babamdan sordum ve babam da onların hepsinin Kureyş'ten olacağını buyurduğunu söyledi.(10)
Müsnedi Ahmet İbn-i Hanbel de, meşhur sahabe Abdullah bin Mes'ud'dan naklen şöyle denilmektedir:
Halifeler hakkında Resulullah dan (s.a.a) soruldu ve Hz. Peygamber: “'Onlar on iki tanedirler, on iki tane olan Ben-i İsrail'in önde gelenleri gibi" diye buyurdular.(11)
Bu hadislerin muhtevası bazılarında "İslam'ın izzetinin "On iki Halifenin" varlığına bağlı olduğu ve diğer bazılarında, dinin beka ve hayatının devam etmesinin ona bağlı bulunduğu belirtilmiş, bütün bunların Kureyş'ten ve diğer bazılarının da "Beni Haşim"den olduğu açıklanmıştır. Bu hadislerin yorumlanması Ehl-i Beyt mezhebinin dışında diğer İslam mezheplerinin hiç birinde mümkün değildir, zira Ehl-i Beyt inançları gereğince anlamı açık olan bu hadisler, Ehl-i Sünnet mezheplerinde alimleri karamsarlık ve çıkmaza sürüklemiştir.
Acaba bu hadislerden gaye ilk dört halifeyle Beni Ümeyye ve Beni Abbas halifeleri miydi?
Halbuki ilk halifelerin sayısının 12 olmadığı gibi, Beni Ümeyye ve Beni Abbas halifelerinin eklenmesiyle de bu rakamı aştığını biliyoruz. Kısacası bu rakam yani 12 hiç bir hesapla bağdaşmamaktadır.
Buna ilaveten Beni Ümeyye halifeleri içerisinde "Yezid" ve Beni Abbas halifeleri içeriside de "Mansur Devaniki" , "Harun Reşid" gibi zulüm ve cinayette ellerinden geleni esirgemeyen halifeler mevcuttu ve bu hususta Ehl-i Beyt-Sünni bütün Müslümanlar görüş birliğindedirler. Nitekim onların Hz. Peygamberin (s.a.a) halifeleri ve İslam'ın azamet ve yüceliği vesilesi olarak sayılmalarına imkan yoktur. Ölçüleri ne kadar sade bile farz edecek olursak yine kesinlikle onlar hesabının dışında kalacaklardır.
Bütün bunların dışında 12 rakamını, Ehl-i Beyt Mektebi'ndeki 12 İmam kavramının dışında diğer hiç bir yerde görmek mümkün değildir.
Burada Ehl-i Sünnet'in meşhur alimlerinden birinin sözünü aktarmamızın tam yeridir.
Süleyman bin İbrahim Kunduzi Hanefi "Yenabi-ul Mevedde" adlı kitabında şöyle diyor:
"Araştırmacılardan bazıları, Resulü Ekrem (s.a.a) den sonra halifelerin sayısının 12 olduğuna dalalet eden ve tevatür nispetinde nakledilen hadisler, zamanın geçmesiyle daha da iyi anlaşıldı. Zira Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bu hadislerden ve 12 vasisinden gayesi, Ehl-i Beyt ve İtretten olan 12 imamdır. Zira bu hadisin , ilk dört halifeye atfedilmesinin imkanı yoktur, çünkü onlar dördü aşmamaktadırlar. Ayrıca bu hadis Beni Ümeyye Halifelerine de tatbik edilmemektedir, Çünkü onların sayısı 12 kişinin üzerindedir ve Ömer bin Abdül Aziz'in dışında onların hepsi zalim, adaletsiz kimselerdi, daha da önemlisi Beni Haşim’den olduğuna açıklık getirilmiştir. Nitekim Adbul Melik bin Ömer'in Cabir bin Sahre'den naklettiği üzere 12 kişinin hangi grup ve taifeden olduğu hakkında Resulullah Efendimizin daha yavaş konuşması bu meseleye tanıklık getirmiştir. Zira Beni Haşim halifelerinden bazıları iyi kalpli değillerdi. Ayrıca Beni Abbas halifeleri hakkında da geçerli değildir.
Çünkü onların sayısı da 12 kişiyi aşmaktaydı ve daha önemlisi Şura suresinin 23. ayeti olan mevedde ayetiyle amel etmedi ve "Kisa" hadisini görmezlikten geldiler.
Bu yüzden hadis Peygamber Efendimiz (s.a.a) in Ehl-i Beyt ve İtretinden olan 12 İmam'a uygun düşmektedir.
Zira onar ilim ve bilgi açısından herkesten bilginlerdi, züht ve takva açısından herkesten zahitlerdi, hesap ve nesep açısından herkesten üstünlerdi. Onlar, kendi bilgi ve malumatlarını aziz cetleri yüce İslam Peygamberlerinden miras alan kimselerdi. Bu görüşü doğrulayan husus ise Sakaleyn hadisi ve Peygamber (s.a.a) den nakledilen diğer bir çok hadistir.”
İlginçtir ki Mekke gezisinde Hicaz ulemasından bazıları ile yaptığımız mülakatlar da bu hadislerle ilgili olarak diğer bir yoruma daha şahit olduk ki, bu aynı zamanda onların bu konuda içine sürüklendikleri çıkmaza diğer bir açıklık getirmektedir. Hicaz ulemasından biri diyordu ki: "12 halife ve emirden gaye belki ilk dört halife ve şimdilik ortaya çıkmayan gelecekteki diğer halifelerdi."
Bununla birlikte Peygamber Efendimizin hadisinde açıkça anlaşılan bu 12 halife ve emirin birbirine olan bağlılık ve irtibatı bu açıklamada görmezlikten gelinmiştir.
Fakat biz şunu belirtmek isteriz ki, niçin ve hangi sebeplerden dolayı açıkça Ehl-i Beyt mektebindeki 12 imam kavramına uyan hadisin açık tefsirini bırakıp da kendimizi sapma yollara düşürüyoruz ve böyle çıkmazlara götürüyoruz.
Şurası ilginçtir ki, Ehl-i Sünnet kaynaklarınca Aziz İslam Peygamberi (s.a.a) den nakledilen hadislerin bazılarında 12 İmamın adları açıkça zikredilmiş olmasıdır.
Ehl-i Sünnet'in meşhur alimlerinden Süleyman Kunduzi Yenabiy-ul Mevedde adlı kitapta şöyle nakletmektedir:
"Na'sal adında Yahudi biri Peygamberin (s.a.a.) huzuruna çıkarak, sorduğu soruların yanında, hazretten kendinden sonraki vasileri hakkında da sordu. Peygamber Efendimiz şöyle anlattı:
Benim vasim Ali İbn-i Ebi Talib'dir, O'ndan sonraki iki evladım Hasan ve Hüseyin'dir ve Hüseyin'den sonra O'nun soyundan gelecek olan 9 imamdır.
Yahudi bunların da ismini açıklamasını Peygamber Efendimizden istediğinde Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: Hüseyin dünyadan göçtüğü zaman yerinde oğlu Ali kalacak, oğlu Ali'de dünyadan göçtüğü zaman o oğlu Muhammed'dir. Muhammed vefat ettiği zaman oğlu Caferi'dir. Cafer'den sonra oğlu Musa'dır. Musa da dünyadan gittiğinde oğlu Ali ve Ali'den sonra oğlu Muhammed'dir. Muhammed de bu fani dünyadan göçtüğü zaman yerinde oğlu Ali kalacak ve Ali'den sonra oğlu Hasan ve Hasan'da vefat ettikten sonra oğlu Hüccet Muhammed Mehdi dir. Bunlar 12 İmamlardır.” (12)
Yenabiy Ul-Mevedde kitabında ayrıca Menakıb kitabından naklen, İmamların isim ve lakaplarıyla tanıtıldığı diğer bir hadis daha bulunmaktadır ki; Hz. Mehdi (a.s) hakkında O'nun gaybet ve daha sonra kıyamına ve yeryüzünün, zulüm ve adaletsizlikle dolu olduğu bir vakitte adaletle doldurulacağına değinilmiştir. (13) 
Elbette bu konuyla ilgili olarak Ehl-i Beyt Mektebinde de çok sayıda hadis vardır ki, tevatür haddine ulaştığı söylenebilir.
Yine Ehl-i Sünnet kitaplarında, Peygamber Efendimizden nakledilen bir hadiste, imamsız olarak bu dünyadan kim giderse, cahiliyet döneminde ölmüş gibidir, diye buyurduğu nakledilmektedir. (14)
"Kendi zamanının imamını tanımadan kim ölürse cahili yet devresinde ölmüş gibidir" şeklinde gelmiştir. (15)
Bu hadis her dönem ve zamanda tanınması gereken masum bir imamın var olduğunu ve O'nun tanınmamasının, insanları küfür ve cahili yet dönemine kadar bile götürecek şekilde zararlı olduğu açıkça beyan olunmaktadır. Acaba bu hadisteki imam ve rehberden gaye, hükümetlerin başında olanlar mıdır? Cengizler, Harunlar ve bağımlı hakimler midirler? Kuşkusuz bu soruların cevabı, hayırdır. Zira hakim ve padişahlar genellikle zalim ve fasık kimseler olup yabancıların siyasetlerinin uygulanması cihetinde birer faktörlerdir. Kuşkusuz onların birer imam olarak kabul edilmesi insanı "Darul-Bevar" ve cehenneme götürür.
Her devir ve zamanda masum bir imamın olduğu anlaşıldı. Böyle bir imam, rehber tanınmalı ve itaat edilmelidir. Elbette bu arada imamların her birinin ispatı yukarıdaki kaynak ve senetlerin yanı sıra daha önceki imamdan, kendinden sonraki imamla ilgili açıklama ve rivayet nakledilmekte ve ayrıca mucize suretiyle de ispatlanmıştır.
1- İsna aşeriye (On iki) imamlarının rivayetleri hangi kitaplarda zikredilmiştir?
2- Bu hadislerin muhtevası nedir?
3- Bu hadisler için yapılmış olan yanlış yorumlamalar nedir?
4- Acaba Ehl-i Sünnet hadislerinde 12 İmamın adları zikredilmiş midir?
5- 12 İmamın ispatında diğer bir hususu açıklayın?
 


 
 
 
 
 
 
Dünyanın mevcut halini gözden geçirdiğimiz de, her geçen gün olan cinayetler, katliamlar, savaşlar, kan akıtmalar, sürtüşmeler, ihtilaflar ve ahlaki fesadın geniş boyutlar kazanması meselesine baktığımızda, durumun böyle devam edip etmeyeceği sorusunu kendimizden sormaktayız. Kendi kendimize diyoruz ki, acaba bu cinayet ve fesatlar insanlık toplumunu daimi bir savaşa sürükleyip de nihayette yok olmasına mı sebep olacak? Yoksa inançsızlık ve ahlaki sapmalar, pis kokan bir bataklık gibi onu kendi içinde mi boğacaktır? Veya acaba insanlığın kurtuluş ve ıslahı için her hangi bir kurtuluş yolu var mı?
Bu önemli sorulara iki şekilde cevap vermek mümkündür:
Genellikle maddeciler ve kötümserler tarafından söz konusu edilen birinci cevap, dünyanın geleceğinin karanlık olduğu ve her an her türlü tehlikeli ihtimalinin var olduğu meselesidir.
Fakat ilahi dinlere inanan kimseler özellikle Müslümanlar ve bizzat Ehl-i Beyt taraftarları bu sorulara karşı ayrı bir cevap vermekte ve diyorlar ki:
"Bu kara gecenin ardından bir umut sabahı gelecektir."
Bu karanlık bulutlar, ölümcül tufan ve helak edici sel nihayet sona erecek, berrak gökyüzü, parlak güneş ve sessiz muhit ortaya çıkacaktır. Her zaman bu korkunç girdaplar içinde olmayacağız. Pek de uzak olmayan ufuktaki kurtuluş kıyıları daha şimdiden göze çarpmakta.
Dünya, bir inkılapla alem sahnesini hak ve adalet yararına değiştiren büyük bir kurtarıcısının gelmesinin beklentisi içindedir.
Elbette dinlerin her birinin mensupları bu büyük Muslih’in kurtarıcıyı değişik adlarla yad etmektedirler.
Dalgaları bazen akıl kanıtlarından bile güçlü olan batını, deruni ilhamlar, Allah'ı tanımakla ilgili meselelerde yol göstericiliği yaptıkları gibi, hatta bu meselede de bize yardımcı olabilir. Onun alâmetlerine gelince:
Birincisi: Global adalete olan genel sevgi aşıktır. Zira bütün dünya halkı, kendi aralarındaki tüm anlaşmazlık ve ihtilaflara rağmen istisnasız olarak barış ve adalete karşı sevgi beslemektedirler. Bizim hepimiz feryat ediyor ve bu uğurda çaba gösteriyoruz, cihanşümul bir barış ve adaleti tüm varlığımız ile talep ediyoruz.
O büyük muslihin, kurtarıcının zuhurunun fıtri oluşu hakkında bundan daha güzel bir delil bulunamaz. Zira isteklerin her yerde ve umumi olması onların fıtri olduğunu göstermekte.
Her bir fıtri ve asil aşk, dışarıda bir maşukun varlığını, O'nun çekicilik ve cazibesini göstermektedir.
Allahu Teala'nın böyle bir ateşi insanların varlığında yaratıp da O'nu bu açıdan doyuracak, tatmin edecek bir çeşme yaratmaması nasıl mümkün olabilir?
İşte buraya gelindiğinde insanların fıtri içgüdüleri ve adalet istemleri, eninde sonunda barış ve adaletin bütün dünyayı kaplayacağını zulüm ve adaletsizlik temellerinin kökünün kazınacağını çağrıştırmakta.
İkincisi: Bütün dinlerin büyük bir kurtarıcının beklentisi içinde olmalarıdır. Öyle ki bütün dinlerde bu hususta ilginç bir Faslın bulunduğu görülüyor. Sadece bu konu İslam dininde daha fazla üzerinde durulmuştur.
Zerdüştilerin meşhur kitaplarından olan Zend kitabında İyzediler ve Ehrimenler arasındaki sürekli mücadeleyi açıkladıktan sonrada şöyle diyor: “İşte o zaman İyzediler tarafından büyük bir zafer kazanılıyor ve Ehrimenler mağlup oluyorlar...
Evren asıl saadetine kavuşur, ademoğlu mutluluğa kavuşur.”
Hinduların kitaplarından "Veşen Çok" kitabında ise şöyle deniliyor: “Nihayet dünya, Allah'ı seven ve O'nun halis kullarından olan birinin eline geçecektir.”
Hinduların bir diğer kitabı "Bask" da şöyle deniliyor:
“Dünya ahir zamanda adil bir padişahla son bulacak. O melekler, periler ve insanların lideri olacak. Doğrusu hak onunladır. Dağlarda, toprakta ve denizlerde gizli olan her şeyi ele geçirecektir. Yer ve gökte olan her şey hakkında haber verecek ve Ondan daha büyük biri dünyaya gelmeyecektir.”
Ahd-i Kadim (Tevrat ve onu mulhakları) kitaplarından olan Hz. Davud'un "Mezamiri" kitabında şunlar belirtiliyor: “Şerr-in sonu gelecek ama Allah'a tevekkül edenler , mütevekkiller yeryüzünün varisleri olacaklardır.”
Yine aynı kitabın aynı faslında, "Sıddıkların" yeryüzünün varisleri olacağı ve her zaman oraya egemen olacakları belirtilmiştir.
Bunun bir diğer benzerini de Tevrat kitaplarından olan "Eşiyayi Beni" kitabında görmekteyiz. Yine Matta İncilinin 24. faslında şöyle deniliyor: “Şimşek maşrıktan dışarı çıktığı ve mağrıba kadar zahir olduğu için insanoğlu da böyle olacak..."
Luka İncilinin 12. faslında şöyle belirtiliyor: “Kendi kemerlerinizi sıkınız ve lambalarınızı aydın tutunuz, kendi efendisinin beklentisi içinde olan kimse gibi olunuz ki, ne zaman gelip kapıyı çalsa bunlar kapıyı O'na açmaya her an hazırdırlar.”
"Alaimi Zuhur" kitabında şöyle deniliyor: “Çinlilerin eski kitaplarında, Hintlerin inançlarında, İskoçya halkı içerisinde hatta eski Mısırlıların, Meksika yerlileri ve benzerleri içerisinde bile cihanşümul bir muslih ve kurtarıcı inancını görmek mümkündür.”
A) Yaratılış düzeni bize şunu öğretmektedir ki, insanlık alemi nihayet adalet kanunu karşısında boyun eğmeli ve ebedi muslih nizamına teslim olmalıdır.
Varlık alemi, bildiğimiz kadarıyla düzenlerin bir genelidir. Bu alemin genelinde, egemen muazzam, düzgün kanunların varlığı, bu nizamın bir bütün oluşunu ve birbirine bağlı bulunduğunu ispatlamaktadır.
İnzibat, kanun, program ve hesap meselesi bu alemin en temel ve ciddi meselelerinden biri sayılmakta, büyük saman yollarından, milyonlarcasına bir iğrenin içine yerleştirmenin mümkün olduğu atom zerreciğine kadar hepsi dakik ve düzgün bir kural ve kanuna bağlıdır.
Vücudumuzdaki çeşitli organlarımız, küçük bir hücrenin ilginç yapısından, beyin, sinir sistemi, kalp, böbrekler, vs... nin çalışma şekline kadar öyle bir nizam ve disiplin içindedir ki, bazı bilginlerin belirttikleri gibi onlardan her biri dakik bir saat gibi insan vücudunda çalışmakta olup, en dakik bilgisayarların yapısı onlar karşısında hiç sayılır.
Acaba böyle bir alemde, bu genelin bir parçası olan insan, renksiz, manasız, bir şeklinde kan dökmekle, zulüm ve savaşla kendi hayatını sürdürebilir mi?
Bu nevi düzensizlik, disiplinsizlik olan ahlaki ve sosyal adaletsizlik ve fesatlar her zaman için insan toplumuna egemen olabilir mi?
Varlık alemini müşahede etmek, nihayet insanlık toplumunun da disiplin, adalet ve düzen karşısında boyun eğeceği ve yaradılışın asıl istikametine gideceği hakikatini bize göstermektedir.
B) Toplumların tekamül akışı, insanlık aleminin parlak geleceğine dair diğer bir delildir. Zira insanlık kendini tanıdığı günden itibaren şimdiye kadar hiç bir zaman belli bir merhalede duraklanmamış ve sürekli olarak ileri doğru hareket halinde olduğu haki katını kesinlikle inkar edemeyiz.
Maddi açıdan meselenin değerlendirilmesine gelince: Mesken, giyecek, yemek çeşidi, taşıt aracı, üretim aracı vs... gibi hususlarda insan bir zamanlar en ilkel şartlarda yaşarken bugün, akılları hayrete düşüren, gözleri şaşkınlığa sürükleyen bir merhaleye gelmiş bulunmakla birlikte, kuşkusuz bu gelişme ve durum bundan böyle de devam edecektir.
Bilim ve kültür açısından ise sürekli olarak seyir halinde olup, her geçen gün yeni bir buluş, yeni bir icat ve yeni bir konu elde etmektedir.
Bu "tekamül" kanunu nihayet manevi, sosyal ve ahlaki yönleri de kapsıyor ve insanlığı, adilane bir kanuna, doğru götürüyor. Bugün eğer ahlaki fesatların artmakta olduğunu üzülerek görüyorsak bunun kendisi bile, tekamülü bir inkılâp için gerekli olan ortamı hazırlayacaktır. Fesadın teşvik edilmesi gerektiğini kesinlikle savunmuyoruz ama fesadın, haddini aştıktan sonra onun tepkisinin ahlaki bir inkılâp olacağını belirtmek istiyoruz. İnsanlar kendi günahlarından kaynaklanan olumsuz sonuçlara, çıkmazlara saplanıp kaldıkları, artık takatleri tükendiği zaman en azından, ilahı bir rehber tarafından uygulanmak istenen böyle bir ilkeyi kabule hazır olacaktır.
Kur’an-ı Kerim'de bir çok ayetler, bu büyük zuhur ve doğuşu müjdelemektedir. Biz sadece bu ayetler içerisinden bir kaçını aktarmakla yetinmek istiyoruz.
Nur Suresi'nin 55. ayetinde şöyle deniliyor:
"Allah, içinizden inanıp yararlı iş isteyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı gibi onları da yeryüzünde halef kılacağına, onlar için beğendiği dini temelli yerleştireceğine, korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir."
Bu ayet açık bir şekilde nihayet yeryüzünde iktidar ve hilafetin, zalim diktatörlerin elinden alınacağını ve Salih Müminlerin bütün yeryüzüne hükümet edeceklerini beyan buyurmaktadır.
Görüldüğü gibi ayette bu vaadin yanı sıra diğer üç vaat daha verilmiştir.
Kalplere Allah hükümetinin manevi nüfuzu ve dine itaat, her tülü emniyetsizliğin emniyete, güvene çevrilmesi ve her türlü şirk kökünün yeryüzünden kazınmasıdır.
Hz. İmam Hüseyin (a.s.) bu ayetin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "Allah'a andolsun ki, bu grup bizim mektebimizin mensuplarıdırlar. Allah-u Teala bizim hanedandan birisi aracılığı ile bunun tahakkuk ettirecektir. O da bu ümmetin Mehdisidir." (16)
Barış ve adalete dayalı cihanşümul İslami bir hükümetin Hz. Resulullahin (s.a.a) soyundan olan Mehdi adındaki birisi tarafından gerçekleştirileceği hakkındaki hadis, gerek Ehl-i Beyt kaynaklarında olsun ve gerekse Ehl-i Sünnet kaynaklarında, tevatür haddini aşmaktan daha fazladır.
Ayrıca Hz. Mehdinin 12. İmamdan oluşu, Hz. Resulullahın (s.a.a) vasisi, İmam Hüseyin’in (a.s.) dokuzuncu evladı ve İmam Hasan Askeri’nin (a.s.) oğlu oluşu hakkındaki hadisler de Ehl-i Beyt kaynaklarında tevatür haddindedir.
Hz. Mehdinin (a.s.) zuhuru hakkında Ehl-i Sünnet kaynaklarındaki hadislerin tevatürde olması hususunda, şunu söylemek yeterlidir ki, Ehl-i Sünnet bilginleri kendi kitaplarında açık olarak onu zikretmiş bulunuyorlar. Öyle ki Hicaz'ın en büyük dini merkezi sayılan "Babıtat-ül Alem-ul İslam" tarafından yayınlanan bir risalede şöyle denilmektedir: "O, Peygamberin (s.a.a) sahih hadislerde haber verdiği 12 Raşid Halifenin en sonuncusudur ve Hz. Mehdi ile hadisleri, Peygamber Efendimizin ashabından bir çoğu tarafından nakledilmiştir."
Daha sonra sahabeden 20 kişinin adını zikrettikten sonra şöyle devam etmekte: “Onlardan başka da diğer bir çokları Mehdi hadisini nakletmişlerdir. Ehl-i Sünnet bilginlerinden bazıları Mehdi haberleri hakkında özel kitaplar yazdılar. Bu cümleden, "Ebu Naimi İsfehani", "İbn-i Hacer Heysemi", "Şevkani", "İdris Mağribi", "İbn-i Hacer Heysemi", "Şevkani" "İdris Mağribi" ve "Ebul Abbas İbn-i Abdulmü'min" Daha sonra şöyle ekliyor: Ehl-i Sünnet ulemasından geçmiş ve günümüz büyüklerinden bir grup Mehdi haberlerinin "tevatür" olduğunu açıkça ifade etmişlerdir.”
Daha sonra onlardan bir grubun adını zikrettikten sonra yazısına şu ibarelerle son vermekte: “Hafız ve hadisçilerden bir grup, Mehdiyle ilgili hadisler içerisinde sahihi de olduğunu haseni de olduğunu ve bunların genelinin tevatür olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Mehdinin kıyamına inanmak farzdır ve bu Ehl-i Sünnet ve Cemaatin kesin inançlarındandır. Öyle ki cahil bir bidatçi kimselerin dışında hiç kimse onu inkara kalkışmamaktadır.
Bu konuda sayısız raviden yüzlerce hadisin Peygamberden (s.a.a) nakledildiğini bilmek galiba yeterlidir. Öyle ki tevatür ölçüsünü dahi aşmış bulunuyor ve bu mesele Ehl-i Beyt taraftarları açısından mezhebin gereklerinden biri sayılmakta.
Ehl-i Beyt yolunun büyük alimleri ilk asırdan günümüze kadar bu alanda sayısız kitaplar yazmış ve Mehdi hadislerini söz konusu kitaplarda bir araya toplamışlardır. Sadece örnek olarak biz o hadislerden bir kaçını burada zikretmek istiyoruz. İlgililer daha fazla araştırmalarda bulunmak için bu alanda yazılmış olan "Mehdinin Büyük İnkılabı", "Emin ve Eman Müjdesi" veya "El-Mehdi" gibi kitaplara baş vurabilirler.
Yüce İslam Peygamberi (s.a.a) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:
"Eğer dünyanın ömründen sadece tek bir gün kalacak olsa dahi, Allah-u Teala onu o kadar uzatır ki, benim soyumdan olan birini mebus etsin ve yeryüzünü adaletle doldursun aynen zulüm ve adaletsizlikle dolu olduğu gibi.” (17)
İmam Sadıktan (a.s.) nakledilen diğer bir hadiste ise şöyle buyuruyor: “Kaim kıyam ettiği zaman, devleti adalet temeline uygun olarak kuracak. Zulüm ve adaletsizlik O'nun döneminde yok olacak. Caddeler, yollar O'nun sayesinde güven ve huzur içinde olacak. Yeryüzü kendi bereketini dışarı verecek, hak sahibi kendi hakkına kavuşacak, halk içerisinde aynen Davut (a.s.) ve Muhammed (s.a.a) gibi hüküm verecek. İşte bu dönemde yeryüzü kendi hazinelerini aşikar edecek, bereketlerini ortaya çıkaracak ve infak, sadaka ve maddi yardıma müstahak biri bulunmayacaktır. Zira bütün müminler zengin ve ihtiyaçsız olacaktır." (18)
Dikkat!
Biliyoruz ki imamın gaybet-i kübrası (Büyük gizlilik) döneminde imamet ve velayet hattının sürdürülmesi, O'nun naipleri tarafından yapılmaktadır.
1- Dünyanın geleceğiyle ilgili Allah’ın birliğine inananlar ile materyalistlerin görüşü arasında nasıl bir fark mevcuttur?
2- Acaba fıtrat aracılığıyla Mehdinin (a.s.) zuhurunu idrak etmek mümkün müdür? Nasıl?
3-Bu zuhur hakkında akli bir deliliniz var mı?
4-Bu hususta Kur’an-ı Kerim ne diyor?
5-Bu hususta sünnetin incelenmesi halinde nasıl bir sonuç sağlanıyor?
1-Nehcü'l Belağa, Kısa Vecizeler, 147. cümle.
2-Bakara Suresi 124
3-Daha fazla bilgi için "İhkak El Hak", "El-Gadir", "El-Muracaat" ve "Delail Es-Sıdk" kitaplarına müracaat edilebilir.
4-Daha fazla bilgi için "Tefsir-i Numune" c.3, s.435 müracaat edilebilir.
5-Daha fazla bilgi için bu hadisin açıklanmasına müracaat edilebilir.
6-Daha fazla bilgi için "El-Müracaat", "El-Gadir" ve "Emn ve Eman Müjdecisi" kitaplarına müracaat edilebilir.
7-Sahih-i Buhari, Cüz.6, s.3; Sahih-i Müslim, c.1, s.44 ve c.4 s.187
8-Tarih-i Bağdat c. 7 s. 452.
9-Daha fazla bilgi için "El-Müracaat" kitabının 130 sayfasından sonrasına ve "İhkak El-Hak" kitabının c. 4 s. 62 sayfasından sonrasına müracaat edilebilir.
10-Siyre-i Hili, c. 33, s. 308.
11-Cami-i Tirmizi'den naklen, aynen, Yenabi El-Mevedde, s.38.
12-El-Müracaat s. 42
13-Sevaik El-Muhrika s.75.
14-Meşkuh El-Mesbayih s.568, Delhi Baskısı. Riyaz El-Nefre s.2, s.248 (Müslim ve Tirmizi'den naklen).
15-Müstedrek El-Haki, c.3, s.151
16-Sahih-i Buhari cüz. 9 Kitab'ül Emare, Babunnas Ti'el Kureyş.
17-Bu hadis çoğunlukla Ehl-i Beyt ve Sünni kitaplarında naklolunmuştur.
18-Müsned-i Ahmed c. 1 s. 198
19-Yenabi El-Mevedde s. 446
20-Yenabi El-Mevedde s. 441
21-Yenabi El-Mevedde s. 442
22-El-Mecmeu'l-Müfehres Lil-Elfaz, Hadis-i Nebevi c.6, s.302
23-Seccad el-Esur, c.6, s.16, Eski baskısı.
24-Tefsir-i Mecmu'ul Beyan, Nur suresi 55. ayetin açıklaması.
25-Bu hadis, Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt'nın bir çok kitaplarında nakledilmiştir.
26-Biharu'l-Envar c.13, Eski baskı.
 


ON DERSTE MEADI TANIMAK
 
 
 
 
 
 
İnsanların çoğu ölümden korkmaktadırlar. Acaba niçin?
Ölüm her zaman insanın gözünde korkulu bir hayal olarak canlanmıştır. İnsanoğlu, ne zaman ölümü düşünürse bundan dolayı, hayatının tatlı şerbetini zehire ve kedere dönüştürür.
İnsanoğlu, sadece ölümün isminden korkmamış, aynı zamanda mezarlıklardan da nefret etmiş, her zaman mezar ve mezarlıkları ölümü hatırlatıcı mahiyetinden uzaklaşmaya çalışmıştır. Dünya edebiyatının çeşitli eserlerinde bu ürkütücü hal açıkça göze çarpar. Bu eserlerde ölüm hakkında "ölüm kabusu" "Ölümün pençesi" gibi korkutucu deyimler kullanıla gelmiştir. Bir ölünün adını andıklarında ise karşıdakini korkutmamak için "Allah korusun", "Dilim kopsun" "Daha çok var nasılsa", "Ömrünü size bağışladı" gibi cümleler kullanarak, kişiyle ölüm arasına duvarlar çekilmeye çalışılmıştır.
İnsanı daima ölümden korkutan bu endişenin kaynağını bulmak gerek...
İnsanoğlu ölümden niçin korkmaktadır?
Niçin bazı insanlar ölümden korkmadıkları gibi, üstelik gülerek ölüme koşmaktadırlar? Tarihte insanoğlunun bir bölümü "Ab-ı Hayat" Gençlik İksiri peşinde koştururken, diğer bir bölümün savaş cephelerine büyük bir aşk ve şevkle koşup yeterince yaşadığını söyleyerek Rabbine bir an önce kavuşmanın özlemi içerisinde olmasının sebebi nedir?
Dakik bir şekilde bu konunun sebeplerini incelediğimizde ölümden kaynaklanan korkunun iki şeyden ibaret olduğu görülür:
1-Ölümü bitiş olarak kabullenmek.
Açıktır ki, insanoğlu yok olmaktan daima korkmuştur.
Hastalık zamanında sağlığı yok olduğundan, ürkütücü karanlıkta aydınlık yok olduğundan, korkmuştur, insanoğlu zenginliğin yokluğu sebebiyle fakirlikten daima ürkmüştür.
Hatta, bazı zamanlar boş bir evden ürkmüş, yada boş bir caddede kimse olmadığı için korkuya kapılmıştır. İnsanın ölüden, bir cesetten bile korkması ilgi çekicidir... Örneğin: İnsanoğlu genel olarak hiç bir zaman bir ölüyle aynı odada sabahlamak istemez. Ölen şahıs, hayattayken kendisinden korkan biri de olsa, o korkak kişinin cesedi korkutucu olmuştur şimdi!
Şimdi insanın yokluk ve hiçlikten neden korktuğunu inceleyelim. Varlığın, varlıkla problemi azdır, mevcut mevcuda aşinadır. Fakat hiç bir zaman varlık yokluğa aşina değildir. Öyleyse yokluğa olan yabancılığımız doğaldır.
Ölümü her şeyin bitişi olarak gördüğümüz takdirde, ölen her şeyin hiçliğe eşit olduğunu sandığımızda, ölümden korkmakta haklıyızdır. Ama, ölümü yeni bir hayatın başlangıcı olarak görür ve daha canlı ve daha büyük bir hayata açılan kapı olarak kabul edersek, ölümden korkmayacağımız gibi, onun üzerine alnı açık tertemiz yürekte gidenleri de tebrik etmek isteriz.
Kimi insan vardır, ölümden sonra dirilişi hiç bir zaman inkar etmediği ve ölümü bir "hiç olma" olarak görmediği halde ölümden korkar...
Bu insanlar ölümden sonra hesaba çekilecekleri amel defterlerinin siyahlığından, verecekleri hesabın ağırlığından korkuya kapılmaktadırlar. Elbette, bu gibi kimselerin ölümden korkmaya hakları vardır. Onlar zindandan çıkılması halinde, ölüm cezasına çarptırılacağının beklentisi içinde olan suçlular gibidirler. Bu yüzden zindandan çıkmaktan korkarlar hep. Bunun için zindanın demir parmaklarına dört elle sarılırlar. Fakat bu, zindanı sevdiklerinden yada özgürlükten nefret ettiklerinden değildir. Onlar, sonucu idam olan özgürlükten korkarlar. Ölmeleri ve kafesten kurtulmaları halinde kötülüklerin, haksızlık ve zulümlerin hesabını en dayanılmaz işkencelerle ödeyeceklerini, iyi bilirler. Bu yüzden ölümden dehşete kapılır ve titrerler. Ama ölümü hiçlik olarak görmeyen ve amel dosyaları da siyah olmayanlar niçin ölümden korksunlar ki? Bu insanlar hayatı ölüme tercih ederler, ama bunun sebebi korktuklarından değil; bu dünyadan, öte dünya için daha faydalanabilmek istemeleridir. Bundan dolayı, Allah'ın rızası için yaşadıkları şu dünya, kendilerine gelen ölümü büyük bir huzur ve vecd içerisinde karşılarlar.
Ölüm düşüncesi konusunda insanların ikiye ayrıldığını belirtmiştik. Birincisi, çoğunluğu oluşturan; ölüme nefret ve rahatsızlıkla bakanlar, ikincis ise, ölümü büyük hedefe ulaşılan yolda bir vesile olarak (Şahadette olduğu gibi) karşılayanlar, ya da ölümün yakınlığını hayatlarında hissettiklerinde kalplerinde korku ve keder duymayanlardır.
Birinci kısım insanlar; Ya ölümden sonra dirilişe asla inanmayan yada inansalar bile yeterince ikna olmayanlardır. Böyleleri, ölüm anını her şeye veda anı sanmaktadırlar. Doğaldır ki her şeye veda etmek, her şeyden ayrılıp gitmek çok acı ve ürkütücüdür.
Ayrıca, hapiste henüz çıkmışken mahkeme tarafından çağrılıp mevcut mekanda birçok delille suçlanmak ve hesap vermek de yeterince ürkütücüdür.
İkinci kısım insanlar: Ölümün yeni bir doğuş olduğunu bilir ve onu, karanlık keder ve acı verici dar dünya muhitinden çıkış; geniş, ferah ve aydınlık diğer bir aleme geçiş olarak görmekteler. Bunun için, onların böyle bir alemden korkmamaları da çok doğaldır. Hz. Ali (a.s.) şöyle demektedir: "Allah’a (c.c.) yemin olsun ki, Ali'nin ölüme olan düşkünlüğü, bebeğin anne sütüne düşkünlüğünden daha fazladır”
Ölümü, yeni bir diriliş olarak görenler, şairin de söylemiş olduğu gibi şöyle derler:
"Ölüme de ki: Mertse bana gelsin, bana!
Sıkıca bağrıma basarım onu.
Ben ölümsüzlük kazanırım onunla
O ise rengarenk bir hırka kazanır sonunda"...
İslam tarihinde öyle inanlara rastlıyoruz ki; İmam Hüseyin (a.s.) ve arkadaşlarında görüldüğü gibi, şahadete yaklaştıkça yüreklerinde ki aydınlık artmakta. Rableriyle buluşma zamanının yaklaşması sebebiyle sevinçten kalplerine sığmamaktadırlar.
Böyle bir imandandır ki; İmam Ali (a.s.) kılıç darbesini yediğinde "Kabe'nin Rabb'ine yemin olsun, kurtuldum ve rahatladım!" diye bağırmıştır. Bunun, insanının hayatını tehlikeye atması demek olmadığı, hayatı küçümsemesi ve hedeflerine ulaşmak için yaşamdan faydalanmaması manasına gelmediği açıktır.
Kasıt şudur: İnsanoğlu hayatından doğru olarak istifade etmeli, ancak; dünya hayatının bitişinden korkuya düşmemeli, asıl hedeflerin gerçekleşeceği yere gitmekten hiç çekinmemeli, korkmamalıdır.
1- Niçin insanoğlu ölümden korkar? Sebepleri nelerdir?
2- Niçin bir kısım insanlar ölüme tebessüm edip Allah (c.c) yolunda şahadeti büyük bir aşkla karşılar?
3- Ölümü, neye benzetebiliriz? İman temizliğine sahip olanlar ölümü nasıl karşılamaktadırlar? İman temizliğinden uzak olanlar, ölümü nasıl karşılamaktadırlar?
4- Hayatınız da ölümden korkamayan birisini gördünüz mü? Bu konuda ki hatıranızı anlatınız.
5- İmam Ali’nin (a.s.) ölüm hakkındaki görüşü nedir?
 


 
 
 
 
 
 
Bu dünyayı, öte dünyasız kabul edersek, hayat, manasız ve boş olur. Nitekim, bu dünyayı, öte dünyasız düşünmek, cenini dünyadan kopuk olarak düşünmek gibi olur. Annenin karnında, niçin ben bu karanlık dünyada hapsedildim der.
Neden su ve kan arasında büyüyorum?
Ömrümün sonu nasıl bir neticeyle bitecek?
Neden ve niçin geldim?
Ancak eğer ona yaşadığı dünyanın, vücut azalarının gelişmesi için ve geçici olduğu anlatılırsa bu dünyaya hazırlığı daha güçlü olacaktır. Dokuz aydan sonra özgürlüğüne, bu dünyaya adım atarak kavuşup, güneşin parlaklığını, ayın saflığını, ağaçların yeşilliğini, nehirlerin akan sularını ve daha bir çok güzellikleri, bebek nefsinin rahatlığı içerisinde görür ve hissederse: "Şimdi anladım, ben o zindan şeklindeki dünyada, dokuz ay yaşamak zorundaydım" diyecektir. "Bu bir yeni hayata giriş devresi, bir uçuş rampasıdır. Bu, büyük bir üniversiteye hazırlık sınıfıdır" diyecek ama, eğer bebeğin cenin hayatı bu dünyadan koparılırsa bu hayat, manasız ve karanlık kalacaktır, korkunç bir hapishane mahkumu olacaktır. Bebek, ne için hapis yattığını bilmeyen ve ne için çıkacağı belli olmayan mahkumlar gibidir.
Bu dünyanın öte dünya ile ilişkisi de buna benzer. Ancak şöyle bir soru sorulabilir: "Ne lüzumu var, az ya da çok yetmiş yıla yakın bir zaman bu dünyada dertler ve problemler içerisinde ne diye yaşayalım"? Hamlık ve olgunlaşmamışlıktan kurtulup pişmişliğe ve olgunlaşma merhalesine girer girmez, ömrümüzün tükenmeye yüz tuttuğunu görmekteyiz. Yıllarca tahsil ediyor, okuyoruz; ilmi elde edebilmek için... Fakat, ilmi tam elde etmişken, ihtiyarlığın aniden kapımızı çaldığını görmekteyiz. Peki ne için yaşıyoruz? Yiyip, içmek mi? Elbise giymek için mi? Ya da yatmak için mi? Böyle bir hayatı insanoğlu yıllardır yaşamıyor mu? Bu geniş gökyüzü, yeryüzü, bunca nimetler, ilim öğrenmeler, tecrübe kazanmalar, bunca üstat ve eğiticiler, bu dünyaya yiyip, içmek ve giymek için mi geldiler ve bunun için mi yaşıyorlar? hayatın bu şekilde monoton olması doğrumudur? Ve buna benzer yüzlerce sual... İşte bu noktada hayat, öte dünyaya inanmayanlar için, boş ve manasız olmaktadır... Çünkü bu insanlar, bu tip küçük işleri kendilerine asli hedef edinemezler. Bu sebeplerdir ki, bu tip insanlar genelde intihara yeltenmekte ve kendilerini, bu manasız olarak gördükleri hayattan kurtarmak istemektedirler.
Ancak, bu dünyanın bir "tarla" mesabesinde olduğuna ve ektiğimiz her tohumun hasılatını sonsuz bir dünyada alacağımıza inanırsak durum değişecektir...
Kuşkusuz, dünya; "ölümün olmadığı bir hayata hazırlığın yapıldığı, bununla ilgili bilgilerin kazanıldığı bir fakültedir. ‘Dünya’ bir geçiş yolu ve asli hedefe ulaşmak için bir merdivendir." Bunun için bu güzergahtan geçmemiz zorunludur.
Bu şekilde dünya hayatı boş ve manasız olmayacak, aksine kazanılmak için ne kadar çalışılsa az olacaktır. Çünkü taptaze ve sonsuz bir hayata hazırlayacaktır.
Evet, ahirete inanmak insan hayatına mana verecek ve onu "ıstırap", "endişelenmek", "boşluk" gibi duygulardan kurtaracaktır. Ahirete inanmak, terbiyede önemli bir faktördür. Ahirete inanmanın yanında, hesapların verileceği mahkemeye inanç, günümüz hayatına tesir edici en önemli unsurdur.
Herhangi bir ülkede, yılın falanca gününde yapılan suçların cezası olmayacağı, cezalar için dosya tutulmayacağı, halkın o gün kesinlikle cezalandırılmayacağından mutmain olması, bütün polis ve askeri teşkilatların, yargı organlarının ve mahkemelerin tatil edildiğini farz edelim... Toplumun böyle bir durumda nasıl bir hal içerisine düşeceğini tahmin edersiniz herhalde...
İşte kıyamet gününe iman, hesap gününde bu dünyadaki mahkemelerle karşılaştırılmayacak kadar hassas ölçülere sahip bir mahkemenin varlığına imandır. Bu mahkemenin özelliklerinden bazılarına işaret edelim:
1-Öyle bir mahkeme ki, ne "tavsiye" ne "irtibat" hakimin üzerinde etkili olmaz ve onu kararından döndürmez. Bu mahkemede yargı yetkililerini etkilemek ya da tehdit edebilmek mümkün değildir.
2-Öyle bir mahkeme ki, bu dünyanın, beşer mahkemelerinin teşrifatlarına ihtiyacı yoktur. Bunun için, bu mahkemede ayrıntılar çoğaltılıp zaman kaybı olmaz. Dosyalar fevkalade bir süratle incelenir ve aynı süratle mahkeme kararı bildirilir.
3-Öyle bir mahkemedir ki mahkumları suçlayan onların kendi amelleridir. Yani amelleri mahkemede hazır bulunup, faille olan irtibatı ve olayın vuku buluşunu inkara yer vermeyecek bir şekilde kendileri anlamaktadırlar.
4-O mahkemenin şahitleri insanın kendi el, ayak, göz, kulak, dil, deri, hatta; evinin kapsı, duvarları olacak ve o şahsın günah ve sevaplarından haber vereceklerdir. Bu şekildeki tabii şahitler karşısında insanın suçlarını inkar etme imkanı kalmamaktadır.
5-Bu mahkemenin hakimi Allah’tır. (c.c) Her şeyden haberdar, hiç kimseye ihtiyacı bulunmayan ve herkesten daha çok adalet sahibi olan Allah...
6-Bütün bunlardan ayrı olarak orada cezalandırma veya mükafatlandırma anlaşmaya bağlı değildir. İnsanın kendi amelleri surete bürünüp O'nun yanına gelecek, ya O'nu sıkıştıracak ya da O'nu nimetlere kavuşturacaktır.
Böyle bir mahkemeye iman etmek, insanı öyle bir mertebeye ulaştırmaktadır ki, İmam Ali (a.s.) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
"Allah’a (c.c.) yemin olsun ki geceleri en sivri ve keskin dikenlerin üzerinde sabahlamak, gündüzleri eli, ayağı zincirlere vurulmuş bir şekilde çarşı, pazarda dolandırılmak kıyamet günü Rabb'imin huzuruna kul hakkı yemiş ve bir insana zulmetmiş olarak çıkmaktan yada herhangi birisinin malına el uzatmış olmaktan çok daha sevimlidir." (Nehcü'l-Belaga, 224. hutbe)
Böyle bir mahkemeye imandır ki, insanı "Beytülmal" den daha fazla mal isteyen kardeşinin eline, kızgın ve sivri bir demir parçasıyla dokundurup, kardeşi feryat ettiğinde ise: "Bak! Sen, bu dünyanın zayıf ateşi karşısında, -kurtuluşu da senin elindeyken- böyle feryat ederken, kardeşini Allah'ın kahır ve azabının yansıdığı acı bir ateşin içine mi çekiyorsun?" şeklinde ihtarda bulunmaya sevk ediyor. (Nehcü'l-Belaga, 224. Hutbe)
Acaba böyle imanlı bir insanı kandırmak mümkün müdür? O'nun vicdanı rüşvetle satın alınabilir mi? Teşvik veya tehditle onu doğru yoldan saptırmak mümkün müdür?
 
Kur’an-ı Kerim buyuruyor: “Günahkârlar, amel defterlerini gördükleri zaman derler ki; Bu nasıl bir defterdir ki küçük-büyük bütün günahları tespit etmiş!” (Kehf, 49)
Bu şekilde, insan ruhunun derinliklerinde büyük bir mesuliyet dalgası meydana gelmektedir. Bu ruhla insan sapmalarını, günah, zulüm ve tecavüzlerini kontrol etmektedir.
1- Eğer bu geçici ve sınırlı dünyadan sonra başka bir dünya olmasıydı ne olurdu?
2- Niçin ahireti inkar edenler intihara yeltenmektedirler?
3- Kıyamet gününün ilahi mahkemesiyle, günümüzün beşer mahkemesi arasındaki farklar nelerdir?
4- Ahirete inanmak, insanın amellerine ne şekilde etki etmektedir?
5- İmam Ali (a.s.) kardeşi "Akile" ne söylemişti? O, ne istemişti? İmam Ali (a.s.) O'na ne cevap verdi?
 


 
 
 
 
 
 
Ölümden sonraki hayat ve hesap mahkemesi, kanunları sınırlı dünya hapishanesinde yaşayan insanlar için yabancı bir unsur değildir. Allah (c.c.) bu mahkemenin küçük bir örneğini bizim içimize yerleştirmiştir. Buna da, vicdan mahkemesi denmektedir. Fakat unutmamalıyız ki, bu mahkeme o asli mahkemenin bir çeşit minyatürü mesabesindedir. Eğer izin verirseniz bu konuyu biraz daha açalım:
İnsan, yaptığı amallerinden dolayı bir kaç mahkemede yargılanmaktadır.
Birinci Mahkeme: Alışılmış beşer mahkemeleridir. Bu mahkemeler, yetersiz ve güvenilmezdir.
Bu mahkemeler, gözle görülür ölçüde suçların azalmasına sebep olmakla birlikte, yapıları itibariyle her zaman, kendilerinden adaletin tahakkuk etmesini beklemek imkansızdır. Çünkü doğru olmayan kanunlar ve güvenilmez hakimler bu mahkemeye pekala girebilecek ve neticede rüşvet yemeler, adam kayırmalar, siyaset, şahsi ilişkiler ve binlerce buna benzer problemler mahkemenin çalışmasını aksatacak, amacından saptıracaktır. Böyle bir halde denilebilir ki, yokluğu, varlığından daha hayırlıdır. Çünkü hem zulme devam edecek hem de menfi tesir yapacaktır.
Ve hatta kanunlar adilane, ve hakim şuurlu birisi olsa bile, yeterince kurnaz olan pek çok suçlu, gerekli cezayı almadan yakayı sıyırabilecektir.
Bu insanlar öyle deliller, öyle haller oluşturarak mahkemeye gelirler ki, hakimin elini kolunu bağlarlar. Kanunları etkisiz hale getirirler.
İkinci mahkeme: Birincisinden daha şiddetli ve daha ince hesaplı "amelen karşılığı" olan mahkemedir. Her amelimizin bizi kısa yada uzun müddette kaplayacak tesiri, içimizde vardır. Bu mahkeme genel hüküm sadır etmese de en azından doğru olanı hissettirir...
Adaletsizlik, zulüm ve işkencenin her türlüsünü yapmış, sonunda ise kendi kurdukları tuzağa düşmekten kurtulamamış nice yönetimler vardır. Kötü amellerinin neticesi onları parçalarından yakalayıp aşağı çekmiştir. Öyle bir düşmüşler ki, tarihte kendilerinden sonra lanet ve nefretten başka bir şey bırakmamışlardır.
Amel karşılığı mahkemesinin dayanakları, sebepleri, delilleri olayın aslına öylesine uygundur ki, rol yapmak ve çeşitli oyunlara baş vurmakla bu mahkemenin pençesinden kurtulabilmek imkansızdır.
Bu mahkemenin yegane yetersizliği, genel kapsamlı ve her yönlü olmamasıdır. Bu sebeple kıyamet mahkemesine olan ihtiyacımızı giderememektedir.
Üçüncüsü Mahkeme: ilk iki mahkemeden daha şiddetli ve daha ince hesaplı "vicdan" mahkemesidir.
Güneş sistemi o genişliği ile nasıl bir atomun madde içerisindeki konumunda şekil buluyorsa, vicdan mahkemesi de, kıymet mahkemesinin içimizin derinliklerine yansıyan küçük bir örneğidir.
İnsanın içinde gizli bir takım güçler vardır ki, felsefelerde bu güçlere "pratik akıl" denmektedir. Kur’an'da "nefsi levvame" olarak adı geçen bu güce, günümüzde "vicdan" denilmektedir.
İnsan, kötü yada iyi herhangi bir davranışta bulunduğunda hemen bu mahkeme gürültüsüz patırtısız ama büyük bir ciddiyet ve görev bilinci içerisinde kuruluvermekte ve yargılamaya başlamaktadır.
Hüküm neticesi ise psikolojik bir şekilde insan ruhunda ya cezalandırma yada teşvik cihetinde kendini göstermektedir.
Bazen suçluyu içinden öylesine kırbaçlamakta ve öyle bir işkenceye tabi tutmaktadır ki, suçlu ölümü özler bir hale gelmekte, ölümü hayata tercih edip, kendisini öldürürken vasiyetine şunu yazdırmaktadır: "Kendimi vicdanımın rahatsızlığından kurtarmak için öldürüyorum."
Bazen de iyi bir amelin neticesinde insanı öyle teşvik etmekte ki, onu vecd ve sevinç içerisinde eritip, huzurunun derinliklerine çekmektedir. İnsan, içinde manevi bir sükun hissetmektedir. Bu sükunu ve manevi derinliği tasvir yada tabir edebilmek imkansız gibidir. Bu acayip mahkemenin kendine has özellikleri vardır:
1-Bu mahkemede hakim, mahkum, şahit ve seyirciler, hepsi aynı insandır. Şahitlik eden vicdandır, hükmü veren ve hemen tatbike geçiren de yine vicdan...
2-Gürültülü patırtılı beşer mahkemelerinin aksine (ki, bazen bir davayı bir kaç yıl sürdürürler) yıldırım hızıyla hareket eder ve genellikle karar için vakte gerek yoktur. Tabi ki, bazı zamanlar suç delillerinin sabitleşmesi sahte perdelerin kalbin gözlerinden düşmesi için zamana ihtiyaç duyar. Ancak, deliller kesinleştikten sonra karar için vakit geçirilmez...
3-Bu mahkemede karar bir celsede alınır. Kararın değiştirilmesi, ertelenmesi ya da onaylanması için Yargıtay ve bu gibi üst makamlara gerek duyulmaz.
4-Bu mahkeme sadece ceza vermez aynı zamanda yerine getirilen vazifeleri de mükafatlandırır. Bununla beraber iyinin de, kötünün de yargılandığı ve neticeye göre ceza veya mükafatın verildiği bir yerdir bu mahkeme.
5-Bu mahkemenin cezalandırması hiç de beşeri mahkemelerin cezalandırmasına benzemez. Görünüşte bu mahkemenin kırbacı, falakası, hapsi ateşli kuyuları yoktur ama, insanı içerisinden zindana tıkar, ateşler içerisinde kıvrandırır, dünyanın bütün genişliğine rağmen tek kişilik hücrelerden daha sıkıcı, dar ve korkunç kılar.
Özet olarak; Bu mahkeme dünya mahkemeleri gibi değil, ahiret mahkemesi gibidir.
Bu mahkemenin heybeti o kadar ürkütücüdür ki, Kur’an-ı Kerim; bu mahkemenin adına yemin etmiş, kıyamet günüyle birlikte zikredilmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet gününe yemin olsun, idrak ederek ah çeken, dertlenen vicdanlara yemin olsun; insanoğlu dağılmış, çürümüş kemik parçalarını yeniden toplamayacağımızı sanır, halbuki biz onun parmaklarını (parmak izlerini bile) ilk yarattığımız gün gibi yaparız."(Kıyamet, 14)
Elbette bütün bu vasıfları taşıyan bu mahkeme, bu dünyanın eksikliklerine sahip olması hasebiyle bizi, kıyamet mahkemesine olan ihtiyaçtan alıkoymaz. Çünkü:
1-Vicdanın egemenliği her şeyi kapsayamamaktadır. Onun otorite alanı, insanın fikir ve teşhis etme gücüyle orantılıdır.
2-Mahir bir hilekar olan insan, bazen kendi vicdanını da kandırabilir. Halk arasında söylendiği gibi, kendi vicdanının başına bazen çorap örebilir.
3-Bazen, günahkar insanların vicdanının sesi o kadar zayıflamaktadır ki, kulaklarına bu ses erişmemektedir.
Bütün bunlardan sonra kıyamet gününün büyük mahkemesine olan ihtiyaç daha bariz bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
1- İnsan kaç mahkemede yargılanmaktadır?
2- Birinci mahkemenin özellikleri ve ismi nedir?
3- İkinci mahkemenin özellikleri nelerdir?
4- Üçüncü mahkemenin özellikleri nelerdir?
5- Vicdan mahkemesinin avantaj ve dezavantajlarını sayınız?
 


 
 
 
 
 
 
Genelde insanın kendisini bilmesi ve tanımasının huy ve fıtratında olduğu söylenir. Eğer, şuurlu ve şuursuz insanların yapısına bir göz atıp araştırma yapacak olursak; belirli bir ilmin programına göre hedeflenmiş olan tabiat ötesiyle imanımız arasındaki ilişkide yaratıcının belirtilerini keşfederiz.
Ama, bu durum sadece "Tevhid ve yaratıcıyı bilme" mevzusuyla sınırlı değildir. Bilakis, dinin bütün usul ve fer’i esasları fıtratta bulunmamaktadır. Böyle olmaması halinde "teşrii" (uygulama) ve "tekvin" (fıtrat) arasında uygunluk gerçeklenmez. (Dikkat ediniz.)
Kalbimize, ruhumuzun derinliklerine ve canımıza yönelik bir araştırma yaptığımızda hayatın ölümle sona ermeyeceği fısıltısını işitiriz. Bu fısıltı ölümün, sonu olmayan bir hayata giriş olduğunu bize söyleyecektir.
Eğer gerçekten insan, yokluk ve bitiş için yaratıldıysa yokluğa karşı arzu duymalı ölüme karşı hayatını sona erdirdiği için zevk almalıdır. Ancak, görüyoruz ki, ölümün şekli hiç bir zaman (yokluk manasında) insan için zevk verici bir şey olmadığı gibi, bütün vücudu ölümden her zaman titremiştir.
Uzun bir ömrün peşinde koşmak ab-ı hayat, gençlik iksiri gibi şeyleri bulmak için çırpınmak, insanoğlunun, ölümsüzlüğe duyduğu arzuyu dile getirmektedir. Bu arzu ve sonsuzluğa duyduğumuz alaka, sonsuzluk için yaratıldığımıza işaret etmektedir. eğer biz yokluk için yaratılmış olmasaydık, bu arzu ve alakaların bir manası kalmazdı.
İçimizin derinliklerinde yerleşmiş bütün yapıcı arzular, insanlık yapımızın kamilleşmesi içindir. Sonsuzluğa duyulan arzu da, insanlık şahsiyetimizi yetiştiren bir duygudur. Unutmayalım ki, biz "ahiret" mevzusunu Allah'a imandan sonra incelemekteyiz. Yaratılmış her şeyin hesaplanarak yaratıldığına inanıyoruz. Öyleyse, sonsuzluğa duyulan arzu da ölümden sonraki sonsuz hayata işaret etmekten başka bir amaç gütmemektedir.
Beşer tarihinin şahit olduğu en ilkel zamanlardaki kavimler dahi din inancı taşımışlardır. Din inancıyla birlikte diriliş düşüncesi de içlerinde yer etmiştir.
Eski insanlardan hatta tarih öncesinden kalan eserlerden, özellikle, ölülerine yaptıkları mezar şekilleri, ölülerini gömüş biçimleri; bize o insanların ölümünden sonraki hayata inandıklarını göstermektedir.
Beşerin içine kök salmış bu akideyi küçümsemek doğru olmayacağı gibi, basit bir adet, veya değer gibi anlamak da yanlış olur.
Bütün bunların ışığında, insanlık tarihinde köklü bir şekilde yerleşmiş olduğunu gördüğümüz inanış ve davranışların fıtrattan kaynaklandığını bilmeliyiz. Eğer bunlar insanoğlunun tabiat ve fıtratında olmasaydı. ilerleyen zaman içerisinde, değişen ve gelişen düşünce ve anlayışlar içerisinde erir ve mukavemet edemezlerdi. Çünkü pek çok adet, gelenek ve alışkanlıklar zaman sürecine dayanamamış, erimiş, yok olmuşlardır.
Falan çeşit elbise giymek o bölgenin edep ve geleneğine dayalıdır. Bölgenin değişmesi, elbisenin biçimi ve niteliğini de etkileyecektir.
Mesela çocuğumuza duyduğumuz sevgi ise, değişmez bir duygudur ve doğamızda yerleşmiş bir hale gelmiştir. Ne bölgenin değişmesi onu azaltabilir ne de zamanın geçmesi onu unutulmaya terk edebilir. Bunun gibi her deruni duygu kendisini bu şekilde muhafaza ederse fıtrattan geldiğine delildir.
Bilim adamlarının dediği gibi: "Yapılan dakik araştıralar göstermektedir ki, yeryüzündeki en ilkel kabileler bile bir çeşit dine sahiptirler. Çünkü ölülerini, özel bir şekilde toprağa gömmekteydiler. Buna ilave olarak, şahsi eşyalarını ve bu dünyada ihtiyacı olan aletleri yanına gömüyorlardı. Bu şekilde öte dünyaya olan ihtiyaçlarını dile getirmekteydiler. " (Sosyoloji 192. sayfa)
Kolaylıkla anlıyoruz ki, o kavimler ölümden sonraki hayata inanmaktaydılar. Yalnız, o dünya hakkında yanlış görüşlere sahiptiler. Onlar, öte dünyayı da, aynı bu dünya gibi tasavvur edip, ölünün bu dünyadaki gibi eşya vesaire şeylere ihtiyacı olacağını sanmışlardır.
İçimizin derinliklerinde vicdan mahkemesinin bulunması da, ahiretin insan fıtratındaki varlığını kanıtlayan diğer bir unsurdur.
Önceden de belirttiğimiz gibi, hepimiz açıkça amellerimizle bizi yargılayan mahkemenin içimizdeki yerini hissediyoruz. İyi amellerimiz karşısında bizi öyle mükafatlandırmakta ki ruhumuz ilahi bir sükuna kavuşmakta, diri ve atılgan bir maneviyatla dolup taşmaktadır. Bu deruni haleti, kalemle anlatmak mümkün değildir.
Kötü amellerimiz, özellikle büyük günahlar karşısında bizi öyle cezalandırmaktadır ki, hayatı bize zehir etmektedir.
Bir çok defalar görülmüştür ki, ağır cezaları işleyen kişiler (İnsan öldürmek gibi) kaçıp adaletin pençesinden kurtulmuş, fakat sonraları dönüp gelerek kendilerini mahkemeye teslim etmişlerdir. Bunu "kendilerini vicdanlarının işkencesinden kurtarmak için yaptıklarını" belirtmişlerdir.
İnsan, içindeki bu mahkemeyi gördükçe kendi kendisine şunu sormaktadır: "Ben, böylesine küçük bir yaratık olarak içimde kendime has bir mahkemeye sahibim de, bu kainatın yaratıcı yüce Allah (c.c) nasıl kendi kudretine layık bir mahkemeye sahip olmaz?"
O halde, ahiret ve ölümden sonra hayat inancının fıtrattan kaynaklandığını üç yoldan kanıtlayabiliriz:
a) Sonsuzluğa olan arzu
b) Böyle bir imanın beşer tarihi boyunca mevcut olması
c) Numunesinin insan içinin derinliklerinde varlığı (vicdan)
1- Fıtri olan şeyle, fıtri olmayan şeyi birbirinden nasıl ayırırız?
2- İnsanın sonsuzluğa olan arzusunun delili nedir ve bu arzu ahiretin fıtri olduğuna nasıl delil olur?
3- Geçmişteki kavimler de ahirete inanmak tamıydılar, bunun delili nedir?
4- Vicdan mahkemesi bizi teşvik ve cezalandırma şeklinde nasıl mahkeme etmektedir; örnekler vererek açıklayınız.
5- Vicdan mahkemesiyle kıyamet mahkemesi arasındaki ilişki nedir?
 


 
 
 
 
 
Biraz dikkatlice şu aleme baktığımızda her şeyin belli bir kanuna göre idare edildiğini ve hiç bir şeyin yersiz konmadığını müşahede ederiz.
İnsan vücudunda bu nizam ve adaleti en zarif şekliyle görmekteyiz. Vücudundaki en küçük bir değişiklik hastalığa yada ölüme sebep olmaktadır.
Örneğin gözün, kalbin, beynin yapısında her şey zarif ve ince bir şekilde ve gerektiği miktarda yerleştirilmiştir. Bu adalet sadece insan vücudunda değil aynı zamanda bütün bir alemde, ilmik, ilmik işlenmiştir. "Adalet sayesinde gökyüzü ve yeryüzü ayakta durmaktadır." Bir atom parçası o kadar küçüktür ki, bir iğnenin ucunda milyonlarcası toplanabilir. Bu atomun yapısının ne kadar dakik ve ölçülü olduğunu düşünün.... kaldı ki, bu atom milyonlarca yıldır varlığını sürdürmektedir.
Bu hal elektron ve protonların fevkalade adil ve ölçülü hareketlerinden ileri gelmektedir. Mahlukatın en küçüğünden en büyüğüne varıncaya kadar hiç birisi kendisi için konuları düzenden zerrece sapmamıştır. Peki, bunca yaratık arasında insanın istisnai bir konumu mu vardır?
Acaba o, bu alemin kanunlarına aykırı davranarak başıboş, nizamsız, düzensiz zulüm ve adaletsizlik içerisinde, dilediğini yapmakta serbest midir? Yoksa burada bilinmeyen ince bir nokta mı var?
Gerçekte insan diğer bütün varlıklardan farklı bir yapıdadır. Bu farklılığı onun "hür bir irade ve tercih hakkında" Sahip olmasıdır. Niçin Allah (c.c.) onun özgür yaratmış ve yapacağı işleri kendi seçimine bırakmıştır?
Sebebi şudur: Eğer o serbest bırakılmasaydı, tekamülünü sağlayamazdı. İnsanoğluna verilen bu imtiyaz, gelişiminin garantisi olmuştur. Misal olarak, bir insanı zorla insanlığa ve mustazaflara yardım eder hale getirebilir, böylece de toplumda iyilikleri tahakkuk ettirebilirsiniz. Ama hiç bir zaman bu hal insanoğlunun ahlak ve insaniyet açısından gelişimini temin etmez. Halbuki zorla yaptığının yüzde birini kendi isteğiyle yapsa, ahlak ve insanlık açısından bir zerrecikte olsa ilerleme kaydeder. O halde ahlaki ve manevi gelişmenin esası, iradedeki özgürlüktür. İnsanoğlu kendi yolunu kendisi seçer, kendi ayaklarıyla yürür. Alemin tabiatı gibi mecburi bir hayatı yaşamak zorunda değildir. Allah (c.c.) insanoğluna böylesine bir hürriyeti, onun kemale ermesi için vermiştir, ama bu büyük nimet, dikenleri de olan bir çiçeğe benzer. İnsanoğlunun bu özgürlükten su istifade etmesi halinde onu zulme, fesada, adaletsizliğe, günaha alet edecektir. Elbette Allah (c.c.) için hiç de zor değildir, insanoğlunun bu şekilde su istifadeye yönelmesi halinde, onu hemencecik en acı şekilde cezalandırarak bir daha böyle bir şeyi düşünmeyecek bir hale getirebilir. Misal olarak, felç, kör, dilsiz... v.b. olabilir.
Evet, böylelikle hiç kimse irade özgürlüğünden kötü yönde istifade etmeye cesaret edemeyecektir. Ama böyle bir arınma ve takva, zoraki bir arınma ve takva olacaktır. Cezanın acılığı ve çabukluğundan korkuya kapılan bu iyilikler iftihar verilesi de olmayacaktır... Öyleyse ne olsun, insan özgür olmalı, Allah’ın (c.c.) hüküm sahibi olması karşısında özgürce iradesiyle yolunu bulmalıdır. Acil cezalardan, (bazı istisnalar hariç) varlığın kıymetini göstermesi için, uzak tutulacaktır. Ama burada bir mevzu kalmaktadır.
Eğer, insanoğlu bu durum üzere kalır ve herkes kendi yolunu kendisi seçerse bütün kainat için düzenlenmiş olan ilahi kanunlarının yapısında bozulma olacaktır.
İşte bu noktada, insanoğlu için kıymet mahkemesinin kıymeti ortaya çıkmaktadır. Bütün insanlık, bu mahkemeye tekrar adaletten amellerin karşılığı olanı alacaktır. Firavun, Nemrut, Cengiz Han, Karun... v.b.'lerinin hayatları boynuca, zulüm ve işkence etmeleri ve öldüklerinde hesapsız, sorgusuz ve sualsiz kalmaları mümkün mü?
Suçluyla suçsuzun Allah katında bir tutulması mümkün müdür?
Kur’an-ı Kerim'in buyurduğu gibi:
"Allah’ın (c.c.) kanunlarına teslim olanlara, teslim olmayıp suç işleyenleri Allah katında, aynı değerde mi sanırsız? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?" (Kalem, 35-36)
Ve başka bir yerde:
"Hiç mümkün müdür ki, nefislerini arındıranlarla suç işleyenleri beraber tutalım?" diye buyurmaktadır. (Saff, 28)
Evet, günahkarlar ve suçlular ettiklerinin bir kısmının cezasını bu dünyada çekerler. Aynı şekilde, vicdan mahkemesinin önemli bir nokta olduğu da doğrudur. Keza insanoğlu çoğu kere yaptığı zulümlere bizzat duçar olur ve ettiği kötülüklerden bizzat kendisi de zarara uğrar.
Ancak bütün bunlara rağmen, saydığımız ilk üç mahkeme, umumi ve her şeyi kapsayacak kapasitede olmadıklarından adalet gereğince tamamlanmaz zalim ve günahkarlar işledikleri suçların cezasını gereğince çekmezler.
Açıktır ki, bir çok insan, benzeri mahkemelerden, vicdanın yargılanmasından kaçabilmiş, yada gerekli cezayı çekmemiştir.
Özellikle, bu gibi insanlar veya genel olarak, bütün insanlar için, iğnenin ucu kadar, işlenmiş günah ve sevap amelleri hesaplayacak bir mahkemeye ihtiyaç var... Böyle olmaması halinde, ilahi adalet gerçekleşmemiş olacaktır. Bu sebeple:
Allah'ın varlığını ve "adaletini" kabul etmek, kıyamet gününü ve diğer rükûnların kabulünü zaruri kılmaktadır. Bu iki rükün, bir birinden ayrı olarak ele alınamaz, zira biri diğerinden zaruretlidirler.
1- Gökyüzü ve yeryüzü adalet vesilesiyle nasıl ayakta durmaktadır?
2- Niçin insana "hür irade ve seçme" ayrıcalığı tanınmıştır?
3- Eğer insanlar, kötü işlerinin cezasını hemencecik görseydiler ne olurdu?
4- Niçin beşeri mahkemeye, vicdan mahkemesi ve amelin oluşturduğu duygular, bizi kıyamet mahkemesine duyulan ihtiyaçtan alıkoymuyor?
5- İlahi adaletle "ahiret" arasında ne gibi bir ilişki vardır?


 
 
 
 
 
 
Kur’an’ı Kerim de, Hz. Peygamber (s.a.a) zamanında ve öncesinde putperestlerin ahiret ve öldükten sonra dirilmek meselelerine şaşırıp kaldıkları ve korktukları hatta bu meseleleri Peygamber’in deliliğinin belirtisi olarak yorumladıkları rivayet edilmektedir...
Putperest diğer insanlara şöyle demekteydiler:
"Size, ölüp de vücudunuz tamamen çürüyüp, dağıldıktan sonra yeniden eski haline döndürecek diyen adamı gösterelim mi? Acaba, bu adam Allah'a bilerek mi iftira atıyor, yoksa delirmiş mi?!" (Sebe, 7)
Evet o zamanların dar görüşü ve ilimden yoksunluğu, ölümden sonraki hayatı anlayacak seviyeden çok uzaktı.
Böyle bir düşünce ya delilik ya da Allah'a yapılan bir iftira olarak kabul edilmekteydi. Onların nazarında, ölen bir cesede ruhun yeniden gelmesi düşüncesi, ancak delilik alameti olabilirdi.
Ama ilgi çekici olan şu ki, Kur’an-ı Kerim bu tip düşüncelerin karşısında hem basit insanların ve hem de büyük düşünür ve bilim adamlarının seviyelerince anlayabilecekleri deliller getirmiştir.
Bütün bu delilleri aktarmak elbette ki daha geniş ve ayrı bir kitabın konusu olacaktır... Fakat biz bir kaç noktayı belirtmekle yetinelim.
1-Kur’an-ı Kerim, onlara günlük hayatlarında ölümden sonra dirilme sahnelerini gördüklerini, gözlerinin önünde ölen bir çok canlının tekrar dirildiğine şahit olduklarını ancak buna rağmen hala ölümden sonra tekrar dirilme konusunda şüphe duyduklarını söyler.
"Nitekim Allah, rüzgarı; bulutları harekete geçirmesi için görevlendirdi. Böylece bulutlar yeryüzüne yağmur yağdırmakta, bu yağmurlar sayesinde, ölü topraklar yeniden dirilmektedir. İşte kıyamet günü dirilişte aynen böyledir."(Fatır, 9)
Kış mevsiminde doğaya göz gezdirdiğimizde her şeyden ölümün, yok oluşun, bitişin kokusunun geldiğini görür ve duyarız. Ağaçlar yapraklarını dökmüş. Çiçek ve meyvelerinden soyunmuş, cansız odunlar gibi yerlerinde kala kalmışlardır. Artık ne meyveleri vardır ne de tohumları. Hayatın canlılığı dağlardan, ovalardan çekilmiştir.
Bahar mevsimi geldiğinde hava yumuşar. Yağmurun hayat veren damlaları inmeye başlar. Birden bire hayatın canlılığı yeryüzünü dolduruverir. Bitkiler yeşerir, ağaçlar yapraklanır, kuşlar ağaçların dallarındaki yerlerini alır, çiçekler açar, tomurcuklar patlar ve ortalık mahşer gününe döner.
Eğer hayat ölümden sonrası için bir mana taşımasaydı, bu kadar sahneyi her yıl tekrar, tekrar görmezdik. Eğer, ölümden sonra hayat muhal bir düşünce yada delice bir fikir olsaydı gözlerimizin önünde net bir şekilde cereyan etmezdi, yeryüzünün öldükten sonra dirilmesiyle, insan hayatının ölümden sonra yeni bir hayata başlaması arasında ne fark olurdu?
2- Bazen de Kur’an-ı Kerim onların ellerinden tutarak yaradılışın başlangıcına götürmekte, ilk yaratılanı hatırlatmaktadır. Çöllerde gezen bir Arap bedevisi dağılmış kemiklerle karşılaştığında, eline alıp İslam Peygamberi'nin yanına gelerek “söyle Ey Muhammed, kim bu çürümüş kemikleri diriltebilir?” demişti.
Elbette ki, o, dirilmenin aleyhinde büyük bir delil bulduğunu sanıyordu....
Kur’an’ı Kerim Peygambere (s.a.a) emir verdi. “De ki O'nu su ve toprak gibi cansız maddelerden yaratan, yeniden O'na can verecektir."(Yasin, 79)
İlk yaratılışla, yeniden diriliş arasında ne fark olabilir?
Kur’an-ı Kerim diğer bir ayette çok kısa ve anlamlı bir beyanla şöyle demekte: "İlk yarattığımız şekle yeniden döndüreceğiz." (Enbiya, 103)
 3- Bazen de gökyüzü ve yeryüzünün üzerinde oluşan belirtiler Allah’ı (c.c)'ı O'nun gücünü, heybetini hatırlatır.
"Gökyüzünü ve yeryüzünü yaratan Allah (c.c) onlar gibisini yaratmaya kadir değil midir? Evet, kuşkusuz O, bu işe kadirdir, Çünkü; O, bilen bir yaratıcıdır. Ne zaman, bir şeyin olmasını isterse: ‘O!’ der ve oluverir."(Yasin, 81-82)
Bu meselede şüpheye kapılanlar, kıt görüşlü, düşünce dünyası dar ve küçük olanlardır. Aksi halde tekrar yaratmanın, ilk yaratıştan çok daha kolay olacağını idrak ederlerdi. Ölüleri diriltmek, gökyüzünü ve yeryüzünü bütün genişlik ve zenginliği ile yaratan Allah (c.c) için müşkül değildir. Bunu, sınırlı küçücük beynimizle rahatlıkla anlamaktayız....
Kur’an, kimi zaman da enerjilerin dirilişinden (dönüşüm) söz etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Bakın, O, Allah ki, dalları yaş ağaçtan (yeşil) ateşi yarattı. (Dallarını birbirine sürtünce ağaçtan ateş çıktığı bilinmekte.) Bunu yapan Allah, ölümden sonra da insanları diriltebilir."(Yasin, 80)
Eğer Kur’an-ı Kerim’in bu şaşırtıcı ibarelerine dikkatlice eğilirsek ve günümüzün ilminden de yararlanırsak ilmin bize o, yeşil ağacın dallarında güneş ışını ve sıcaklığını yıllarca depo ettiğini ve bir birine sürtünmesi halinde bu ışını ve ısıyı ortaya çıkarıp ateşlediğini söylemektedir. Halbuki biz bu ışın ve ısının yok olduğunu sanmaktaydık. Güneş ısısı ve ışınını yıllarca bir ağacın bedeninde toplayan ve bu ısı ve enerjiyi bir anda ortaya çıkartmaya kadir olan Allah (c.c) için ölülerin hayatını yenilemek zor bir iş midir?
1- Niçin müşrikler "ölümden sonra diriliş" meselesinde şaşkınlık içinde kalmaktadırlar?
2- Her yıl bitkiler dünyasında ölümden sonra dirilmenin numunelerini nasıl görmekteyiz?
3- Kur’an’ı Kerim ayetlerinin bir bölümünde cenin devresini öte dünyanın varlığını delil olarak sunmuş mudur niçin?
4- Enerjilerin dirilişi nedir?
5- Niçin Kur’an’ı Kerim "yeşil ağacı" ibret olarak sunmaktadır?
 


 
 
 
 
 
 
Bir çok insan Allah'ın insanoğlunu niçin yarattığını sormaktadır:
Bazen daha ileri giderek "Kainatın yaratılış felsefesi nedir?" diye sormaktadır.
Bahçıvan, ağacı meyvesi için eker. Toprağı, mahsul elde etmek için tohumlar. Bu alemin sahibi bizi hangi sebeple yarattı?
Acaba Allah'ın herhangi bir noksanlığı mı vardı ki bizimle tamamladı? Eğer böyle ise, "Allah (c.c.) ihtiyaç sahibidir." demek gerekir. İhtiyaç duymak, Allah'ın (c.c.) ilahlık makamına, yaratılmamış varlığına uygun mudur? Bu soruların cevabını vermek gerçekten uzundur. Biz bir kaç cümleyle meseleyi şöyle özetleyeceğiz:
En büyük hatamız Allah’ın (c.c.) sıfatlarını kendi insanlık sıfatlarımızla kıyaslamamızdır. İnsan olarak biz sınırlı bir yaratığızdır. Eksikliklerimizi ancak çalışmayla giderebiliriz. Mesela, ilmimizin noksanlığı azalsın diye tahsil eder, okuruz; eksikliklerimiz tamamlansın diye çalışıp çabalarız, sıhhatli yaşamak için sağlık kurallarına uyarız... vs.... Biz Allah (c.c.) hakkında kendimiz gibi düşünmemeliyiz. Allah (c.c) her yönden sonsuz olan kudretiyle, yaratmaktan, kendisine bir çıkar gözetmemektedir. O yaratmakla "Kullarına cömertlik etmektedir."
O, güneş gibidir. Bitmeyen bir parlaklığa sahiptir. Aydınlığını yayarken, bu halinden dolayı hiç de ihtiyacı yoktur. Aksine, yaratmak, O'nun feyzinin sonsuzluğundadır. Yaratılanların elinden tutup, onları olgunluk ve tekamül yolunda en büyük adım olmuştur. Ondan sonra peygamberin gönderilmesi, ilahi kitapların indirilmesi, kanunların belirlenmesi, programların konulması... hepsi insanoğlunun gelişim sürecinde birer esastır.
Bu dünya bir üniversitedir, biz de onun öğrencileri (1) Bu dünya hazır bir tarladır, biz de onun çiftçileri (2) Bu dünya kazançlı bir ticari pazardır, bizde onun tüccarları (3)
Alemde yaratılan zerrelerin bile belli bir hedefi vardır, bunu dikkatli bir bakışla görebiliriz. Beşeriyetin yaratılmasında belli bir hedefin olmaması nasıl düşünebilir?
Vücudumuzda hiç bir organ; kirpikler, hatta ayaklarımızın altındaki çukurluklar bile boş yere yaratılmamıştır. Vücut yapımızın her zerresinin belli bir hedefi varken nasıl olur da, bütün varlığımız hedefsiz olur?
Kendi vücudumuzdan çıkıp şu büyük aleme bir göz atalım; her çalışan yapının ayrı, ayrı hedefler taşıdığını göreceğiz... Güneşin doğmasının, yağmurun yağmasının, havanın değişik maddelerden terkip olmasının belli hedefi varken, toptan bütün bir kainatın hedefsiz olması nasıl mümkün olur.
Doğrusu şudur: Kainatın kalbine nihai hedefi gösteren uçsuz bucaksız tablo asılmıştır, insanoğlu bu tabloyu azametinden dolayı ilk bakışta idrak edememektedir. Bu tablonun üzerinde "olgunlaşma ve kemale erme" yazmaktadır. Yaradılışımızın bir amacı ve hedefi olduğunu ve böylece anladıktan sonra şunu sorabiliriz: Bütün müşkülleri ve yetersizlikleriyle, dertleri ve yorucu uğraşlarıyla şu üç günlük dünya hayatı, yaradılışımızın amacı olabilir mi? Altmış sene yaşadığımızı düşünelim, bu altmış sene boyunca hep erkenden işe gitmiş, akşama kadar çalışmış ve yorgun argın eve dönmüşünüzdür.... Bütün ömrümüz boyunca, bir kaç ton yemekle, birkaç ton suyu tüketmişizdir. Bir sürü problem ve yaşam sıkıntıları içerisinde zor günler geçirmişizdir. Çalışıp çabalayıp para kazanmış ve bu parayla ev alıp mülk edinmişizdir. Ancak, bütün bunlardan sonra hepsini bırakıp, bu dünyadan ayrılmak zorunda kalmışızdır. Acaba, bu kadar zahmet ve çile çekiş böyle bir netice için midir?
Bir mühendis, çölün ortasında olanca azametiyle bir apartman yapmış olsun ve bütün için, yıllarını harcasın ve gerekli bütün alet ve cihaz ihtiyaçlarını karşılansın; Ancak, bu mühendise, "niçin bu binayı yaptın?" diye sorulduğunda: "Bu bina ayakta kaldığı sürece, bu çölden geçen insanlar bir kaç saat oturup dinlensinler, diye yaptım" derse acaba şaşırıp kalmaz ve şöyle demek ihtiyacını duymaz mıyız? Bu kadar emek ve harcama, bir yolcunun bir kaç saatlik dinlenmesi için yapılır mı?
Yukarıda yazılanlardan sonra şunu söyleyebiliriz ki, ölümden sonra hayata inanmayanlar, hayatı bir boşluk olarak görmektedirler ve materyalistlerin konuşmalarının çoğunluğunda bu dünyanın her hangi bir hedef taşımadığı ifadeleri göze çarpmaktadır. Hatta bu insanlardan bazıları hayatın monotonluğundan ve tekrarlığından intihara kalkışmışlardır.
Bu hayata mana ve değer kazandıran şey, öte dünya için bir geçiş devresi olmasıdır. Dünyada bu kadar zorluğa katlanmak ve gerekli olan şeyleri toplamak ancak daha diri ve sonsuz bir hayat için olabilir. Bu noktada güzel bir örneği önceden zikretmiş ve demiştik ki; Cenin halinde olan bebeğe "Bu dünyadan başka dünya yok" deseydik yüzde yüz bulunduğu dünyasına isyan eder ve derdi ki, "Benim bu zindanda yaşamamın ne manası var? Kanla besleneyim, elim kolum bağlı şu köşede sabredeyim; sonuysa bir hiç mi olacak?" Ama eğer kendisine içinde yaşadığı ortamın bir kaç aylık olduğu, gelecekte daha geniş ve uzun bir hayata atılacağı söylense ve içinde yaşadığı dünyadan daha çeşitli, aydınlık ve geniş bir aleme geçeceğine inandırılsa; cenin sürecinin hedef ve gayesini anlayacak ve daha tahammüllü olacaktır.
Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
"Siz sadece içinde bulunduğunuz dünyayı görüyorsunuz, nasıl oluyor da ondan sonra bir hayatın olduğunu hatırlamıyorsunuz?" (Vakıa, 12)
Özet olarak: bu alem bütün varlığıyla kendisinden sonra başka bir alemin var olduğunu söylemektedir. Eğer o alem olmazsa kendisinin de hiç bir değeri ve manası yoktur.
Kur’an-ı Kerimden dinleyelim:
"Sizi boşu boşuna mı yarattığımızı sandınız? Hiç bize döndürülmeyecek misiniz?"(Müminun, 195)
Bu ayette işaret ediliyor ki; eğer ölümden sonra, diriliş (Kur’an-ı Kerim de Allah'a dönüş olarak nitelendiriliyor) olmasaydı insanın yaradılışı beyhude olurdu. Sonuç olarak: Yaradılış felsefesi; bu dünyadan sonra başka bir hayat olduğunu duyurmaktadır bize.
1- Niçin Allah'ın (c.c.) sıfatlarını insanın sıfatlarıyla mukayese edemeyiz?
2- Yaratılışımızın hedefi nedir?
3- Acaba insanın hedefi sadece bu dünyada yaşamak mıdır?
4- Cenin devresini bu dünyayla karşılaştırınca bize neleri öğretmektedir?
5- Kur’an-ı Kerim bu kainattaki yaratıklara öte dünya için nasıl deliller getirmektedir?
 


 
 
 
 
 
 
İnsanoğlu ne zamandan bu yana Ruhun varlığını düşünmeye başladı? Bunu kimse bilmiyor, fakat şu kadarını söyleyebiliriz ki, insanoğlu kendisiyle taşlar, topraklar, ovalar ve hayvanlar gibi diğer yaratıklar arasındaki farkı anladığından bu yana ruh denilen alemi keşfetmeye başlamıştır. İnsan, uykuyu yaşamakla, ölümü de yaşamış oldu. O gördü ki vücudu değişmeden uyku anında ölüme benzer bir hali yaşamakta ve başka alemlere gitmektedir. Buradan da anlaşılıyor ki, insanın, cisminin dışında başka bir dünya daha vardır. Hayvanlardan da farklı yönleri olduğunu gördük. İnsan amellerini seçme özgürlüğüne sahipken, hayvan, iç güdülerinin gereklerini yapmak zorundadır.
Özellikle uyku esnasında bütün vücut azaları ve organları çalışmasını durdurmuşken, başka amellerinden sahneler seyretmesi O'na vücudunda başka bir gizli gücün varlığını haber vermekte. Bu gizli güç ruhtur.
İnsanoğlu felsefe ilmini kurumlaştırdığında "ruh" mevzusunu hemen diğer mevzulardan ayrı bir şekilde, üzerinde tartışılan bir mesele olarak kendisini gösterdi ve bu ilim içerisinde yerini aldı.
O zamandan bu yana bütün filozoflar "ruh" hakkında görüş beyan etmişlerdir. Bu açıklamalar öyle bir noktaya varmıştır ki, Müslüman bilim adamlarının deyimiyle "yaklaşık olarak bin açıklama ve teori" ruhun hakikati ve incelikleri hakkında ortaya konulmuştur. Burada söylenecek çok şey var, ancak söylenilmesi gereken mevzuların en önemlisi, şu soruya verilecek cevaptır;
Ruh maddi midir, yoksa maddi değil midir? Başka bir değişle; kendi başına bağımsız bir yapımıdır, yoksa fiziki ve kimyevi unsurlara, beyin ve sinir sistemine bağımlı bir yapıya mı sahiptir?
Maddeciliği savunanlardan bazıları ruhun maddi ve özelliklerinin de maddi özelliklere sahip ve beyne bağlı olduğunu, beynin faaliyetlerinin durması ve insanın ölmesi halinde ruhun da yok olduğunu savunmaktadırlar. Tıpkı çalışan bir saati çekiçle parçaladığımızda çalışmasının durmasına benzemekteler.
İlahi felsefeyi savunan mütefekkir ve hatta materyalist felsefecilerden bir bölümü de bu fikir karşısında; ruhun ölümden sonra yok olmadığını hayatını sürdürdüğünü savunuyorlar...
Bu görüşte olanlar, ruhun bağımsızlığını ve kalıcılığını ispat eden birçok karmaşık deliller ileri sürerler. Biz bu delillerden en açık olanlarını, aynı zamanda sadeleştirerek gençlerin anlayacağı bir şekilde sunacağız.
Farz edin ki, büyük bir denizin kenarında oturmuşsunuz ve denizin etrafını, göklere yükselen dağlar çevirmiş. Denizin dalgaları olanca gücüyle sahilin kayalarına çarpıp, olanca hışmıyla tekrar denizin kucağına dökülüyor. Dağların eteklerindeki heybetli kayalar, doruklarının ne kadar daha azametli olduğunu haber vermekte. Masmavi gökyüzü akşamları olanca azametiyle dağların ve denizlerin üzerine vurmakta.
Bir dakika bu manzaralara baktıktan sonra gözlerinizi kapatın, gördüğünüz manzaraları zihninizde bütün genişlik ve ölçüleriyle canlandırın.
Şüphesiz bu görüntü, bu sahne ve geniş dekorlar onca genişliğiyle beynimizin küçücük hücrelerine sığmayacaktır. Aksi halde büyük bir resmi küçücük bir noktaya çizmek mümkün demektir. Halbuki biz, o resmi bütün dekorlarıyla, boyut ve ölçüleriyle zihnimizde kolayca canlandırabiliriz!.
Bu durum bize, varlığımızda cismimiz ve beyin hücrelerimizin dışında başka bir cevherin mevcut olduğunu ispatlamaktadır. Bu cevher, bütün resimleri ve görüntüleri, bütün boyutları ve teferruatıyla kendisinde yansıtabilmektedir. Bu cevherin madde ötesi bir yapı olduğu kesindir. Çünkü, madde bu tip bir şeyi gerçekleştiremez. Maddenin sıfat, sınır ve konularına aykırıdır bu.
Vücudumuzda bir çok fiziki ve kimyasal reaksiyon gerçekleşmektedir. Kalp ve midenin hareketleri, fiziki bir özellik taşırken tükürük salyaları ve mide asitleri yemek üzerinde kimyasal etkiler oluşturur. Bunun gibi bir çok olay ise vücudumuzda, değişik şekilde görülmektedir...
Eğer ruh, düşünce ve fikir; beynin hücrelerine bağlı maddi birer yapı ise, niçin onlarla vücudumuzun diğer organları arasında büyük bir farklılık vardır?
Fikir, düşünce ve ruh, bizim dış dünyayla ilişkimizi kurmakta, böylece dışımızda oluşan gelişmelerden haberdar olmaktayız. Acaba dış dünya böylelikle içimize mi gelmekte? Elbette ki hayır! Öyleyse nasıl olmaktadır? Yüzde yüz dış dünyamızın görüntüsü bize yansımakta ve ruhun dış dünyayı görüntüleme özelliği sayesinde dışımızdaki dünyayı içimizde algılamaktayız. Böyle bir özelliğe ise vücudumuzdaki hiç bir yapı sahip değildir. (Bu noktaya önemle dikkat ediniz.)
Yine diğer bir tabirle, dış dünyayı tanımak için onu görüşünün aynıyla algılamak gerekir. Bu kavrayış ise beynin hücreleri vasıtasıyla olmaz. Beyin hücreleri, sadece dış dünyadan etkilenebilir, diğer vücut hücrelerinin etkilendiği gibi.
Bu farklı durumlar göstermektedir ki: Fiziki ve kimyasal reaksiyonların dışında insan vücudunda değişik bir hakikat vardır ve hakikat bizim dış dünyayla irtibatımızı sağlamaktadır. Bu hakikat, ruhtan başka şey değildir. Açıktır ki, hakikat her zaman madde ve maddenin özelliklerden daha değerlidir.
Memnuniyet vericidir ki, günümüzde bilim adamları değişik ilmi yollar ve tecrübelerle ruhun bağımsızlığını kanıtlamışlar, ruhu maddeye bağımlı gören ya da ruhu tamamen inkar edenlerin yanıldığını ispatlamışlardır.
Hipnotizma şöyle olmaktadır:
Kişi çeşitli ilmi yöntemlerle, diğer bir fert tarafından uyutulmaktadır. Uyutana "hipnotize eden" uyutulan şahsa ise "hipnotizma olan" denmektedir. Fikirlerinin bir noktada yoğunlaşması, telkin, bakışlardaki olağan üstü güçler vasıtasıyla derin bir uykuya çekilmektedir. Ancak, bu uyku normal gece uykuları gibi değildir. Hipnotizmayla uyutulmuş şahıs uykusunda kendisiyle, dışarıdan ilişki kuran, kendisiyle konuşan veya soru sorana cevap verir.
Bu halde hipnotize edilmiş şahsın ruhunun başka yerlere gönderilecek, yeni bir takım haberler alınabileceği söylenir. Medyum, normal hayatında bilmediği şeylerin bilgisini aktarabilir. Medyum uykusunda bazen hiç bilmediği bir dille konuşur. Bazen de en karmaşık matematik problemleri çözer.
Bazen en gizli dosyalarda saklı bilgileri hiç görmeden kağıda aktarabilir. Hatta ruhlar bazen cisimleşerek ya da süliet halinde toplantılara katılırlar. Biz bu konuların açıklanmasını "ruhların dönüşü" adlı kitapta yaptık.
Ölen birisinin ruhuyla irtibat kurma şeklinde olur ki, ruhun bağımsızlığına delildir.
Bugün, yeryüzünde ruhçular adıyla bir çok cemiyetler vardır. Meşhur, Mısırlı bilim adamı "Ferid Vecdi" bu cemiyetlerin, dergi ve gazetelerinin üç yüze yakın olduğunu bildirmektedir. Değişik büyük şahsiyetlerin bir çoğu bu cemiyetlerin toplantılarına katılmaktadır. Bu toplantılarda ruhlarla ilişki kurulmakta, madde ötesi harikulade işler gerçekleştirilmektedir.
Gerçi sahtekarlardan bazıları ruhlarla ilişki kurma ilminden hiçbir haberleri yokken, haberleri olduğunu iddia ederek, bu yoldan fazlasıyla su istifade etmektedirler, ama bu su istifadeler ruhların haki katına mani olacak durumda değillerdir.
Çünkü büyük araştırmacılar bu hakikati itiraf etmişlerdir.(4) Bütün bu açıklamalar insan ruhunun bağımsızlığına ve ölümden sonra kalıcılığına delil ve doğru atılmış tesirli bir adımdır.
Uyku aleminde zihnimizde şekillenen sahneler, bazen geleceğin sırlarını, tesadüf diyemeyeceğimiz kadar açık ve net bir şekilde açıklar bize. Ruhun bağımsız olduğunun diğer bir delilidir bu.
Bütün bu açıklamalar göstermektedir ki, ruh maddi değildir ve insan beyninin fiziki, kimyasal özelliklerini taşımaz. Aksine o doğa üstü bir hakikattir. Bedenin ölmesiyle ortadan kaybolmaz. Ölümden sonra, diriliş ve hayat için yoluna devam eder.
1- Materyalist ve maneviyatçı felsefeciler arasında ruh konusundaki düşünce farkı nedir?
2- Ruhun bağımsızlığına delil olan büyük bir hacim, küçük bir hacme sığmaz kanunu nedir.
3- Hipnotizma hakkında ne biliyorsunuz?
4- Ruhlarla ilişki kurmaktan kasıt nedir?
5- Sadık (doğru) rüyalar, ruhun bağımsızlığına nasıl delil olmaktadır?
 


 
 
 
 
 
 
Diriliş konusunda ileri sürülen en önemli sorulardan birisi de, dirilişin sadece "ruh" da mı olacağı, yoksa ona (yeryüzündeki gibi) cismin de katılacağı mıdır?
Acaba insanoğlu dünyada sahip olduğu bu ruh ve cisimle öbür dünyada sadece daha iyi ve yüksek bir hayat mı sürdürülecektir.
Eskiden ruhun dirilişine inanan bir grup felsefeci, cismin, insanoğlunun dünya üzerinde ruhunu taşıyan bir binek olduğunu; insanın ölümüyle cismin kurtuluşa erdiğini, ruhunda artık cisme ihtiyacının kalmadığını savunmaktaydılar....
Büyük İslam Filozoflarının diriliş konusundaki   görüşleriyse; dirilişin hem ruhi hem de cismi olacağı şeklindedir. Cesedin ölümle toprağa girip çürüyerek yok olduğu doğrudur. Fakat, Allah'a (c.c) sonsuz kudret sayesinde bu çürümüş zerreleri kıyamet gününde yeniden yaratacaktır. Bu dirilişe, cismi diriliş denmektedir. Çünkü ruhun kıyamet günü döndürüleceği gayet açıktır. Hiç kimse bunun üzerinde tartışmamaktadır. Tartışma cismin de dirilip dirilmeyeceği üzerinde olduğu için bu isim verilmiştir.
Her halukar da "diriliş" le ilgili Kur’an’ı Kerim'de geçen bütün ayetlerin hepsi cismin dirilişinin gerçekleşeceğine delildir. Bu ayetler Kur’an'da sık, sık göze çarpar.
Bedevi Arabın çölde çürümüş bir cesedin kemiklerini bularak Nebi’ye (s.a.a) getirip, "Kim bunları diriltebilir?" dediğinde Hz. Peygamber (s.a.a) Ona; "İlk gün Onu yaratan, gökleri ve yeri yaratan, yeşil ağacın içinde ateşi yaratan" diyerek (Yasin Suresinin son ayetlerini) okuduğunu belirtmiştik.
Kur’an-ı Kerim başka bir yerde şöyle demektedir: "Kıyamet günü kabirlerinizden çıkacaksınız."(Yasin, 51; Kamer, 7)
Kabirler cesetlerin gömülü olduğu yerlerdir, ruhların gömüldüğü yerler değil... Dirilişi inkar edenlerin hepsi aslında şunu demektedirler:
"Nasıl olur da toprak olduktan sonra üstelik topraklarımız dağıldığı halde yeniden hayata döneriz?"(Secde, 10)
Allah (c.c) onlara şöyle cevap vermektedir:
"Onları ilk defa yoktan var eden, bu işi de yapmaya kadirdir. Görmediler mi Allah (c.c) mevcudatı nasıl yarattı. İşte öylece de yaratılışını yenileyecektir. Allah (c.c) için bu çok kolay bir iştir."(Ankebut, 19)
Bedevi dedi ki:
"Nasıl oluyor da bu adam ölüp toprak olduktan sonra yeniden dirileceğiz üzere size vaadde bulunuyor?" (Müminun, 35)
Bu ve bunun gibi ayetler, Peygamber (s.a.a) Efendimizin her yerde cismani bir dirilişten bahsetmekte olduğuna açıkça işaret etmekteydi. Önceden de gördüğümüz gibi Kur’an’ı Kerim, bitkiler aleminden ve ona benzer yerlerden müşriklere misal getirmiş, ilk yaratılışı ve Allah’ın (c.c) kudretini şahit tutmuştur.
Müslüman olan ve Kur’an’ı Kerim'den en ufak bir bilgiye sahip olan birisinin cismi dirilişi inkar etmesi imkansızdır. Kur’an’ı Kerime göre cismi dirilişi reddetmek ölümden sonra dirilişin kendisini reddetmek gibidir.
Akıl, bütün bunların ötesinde şunları söylemektedir; Ruh ve beden birbirlerinden ayrı iki şey değillerdir, ancak, aynı zamanda müstakillerdir de! Birbirleriyle ilişki ve bağlılıkları da vardır. Beraber gelişip beraber olgunlaşırlar. Sonsuz hayata hazırlık için, kesinlikle birbirlerine ihtiyaçları vardır.
Berzah (dünya ve ahiret arasındaki zaman ve alem) süresi içerisinde birbirlerinden ayrı kalsalar da çocuğun bedeninin gelişmesi ya da bir yaralının, yaralarının iyileşmesi gibi, hiç bir zaman şahsiyeti değişmeyecektir. Noksan ve küçük bedenler, kemal alemi olan kıyamette kamil bir şekilde hasrolunacaktır. Bu şekilde bu soru ve çevresinde, hiç bir problem kalmamaktadır. (Daha fazla bilgi edinmek için "Diriliş ve Ölümden Sonraki Hayat" adlı kitaba baş vurunuz.)
1- İnsanın hayatı öte dünyada, bu dünyadaki gibi mi olacaktır?
2- Kıyamet gününün ceza ve mükafatını, bu dünyada anlayabilir miyiz?
3- Acaba Cennet nimetlerini ve Cehennem azabını tatmak sadece cismin işi midir?
4- Amellerin cismin kazanmasından kasıt nedir? Kur’an-ı Kerim buna nasıl işaret etmektedir?
5- Amellerin cisimleşmesi (canlanması) olayı diriliş konusunda hangi meseleye açıklık getirmektedir?
 


 
 
 
 
 
 
Birçokları kendi kendilerine "Ölümden sonraki alem, tıpkı bu dünya gibi mi olacak? Nimetleri, cezaları, kısaca konum ve nizamları bu alemde olduğu gibi mi olacak?" diye sorarlar: Cevap olarak açıkça söylenmelidir ki: Sahip olduğumuz bir çok delil o alemin bu aleme nazaran bir çok farklarının olacağını göstermektedir. Kıyamet hakkında bu alemde bildiklerimiz, serap ve hayal halinde bir alemi uzaktan görmemiz gibidir.
En iyisi cenin örneğinden istifade edelim: "Cenin" aleminden, alemimize olan uzaklık, bu alemden ahiret alemine kadar olan uzaklık kadar, belki de daha fazladır. Eğer bebek "Cenin" devresindeyken akıl ve düşünme kabiliyetiyle ondan görüntüler yakalamak isteseydi, meselenin altından kalkamazdı... Mesela; Gökyüzü, yeryüzü, ay ve yıldızlardan, dağlardan, ormanlardan, denizlerden görüntülere sahip olmak isteseydi kesinlikle hiç bir şekilde bunu başaramaz ve bunlara akıl erdiremezdi...
Cenin halindeki bebek içinde yaşadığı daracık ana rahminin dışında kalan güneş, ay, deniz, dalga, tufan, rüzgar, çiçekler ve bu dünyanın güzellikleri kendisi için herhangi bir mana ifade etmez. Bütün dili, bir kaç kelimeden ibarettir. Ana karnındayken onunla konuşmak isteyen herhangi birinin sözlerini elbette anlayamayacaktır. Diğer alemin genişliği karşısında bu alemin sınırlığı ve darlığı, cenin alemiyle bu alemin mukayesesi oranında, belki daha da fazladır. Bu cihetle diğer alemin nimetlerinden ve Cennetinden tamamen haberdar olamayız.
Bunun için, Nebi (s.a.a) bir hadisinde: "Cennette gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, nimetler vardır ki, hiç kimsenin tasavvur dahi etmediği nimetlerdir bunlar" şeklinde buyurmaktadır... Kur’an-ı Kerim ise bu manada şunları söylemektedir:
"Hiç kimse Cennetteki göz kamaştırıcı nimetleri bilemez ki, yeryüzünde Salih ameller işleyenler için hazırlanmıştır."(Secde, 17)
O alemin nizamı da bu alemin nizamından çok farklıdır. Misal olarak kıyamet mahkemesinde insan hakkında görgü tanıkları onun el ve ayakları, derisi hatta günah ya da sevap yaptığı yerler olacaktır.
"Bu gün onların ağızlarına mühür vuracağız, elleri ve ayaklarıyla yaptıkları işlerden haber verecekler."(Yasin, 65)
"Derilerine diyecekler ki; Niçin bizim aleyhimizde konuşuyorsunuz? Onlar diyecekler ki; her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturuyor."(Fussilet, 21)
Elbette, bugün için meselelerin anlaşılması zordur. Ama günümüzde görüntü ve seslerin kaydedilmesiyle ilgili gelişmeleri ve sundukları örnekler, hayrete hiç de yer bırakmamaktadır. Öte dünyanın nimetleri hakkında benzetme ve uzaktan görme gibi yüzeysel bilgilere sahip olsak da, o dünyanın genişliğini heybet ve özelliklerini tam olarak bilmesek de en azından şunu kesin olarak biliyoruz ki, öte dünyada mükafat da, cezalandırma da, hem cisim, hem ruh üzerinde olacaktır. Çünkü diriliş, hem ruh hem de cisim planında olacağından, mükafat ve cezalandırma da her iki planda olacaktır. Kur’an’ı Kerim ruh ve cisim boyutunda şunları buyurmaktadır:
"İnanan ve salih amel işleyenlere müjde ver. Onlar için ağaçlarının altında nehirler akan cennetler ve temiz eşler vardır. Gencecik olarak, orada yaşayacaklardır."(Bakara 25)
"Manevi nimetler hakkında ise şunları söylemekte: "Allah’ın onlardan razı ve hoşnut olması olması bütün cennet nimetlerinden üstündür."(Tevbe, 72)
Allah’ın (c.c.) kullarından razı ve memnunluğunu kullarının hissetmesi, cennette başka bir şeyle kıyaslanmayacak üstünlük ve lezzette bir nimettir. Cehennemde ise ateş ve cisim işkencelerinin yanında Allah’ın (c.c) gazabı, öfkesi ve cehennemliklerin halinden memnuniyetsizliği her işkenceden daha acı verici olacaktır.
Dikkat edilecek diğer önemli bir nokta da şudur: Kıyamet günü, "İnsanların işlemiş oldukları ameller" de diriltilecekler ve değişik şekillerde bizlerle olacaklardır. Mükafat ve cezalandırılmanın en önemli bölümlerinden birisi, bu amellerin cezalandırılması bölümüdür. Zulüm ve adaletsiz siyah bir bulut halinde etrafımızı çevirecektir. Peygamberin (s.a.a) hadisinde buyrulduğu gibi: "Zulüm, kıyamet gününde karanlıklardır." "Meşru olmayan yetim malları, ateşin alevleri şeklinde etrafınızı çevirecektir." (Nisa, 10)
"İman, ışık ve nurani parlaklıkla etrafımızı aydınlatacaktır." (Hadid, 12)
"Faiz yiyiciler ve toplumun iktisadi yapısını felce uğratanlar, kıyamet günü sara hastalığına tutulmuşlar gibi, kah yere yıkılacak kah ayağa kalkacak, gelecekler ve vücutlarını kontrol edemeyeceklerdir." (Bakara, 27)
“Mazlum ve mahrumların paralarını sömüren müstekbir ve cimri para babalarının boyunlarına öyle ağır topuzlar asacaktır ki, yerlerinden kıpırdamayacaklardır."(Al-i İmran, 180)
Diğer ameller de kendileriyle uygun şekillerde canlanacaklardır. Maddenin hiç yok olmadığını, enerjiye dönüştüğünü ve devamlı şekil değiştirdiğini biliyoruz, ameller de aynen böyledir. Yukarıdaki kanuna göre şekilleri değişse bile sürekli canlıdırlar. Kur’an-ı Kerim kısa fakat, insanı sarsan bir ibareyle kıyamet günü hakkında şöyle buyurur: "İnsanlar orada amellerini hazır bulacaklardır."
Gerçekte insanoğlu ne çekerse kendisinden çekmektedir. Kur’an’ı Kerim aralıksız, hemen yukarıdaki ayetten sonra şöyle buyurmaktadır: "Senin Rabb'in hiç kimseye zulüm etmez."
Diğer bir yerde Kur’an-ı Kerim kıyamet günü hakkında: “İnsanlar o gün grup, grup toplanacak ve amelleri kendilerine gösterilecektir."(Zilzal, 6)
“Zerrece iyilik yapan ve zerrece kötülük yapan amellerinin karşılığını görecektir." buyurmakta. (Dikkat ediniz, kendisi gösterecek demektedir.)
Eğer şu hakikate dikkat edersek; amellerimiz en küçüğünden en büyüğüne; kötü ya da iyi olsun, bu dünyada yazılmaktadır ve kıyamet günü de peşimizi bırakmayacaktır. Öyleyse her an çok akıllıca amel etmemiz gerekir: Kötülükler karşısında direnişli ve iradeli, iyilikler karşısında ise temayüllü ve vefalı olmak zorundayız.
Günümüzde öyle cihazlar icat edilmiştir ki; dünyadaki görüntü ve sesleri kolayca kayıt edebilmekte; uzayda dolaşan görüntü ve sesleri algılayabilmektedir. Tanınmış bir bilim adamı iki bin yıl önce Mısır'da testi yapıcılarının, testi yaparken çıkardıkları sesleri, duyulacak bir şekilde uzayda yakalayarak kaydetmiştir. Bu kayıtta testi yapanların ellerinden ve kullandıkları aletlerin sesleri açıkça işitilmektedir.
Sonuç olarak: Diriliş, ölümsüzlük, mükafat ve ceza hakkındaki bir çok soruya Kur’an-ı Kerim iyi ve kötü amelin ruh ve cisminizin üzerinde tesirlerinin olduğu göz önünde bulundurularak ‘Amellerin tecessümüyle’ cevap vermektedir.
Yüce Allah’ın selam ve rahmeti Salih kullarının üzerine olsun.
1- İnsanın ahiret yaşantısı bu dünyanın benzeri midir?
2- Acaba kıyametin cezasını ve mükafatını eksiksiz olarak anlayabilir misiniz?
3- Acaba cennet nimetleri ve cehennem azabı yalnız cismi midir?
4- Amellerin dirilmesinden maksat nedir?
5- Yaptığımız amellerin canlanmasına olan inanç, kıyametin hangi müşkülâtlarına cevap vermektedir?
İlim açısından sadece "yeşil ağaçlar" güneş ışını karşısında karbonik gazı almakta, karbonunu içinde depolayıp, oksijeni açığa çıkarmaktadır. Böylece de güneş ışınını içinde depolamış olmaktadır.
(1, 2, 3) İmam Ali’nin (a.s) kısa cümlelerindendir. Nehcü'l-Belağa'da meşhur "Dünya ahiretin tarlasıdır" hadisidir.)
(1) Daha fazla bilgi için "Ruhların Dönüşü" ve "Diriliş ve Ölümden Sonraki Alem" adlı kitaplara müracaat ediniz.
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

15/04/2009 - 15:07 Şia'nın Ortaya Çıkış ve Yayılışı

n

15/04/2009 - 13:34 İnsan, Adalet (Necü'l-Belaga)

n

15/04/2009 - 11:35 Akıl, Bilgi (Nehcü'l-Belaga)

n

15/04/2009 - 10:52 Din, İman, Kurân (Nehcü'l-Belaga)

n

15/04/2009 - 09:21 Dünya ve Ahiret (Nehcü'l-Belaga)

n

24/03/2009 - 09:03 Usul-u Kafi (Tevhid)

n

24/03/2009 - 08:54 Usul-u Kafi (İlmin Fazileti)

n

24/03/2009 - 08:47 Usul-u Kafi (Akıl ve Cehalet)

n

19/03/2009 - 08:01 Ehlibeyt Yolunda İnançlarımız

n

19/03/2009 - 07:42 İkinci Fatıma Hz. Masume

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

1 Mart 2017
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim