Ehl-i Sünnet sizin kardeşinizden de öteye canınız, özünüzdür.
Ayetullah Sistani

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

Muharrem Ayı
 
 
 
 
İmamet
 
 
Abbasi hükümetinin başkenti Bağdat, H.656 yılında Moğollar tarafından ele geçirildi. Böylece Abbasiler tarih sayfasına karıştılar.

06/04/2009

Nehcu’l Hak ve Keşfu’s
 
 
 Sıdk’tan Seçmeler
 
İMAMET 
 
 
 
İmam Cemaluddin Ebu Mansur Hasan b. Yusuf b.
 Ali b. Muhammed b. Mutahhar Hilli 
 

(Allame Hilli)

H. 648-736 

 
Not: Kitabın orjinali yaklaşık 700 sayfadır ve tamamı tercüme edilmiştir. Kitabın tamamını bir anda çıkarma imkanımız olmadığından, imkân dâhilinde bölüm bölüm kitapçıklar halinde çıkamaya karar verdik. Başarı Allah’tandır.  
 
 
 
 
 
 
 
 
ÖNSÖZ
Abbasi hükümetinin başkenti Bağdat, H.656 yılında Moğollar tarafından ele geçirildi. Böylece Abbasiler tarih sayfasına karıştılar. Bunun en büyük darbesini de dolayısıyla, hilafeti, nübüvvet ve risaletin devamı olarak bilen Abbasilerin hizmetindeki alimler yedi.
Bu alimler zahmetlerinin karşılığı olarak da, hilafet kapısının nimetlerinden yararlandılar. Abbasi halifeleri onları, Cuma imanlığı, hakimlik, siyasi mevkiler, tedris ve diğer hayati görevlere atadılar. Bu alimler, muhalifleri, hilafet kılıcıyla acımasızca susturmasını da bildiler. Muhalifleri tarafından ileri sürülen ve cevap veremedikleri konularda, hilafet mühürlü tekfir fetvalarını verdiler. Böylece de İslam’da her zaman özellikle de, Sevgili Peygamberimiz zamanında var olan, düşünce özgürlüğünü yok ederek, fikirlerin yeşerip gelişmesine neden olan, tartışma ve görüş alışverişi ortamını yok ettiler.
Hakikat ehli alimler ise, hep bu imkanlardan ve görevlerden uzak tutuldu, baskı gördü. Kelâm, fıkıh, hadis ve diğer konulardaki inanç ve görüşlerini açıkça beyan etmelerine, ders vermelerine izin verilmedi. Bu alimlerin kitapları yakıldı, işkence gördüler, sürgüne yollandılar, zindanlara atıldılar ve öldürüldüler. Bütün bu cezaların altında da hilafet kapıcısı alimlerin fetva ve mühürleri vardı. Onlar hilafet, hilafet onları korudu durdu. Ama sonuçta ölüm fetvasını verenlere de, öldürenlere de “’âlim” deniliyordu ve denilmektedir.
İşte böyle bir dönemde Yüce Allah, dünyanın bilinmeyen bir köşesinden Moğolları gönderdi. Ne acıdır ki, zalim Müslüman Abbasi hilafetinde gün görmeyen alimler, özellikle de Şiiler, Moğolların gelişiyle baskı ve zulümden kurtuldular ve onlara altın bir fırsat doğmuş oldu.
Merhum Şehriyarın da dediği gibi:
Gidip de şu kafire mi sığınsak,
Şu dinsiz, imansız Müslüman elinden
Rahat ve özgür bir ortam bulan Şiiler, artık kelâm ve diğer konularda, Ehl-i Sünnetle açıkça tartışmaya başladılar. Hatta bunların bazılarına Moğol kralının da katılması, toplantıların daha renkli ve görkemli olmasını sağlıyordu. Bu dönemde, Şia’nın dinamik görüşleri benimsenmeye, Resulullah’ın (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine karşı sevgi ve mârifet çoğalmaya başladı. Bu, rahatça insanların görüşlerini beyan etme ortamı, asırlar boyu var olan Şia-Sünni ihtilaf ve kininin ortadan kalkmasına sebep oldu. Bu da o dönemdeki İslam toplumu için en iyi gelişmelerden biridir.
Bu yüzden olacak ki o dönemde, Ehl-i Sünnet alimlerinden birçoğu, İmam Ali’nin (a.s) Nehcu’l-Belağa’sına şerh yazmışlar, Şia inançlarına yazdıkları ret ve itirazları bir kenara bırakmışlardır. Böyle bir ortamda, Moğol kralı Olcayto’nun Şia mezhebini seçmesine, şaşırmamak gerekir.
Bu dönemde, Hille şehrinde kurulan medresenin önemi büyüktür. Bu medreseyi, daha sonra Cebel Amul, Kerbela, İsfahan, Horasan, Kum ve diğer yerlerde kurulan ilim merkezleri izlemiştir. Abbasilerin çöküşüyle Hille şehrindeki fakih, mütekellim, müfessir ve hadis alimleri çoğaldı. Hatta birbirleriyle konuşmaktan dahi çekinen Şia ve Sünni alimleri, Müslümanların hakim olduğu dönemde bulamadıkları rahat bir ortam buldular. Böyle bir ortamda, İslami konularda görüş alışverişinde bulunma cesareti kazandılar.
Zira emir ve yetki, Müslümanların Sünnilik veya Şialığıyla fazla bir ilgisi olmayan, tabiri caizse; tam demokratik bir yönetim sergileyen, Moğolların elindeydi. Zaten Moğolların, İslam dinine karşı savaş açmaması, yok etmeye çalışmamaları, bu sözümüzü onaylamaktadır.
Hatta, Moğollar kendilerinden Müslüman olanlara karşı da, hiçbir baskı uygulamamışlardır. Bir bakıyorsunuz putperestlikten dönüp Hıristiyan olmuşlar, daha sonra İslam diniyle tanışınca, taassupsuz mantıklı bularak, bu dini kabul etmişlerdir. Bazıları Hanifi mezhebini seçerken, bazıları Şafii, bazılarıysa Şia mezhebini kabullenmişlerdir.
Buradan da, Moğolların İslam ülkelerine saldırmasının, sadece buralara askeri ve siyasi yönden hakim olmak istediklerinin yattığı anlaşılmaktadır.
Tarih kaynakları, İlk Müslüman Moğol kralı olarak, Ahmet Tekodar’ı (H.681) göstermektedir. Daha sonraları başa geçen Türk hakanı, Sultan Mahmud Gazanhan (H.693) Şia idi. İslam dinini, devletin resmi dini olarak ilan etti. İslam dininin ve onun hükümlerinin yayılması için, büyük çabalar harcadı. Moğolların anayasası olan “Yasa”nın yerine İslam hükümlerini bıraktı ve put tapınaklarını yıktırdı. Ehl-i Beyt’e karşı büyük sevgisi vardı. Irak’taki Ehl-i Beyt türbelerini yaptırılmasında büyük çabalar harcamıştır. Onun şu sözü meşhurdur:
“Ben sahabelerin hiçbirinin faziletini inkâr etmiyorum. Ama rüyamda iki kere, Resulullah’ı (s.a.a) gördüm. Onunla beraber her defasında Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyni gördüm.”
Her zaman Horasanda İmam Rıza’yı (a.s) ve diğer imamların kabirlerini ziyaret eder ve seyitlere çok büyük saygı duyardı. Daha sonra onun yerine Sultan Olcayto (Hudabende) geçmiştir.
Abbasiler döneminin aksine, böyle açık görüşlü kralların ve özgür ortamın sonucu olarak, mezhep taassubundan uzak, Allame Hilli’nin derslerine katılan birçok Ehl-i Sünnet alimlerini ve onların Allameyi öven sözlerini görmek mümkündür. Aynı şekilde, Hace Nasruddin Tusi’nin de Ehl-i Sünnetin ileri gelen birçok alimine, üstatlık yaptığını görüyoruz. Nasruddin Tusi’nin önemli hizmetlerinden biri de, İslam-i kitapların yakılmaması konusunda, Moğol kralı Hulagu’nun onayını almasıdır. Bunu yaparken de, Şia-Sünni ayrımı yapmamıştır. Doktor Yahya Haşşab “eş-Şergi’l-İslami fi Ahdi İlhaniyye” kitabında bunu açıkça itiraf etmiştir.
Bu durum, Şehid-i Evvel (Muhammed b. Cemaleddin Mekki el-Amuli H.787) döneminde devam etmiştir. Şehid-i Evvel, İbn-i el-Hazin’e yazdığı icazette şöyle diyor: “Ben, Ehl-i Sünnet’in Mekke, Medine, Bağdat, Mısır, Şam, Beytu’l-Mukaddes ve Mekan’ı-Halil’de bulunan, kırk tane alimlerinden rivayet naklettim.” (Mukaddime-i el-Lüme ed-Dimeşkiyye, c.1, s.76)
Bu gidişat, Şehid-i Sani’nin (Ali b. Ahmed el-Cabi el-Amuli H.966) zamanında da devam etmiştir. Şam ve Mısırdaki bir kısım Şafii, Hanbeli ve Maliki mezhebinin ileri gelenleri, Şehid’in (r.a) kendi sahihlerindeki rivayetleri nakletmesine ve fıkh-i eserlerinden istifade etmesine izin vermişlerdir. (Mukaddime-i el-Lüme ed-Dimeşkiyye, c.1, s.169)
 Ama maalesef bu gidişat Şehid-i Sani’nin şahadetinden sonra (H.966) da kesilmiş, tarih sayfalarında kalmıştır.
İşte böyle bir ortamda,İmam Cemaluddin Ebu Mansur Hasan b. Yusuf b. Ali b. Muhammed b. Mutahhar Hilli, Hicri 648 de, Ramazan ayının 27. Cuma gecesi, Irak’ın Hille şehrinde dünyaya geldi. Babası, büyük bilginlerden fakih, muhakkik ve müderris, Sediduddin Yusuf b. Mutahhar’dır.
Asıl ismi Hasan, künyesi Ebu Mansur olmakla beraber, diğer bir künyeyle (İbn-i Mutahhar) meşhurdur. En meşhur lakabı, Allame’dir. Mütekellimler ve tarihçilerin yanında, meşhur olan lakabı ise Cemaluddin’dir. Künyesiyle beraber (Cemaluddin b. Mutahhar.) olarak denilir.
Allame; Arap edebiyatı, fıkıh, usul, hadis, kelâm ve diğer İslam-i ilimleri babasının ve Muhakkik Hilli olarak tanınan, “Şerai-i İslam” kitabı yazarı, dayısı Şeyh Necubuddin Cafer’in yanında okudu. Daha çocuk yaşta bütün bu ilimleri tamamlayarak, büyük üstatlardan ders almaya başladı. Felsefeyi, İbn-i Sina’nın “eş-Şifa” kitabını ve heyet ilmini, o dönemin büyük filozofu, Hace Nasruddin Tusi’nin yanında tamamladı. Akli ilimlerde diğer bir üstadı; Şemsuddin Muhammed b. Muhammed Keşşi Şafii’dir. Çoğu zamanlar, öğrencisi olan Allame Hilli’nin soruları karşısında aciz kaldığını, kendiside ikrâr etmiştir. Meysem b. Ali b. Meysem Behrani diğer bir üstadıdır. Mantık dalındaki dakik eserlerden bir olan “Şerh-i Keşfu’l-Esrar en Gevamizi’l-Efkar” kitabını, Necmuddin Ali b. Kazvini (Debiran Kazvini)’nin yanında okudu. Seyyid Ali b. Tavus ve Seyyid Ahmed b. Tavus diğer meşhur üstatlarıdır.
Allame kendi kitaplarında, babasının görüşlerini de nakletmiştir. Değerli babası hakkında şu tarihi olay nakledilir:
Moğol kralı Holagu’nun Bağdat’ı kuşatma haberi diğer şehirlere yayılınca, Hille halkı da şehri terk ederek, vadilere çekildiler. Şehirde az bir gurup kaldı. Allame’nin babası Saduddin Yusuf b. Mutahhar da şehirde kalanlardandı. Moğol imparatoru, elçilerini göndererek, şehrin ileri gelenlerini huzuruna istedi. Onun ne yapacağını bilmediğinden, gitmekten korktular. Saduddin gelen elçilere “Sadece ben gelirsem yeterli midir?” deyince, evet dediler.
Allamenin babası, onlarla beraber kralın huzuruna gitti. (Bu olay Bağdat’ın alınmasından öncedir) Şah ona:
-İşin sonunun ne olacağını bilmeden niçin geldin? Canının amanda olduğunu nereden biliyorsun? Deyince Saduddin şöyle cevap verdi:
“Tereddüt etmeden geldim. Zira İmamımız Ali b. Ebu Talib’den (a.s) naklettiğimiz “Zevra” hutbesinde o Hazret şöyle buyuruyor: ‘Zevra! Siz Zevra'nın ne olduğunu nereden bileceksiniz? Orası zengin ve güçlü bir yerdir. Orada büyük binalar dikilmiştir. Sakinleri pek de boldur. Büyük su hazneleri vardır. Abbas oğulları orayı, daha iyi bir yaşam için vatan edinirler. Onların ayyaşlık ve gayri meşru işler yaptıkları evleri vardır. Orada hem zulüm ve zalim hem de korku ve korkutan vardır. Önderleri sapık, yöneticileri fâsık, vezirleri haindir.
Herkesin hüzünlü olduğu, gözyaşlarının dinmediği, keder ve acının olduğu bir dönemde, onlar çıkagelirler. Küçük (çekik) gözlüdürler. Benzersiz ve çekici bir yüzleri vardır. Elbiseleri demirden öfkeli süvariler... Yüksek sesli, amansızca saldıran, bir kralları vardır. Hiçbir şehri fethetmeden geçmez. Onlara karşı açılan bayraklar, toprağa düşerler. Vay onlara düşman olanın haline, sonunda zafere ulaşır, muzaffer olurlar.”
Sonra Saduddin şöyle devam etti: “Bu sıfatları sizde buldum. Bizi hoşgörüyle karşılayacağınızı ümit ederek geldim.”
Saduddin’in bu fasih ve akıl dolu sözleri hedefine ulaştı. Bu sözleri çok beğenen Holagu, onun adına yazılı bir ferman vererek, Hille ve etrafının amanda olduklarını bildirdi. Allamenin babasının cesaret ve hürmetine Hille, Küfe, Meşhed Moğol talanından korunmuş oldu.
Öte taraftan büyük Moğol imparatoru Sultan Gazanhân H.703 de İran’ın başşehri Tebriz’de öldü. Yerine kardeşi Olcayto geçti. H.716 da vefat edinceye kadarda Moğol devletinin başında idi.
Annesi Karaiyet, Hıristiyan olduğundan onu bir Hıristiyan gibi yetiştirdi. Olcayto annesi ölünceye kadar Hıristiyan idi. Daha sonra Müslüman bir kadınla evlenince, o dönemde etkin olan Hanifi alimleri vesilesiyle, Hanifi mezhebini kabul ederek, Hıristiyanlığı tek etti.
Olcayto felsefe, kelâm ve diğer ilimlere olan büyük alakasından dolayı, İran’a hüküm süren Moğol hanedanının büyük ve tanınan düşünürlerindendir. Düşünce özgürlüğüne olan saygısı, semâvi dinler ve mezhepler konusundaki kitapları mütalaa etmeğe olan düşkünlüğüyle meşhurdur. münazara ve karşılıklı tartışmaya çok alakasının olması onun Hıristiyanlığı terk ederek İslam dinini kabul etmesindeki en büyük etkendir.
Huda Bende, sarayın kapılarını dört mezhebin âlim ve bilginlerine açarak onlarla sabahlara kadar süren tartışmalar yapıyordu. Birçok âkide, kelâm, felsefe ve fıkıh konularında onlarla konuşarak müzakere ediyordu. O İslam dininin, yaşamın bütün zorluklarını çok dakik olarak hikmetle çözdüğüne inanıyordu. Bu sebepten yeni ortaya çıkan olaylarda ve halledilmeyen konularda fâkihlerden, Şeriat’ın kesin hükümlerine dayanarak halletmelerini istiyordu. Dört mezhepten hiçbiri konusunda taassubu olmadığından düşünce ve akide özgürlüğüne inanırdı. Kendisi Hanefi mezhebini izlemesine rağmen veziri “Hace Rasuddin Fadlullah” Şafii mezhebinin büyüklerinden ve bilginlerinden biri idi.
Olcayto, Hanifi mezhebini kabul edince, Hanifi alimlerinin diğer mezheplere baskı kurmaya çalıştığını görünce, dengeyi sağlamak için, Şafii mezhebinin büyüklerinden olan Hacı Nizamuddin Abdulmelik Meragi’yi, “gazi-i Guzat” tayin ederek, bütün Moğol topraklarında din işleri sorumlusu yaptı.
Elbette onun bu hareketi, yine tahmin ettiği dengeyi sağlamayacak, o dönemdeki Ehl-i Sünnet alimleri arasındaki kavgayı ortadan kaldıramayacaktı. Daha sonraları, H.707 de Hanifi mezhebinin taassuplu alimlerinden, İbn-i Sadr Cihan, Buharadan gelerek bu kargaşaya yeni bir boyut kazandıracaktır. Onunla, Şafii olan Gazi-i Guzat arasındaki tartışmalar, birbirlerini tekfir edecek kadar büyüyecektir. Bu iki mezhep büyüyü arasındaki ağır eleştirileri, o dönemin Moğol komutanları ve halk arasındaki olumsuz etkileri tarih kaynaklarında nakledilmiştir.
Böyle bir ortamda Olcayto’nun maruz kaldığı bir sorun bu ihtilafı ateşledi. Ahlaki konulara çok önem verdiğinden, kendi şahsına ait ama toplumsal boyutu olan, sorunlardan birine fıkhı cevap ararken hayrete düştü. Kendi hanımını Hanefi mezhebi esasına göre, bir mecliste üç kere talak verdi (boşadı). Ehli Sünnetin alim ve fâkihlerini meşveret etmek için topladığında, hepsinin boşanmanın sabit olduğunda görüş birliği içerisinde olduklarını gördü. Sultanın, hanımını ancak başka bir erkekle evlenip daha sonrada onun isteğiyle ondan boşandıktan ve idde bekledikten sonra, oda kadın razı olduğu taktirde, onu yeniden alabileceği konusunda, ortak fetva verdiler.
Bu acı gerçek şahın, hanımının, çocukların, aile fertlerinin ve devlet erkanlarının hepsinin âtife ve duygularında çok kötü bir etki bıraktı. Alimlerden bir kısım bazı fıkhı görüşlerden yararlanarak bu sorunu çözmeğe telaş ettiyseler de bu görüşün muhalifi olanlar, güçlü fıkhı delillerle onu reddettiler. Böylece, Ehl-i Sünnet alimleri bu konuda ikiye bölündüler.
Dört mezhebin fâkihleri arasındaki ihtilaf, şahın sarayından milletin arasına, cadde ve sokaklara taşarak dini medreselerin bahis ve tartışma konusu oldu. Bu ihtilaf yavaş yavaş, öyle bir şekilde çoğaldı ki, hatta İran toplumu arasında fitneler, ayaklanmalar, fikri değişiklikler ve kanlı iç savaşlara yol açacak kadar büyüdü. Bu, zaten şaşırmış olan şahı tamamen hayrette bıraktı. Bu yüzden, doğru görüşü seçmekte aciz kaldı.
Bu tartışmalardan çok rahatsız olan Olcayto, Getelefşah’a yazdığı bir mektupta şöyle diyor:
“Babalarımızın dini olan Cengizlerin “Yasa’sını” terk ederek İslam dinini kabul ettik. Ama bu dinin mütedeyyinlerinin de çok büyük ihtilafta olduğunu görüyorum.”
Bu fitne, özellikle Moğol ordusunun büyük komutanlarından bazılarının mürtet olmalarına ve Hıristiyanlığa geri dönüp, İslam bilginlerini tahkir etmelerine sebep olunca İslam’ın İran’da ki geleceğini ciddi bir şekilde tehdit etmeğe başladı.
Halk arasında “Huda Bende’nin” Moğol’un büyük reisine mektup yazarak olayı uzunca ona anlattığı, vicdanını Allah’ın karşısında ikna edecek ve ailesinin sevincine yol açacak, doğru bir çözüm yolu bulmadığı taktirde, konuyu Hıristiyanlığa, veya Cengiz Yasa’sına dönerek esasi olarak halledeceğine söz verdiği yayıldı. Bu şayianın yayılmasıyla fitne daha da çoğalıp büyüdü.
Elimize ulaşan kaynakların bazıları, Olcaytoya bu sorunların çözümü için öneri getiren ilk şahsın, Olcayto’nun komutanlarından Şii mezhep “Teymutaz” olduğunu yazarlar. Teymutaz “Gazanhan kendi zamanında en akıllı ve mükemmel insandı. Böyle mükemmel bir insan, Şia mezhebini kabullendi. Onun halifesinin de bu mezhebi seçerek sorunlara cevap araması daha uygun olmaz mı? Ehl-i Beyt evde olana diğerlerinden daha vakıftır.”  teklifine, önceleri “Beni Rafizi mi Yapmak istiyorsun?” diye tepki göstermişse de, daha sonraları Teymutaz’la yaptığı uzun konuşmalardan sonra, Ehl-i Beyt mektebini daha mantıklı bularak, Şia mektebine olan alakası artmıştır.
Ehli Beyt mektebini daha iyi anlamak ve doğru değerlendirme yapmak için, o dönemin büyük alimlerinden olan Hille şehrindeki, Allame Hilli’den kendisine bir kitap yazmasını istemiştir. Allame de şu anda elinizde bulunan kitabı yazmış, daha sonra Olcayto’nun daveti üzerine, Moğol’un başkentine geldiğinde, bu kitabı Olcaytoya takdim etmiştir. Bazı kaynaklarda ise; Allame bu kitabı, Olcayto ile yaptığı görüşmeden sonra Olcayto, Allame’den kendisine beş mezhebin bütün temel ihtilaflarını içeren bir kitap yazmasını, daha sonrada doğru olanı delilleri ile açıklamasını istemiştir. Allame ise, şahın isteğine olumlu cevap vererek, birkaç günden sonra, şu anda elinizde bulunan kitabı tamamlatıp ona takdim etmiştir.
Ayrıca diğer bir rivayete göre; bu haber Kum kentindeki Şii alimler kanalıyla, Iraktaki Şiilerin büyük mercii olan Allame Hilli’ye ulaştı. Onlar, İran’da İslam’ın Moğol bilginleri ve onların arkasındaki Hıristiyanların, müjdeci hareketleri tarafından tehdit edildiğini ilettiler. Allameyi, şahın ailesi, müşavirleri, vezirleri, ve devlet erkanları arasında olan ihtilaftan haberdar ettiler. Ehl-i Sünnet’in dört mezhebi arasındaki mezhebi anlatarak ederek, toplumsal ve fıkhı konulardaki ihtilafın son halkalarını Allamenin hizmetine sundular. Rivâyete göre Allame onları dinlerken, gözlerinden inci taneleri gibi yaşlar boşanıp yüzünü ıslatıyordu.
Böyle karışıklık ve fitne ortamında Allame Hilli’nin İran’ın başşehrine yaptığı yolculuğun, fitnenin ortadan kalkmasında ve İranlıların Ehl-i Beyt mektebine yönelişlerinde büyük rolü vardır. Zaten tarihçiler, hicri dokuzuncu asrın sonlarına kadar, İranlıların Ehli Sünnetin dört mezhebini izlediklerinde görüş birliğine varmışlardır. Daha sonraları Sefeviler döneminde ise, İran halkının çoğu Şiâ mezhebini kabullendiler. Bu fikri değişimde Allame’nin rolü şüphesiz çok büyüktür.
Sonunda Allame Hilli, doğrudan olaya el atmaya karar verdi. Bağdat’ta ki Moğol valisine haber göndererek, en kısa zamanda şaha kendisinin Moğol’un İran’da ki başşehrine gelme haberini iletmesini istedi.
Raşiddin Fadlullah Şafii, Bağdat valisi tarafından gönderilen habercinin Allame tarafından şaha, Allamenin İran’a geliş haberini veren bir mektup getirdiğini ve şaha olaya sabır ve hikmetle bakmasını tavsiye ettiğini duyunca, ihtilafı bir kenara bırakarak, doğrudan dört mezhebin fâkih ve bilginleriyle irtibata geçti. Onları ilmi bakımdan, kendi deyimleriyle Rafızilerin mercii ve müçtehidi ile karşılaşmak için, hazırlanmaya teşvik etti. Bu tedbirle Reşuddin, Sünni alimlerini kararlaştırılan vakitte Allameyi karşılamak için, saraya davet etti. Özellikle bunların başında; İmam Meragi, Kutbuddin Şirazi, Hace Ömer Katibi Kazvini, Şeyh Ahmet bin Kişi, Fazil Seyit Raşuddin Haşimi Musuli, Kazi Nasruddin Beyzavi, Kazi Azuddin İci, Şeyh Muhammed b. Muh. Amuli, movli Bahruddin Şuşteri, Movli Azuddin İçi, seyit Burhaneddin İberi, gibi o zamanda Ehli Sünnetin ileri gelen ve en büyük şahsiyetlerinin huzuru vardı.
Allame Hilli (r.a) kervanla İran topraklarına girdi. Bu kervan, başkaları tarafından zarar görmemesi, kötü bir harekete maruz kalmamaları için Bağdat valisinin emriyle büyük bir emniyet koruması ve Moğol devletinin bayrağıyla donatılmıştı.
Allame Hilli (r.a) henüz meclise gelmeden şahın veziri, tatbiki bahsin konularını yöntem ve zaman bakımından belirlenmesi, yönündeki isteklerini beyan etti. Allame meclise girer girmez konuşmayı başlattı. Başlangıçta şaha ve mecliste bulunanlara dokunacak bir şaka yaptı. Allamenin hedefi tartışmacıları ortaya çıkarmak olduğundan, önceden bu mizaha yapılabilecek eleştiri ve tenkitlere karşı, Kuran’dan ve sünnetten cevap hazırlamıştı. Bu şaka, Allamenin yerini mecliste bulunanların kalbinde açtı. Allameden duydukları sevinç ve hoşnutluklarını son haddine ulaştırdı. Daha sonra, söz konusu fitneye yol açan ihtilafı açıklamaya ve anlatmaya başladı. Allamenin bu ihtilafların her birine verdiği cevap, muhkem ve üstün olan Şiâ mezhebinin görüşleri ve İmam Meragi’nin Allamenin delillerinin kuvvetini kabullenerek itirafı, mecliste bulunanların şaşkınlığına yol açtı. Allame Ehl-i Beyti (a.s) ve onların fıkhı görüşlerini kendi kitapları “Sihah-ı Sitte’den (Ehli Sünnetin altı temel kaynağı) delil getirerek açıkladı. Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Müsned-i Ahmed’den, Muvatta-i Mâlik'ten getirdiği rivâyetlerle Ehli Sünnet'in dört mezhebinin görüşlerini batıl etti.
Eğer birisi delil kabul etmekten kaçınmaya çalışır, Kuranın açık ayetlerini tevil eder gerçekçiliği bırakıp münakaşaya yönelirse, Allame açık olan delillerle ona cevap veriyordu. Mantıki delillerle ve kelimenin Arap edebiyatındaki manasını açıklayarak onunla bahsediyordu. Böylece herkes ona katılıp onun açık ve güçlü delillerinin doğruluğunu kabulleniyorlardı.
Son toplantının bitişinde Allame, şaha yaptıklarından dolayı teşekkür etmek için fasih bir hutbe okudu. Yüce Allah’a hamd ve senadan sonra Peygamber ve Ehl-i Beytine selam gönderdi. Konuşmanın sonunda Ehli Sünnetin büyük alimlerinden olan seyit Musuli Haşimi, Allame Hilli’ye itiraz ederek:-Peygamberden (s.a.a) başkasına selam göndermenin câz olduğuna ne delilin var ki, Ehl-i Beyti (a.s) Peygambere selam gönderirken zikrettin? diye sorunca, Allame şöyle cevap verdi:
-Bizim delilimiz Allah’u Teala’nın, Bakara/57 ve 156'da buyurduğu ayetlerdir.Seyit Musuli; -Peygamberle beraber selamı hak etmek için Ali ve evlatlarının (a.s) duçar olduğu musibet nedir ki? diye sorunca, Allame onların meşhur musibetlerini açıkladıktan sonra, seyit Musuli Haşimi’ye dönerek ekledi:
- “Senin gibi bir seyit, onların evlatlarından olmana rağmen, üstünlüğe layık olmayan kimseleri, onlardan üstün tutmandan, daha büyük musibet olabilir mi?” Mecliste olanlar güldüler, seyitte utandı.
Sonra Allame, onların kalplerini kıracak bir şey yapması halinde özür dileyerek, delilden öteye geçmediğini eğer bazılarına ağır geldiyse kendi şahsından değil delilden dolayı olduğunu da hatırlattı.
Bu münazaranın yankıları Şiraz, İsfahan, Kabol, Samerkand, Buhara, Balh ve Ehl-i Sünnet’in yaşadığı diğer meşhur ilim havzaları bulunan şehirlerinde, özellikle Kafkas’ta yayıldı. Ehl-i Sünnet’ten birçok bilginler Allame Hilli ile münazara için yanına geldiler. Bu söz Allame’nin hemen Irak’a dönmeyip orada bir müddet kaldığı, şahında Allame’nin hizmetine seyyar bir medrese ve kütüphane bıraktığı görüşünü tasdik etmektedir.
Araştırmacıların, İranlıların asırlar boyu izledikleri, Ehli Sünnetin dört mezhebini terk edip, genelinin bu müddet zarfında erkekleriyle, kılıçlarıyla, kalemleriyle aleyhinde savaştıkları, Şiâ mezhebine yönelmelerinin gerçek sebeplerini örtbas etmeye çalışmaları olayın önemini göstermektedir.[1]
Ehli Sünnetin önder ve alimlerinin çoğu İranlı, bunun karşısında Ehl-i Beyt imamlarının (as.) hepsi Arap’tan özelliklede, Kureyş’ten olmasına rağmen, İranlıların Şiâ mezhebine yönelmeleri çok önemli bir olaydır. Soru, böyle inançsal bir değişimin, nasıl mümkün olabileceğidir? Psikologlar, sosyologlar ve uzmanlar, beşeriyet tarihindeki en zor toplumsal değişimin inanç değişimi olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Özellikle, eğer bir inanç, bir toplumda köklü ise ve asırlar boyu bir topluma hakim olmuşsa, bunun değişimi çok daha zor olacaktır.
Her halükârda bu münazara, o tarihteki Müslümanların tefekkür ve mezhebi inançlarında, büyük bir değişime sebep oldu. Şah “Nehc-ul Hak ve Keşf-us Sıdk” kitabı eline geçmeden önce, Şiâ mezhebini kabul ettiğini duyurdu. Ayrıca Allah Resulünün (s.a.a) on iki Ehl-i Beyt imamlarının (a.s) isimlerinin, o dönemde İran’ın yaygın parası olan altın sikkelerinin üzerine basılmasını emretti. Şah Olcayto Hudabende, mezhebi taassubu olmadığı, düşünce ve inanç özgürlüğüne duyduğu saygıdan dolayı, Şiâ mezhebini kabul etmeleri için, asla aile fertlerine baskı yapmamıştır.
Böylece Allame Hilli ilim, iman, kalp kuvveti, sabır ve dirayetle Yüce Allah’a tevessül ederek, İslam’ı bu büyük fitnenin tehlikesinden korumayı başardı. Münazara ortamında, çeşitli mezheplere mensup bilginlerin arasında fikir ve inancın yayılmasıyla ve güçlü delilleri sebebiyle Şiâ mezhebi 3 asırlık zaman zarfında yavaş yavaş İran’da yayıldı. Sefevi hükümdarı şah İsmail onuncu asrın başlarında iş başına geldiğinde, İran’ın toplumsal, siyasi, ve dini ortamını hazır görünce Şiâ mezhebini, devletin resmi mezhebi olarak duyurdu.      
Bu halkın Şiâ mezhebine yönelmelerindeki gecikme, Ehl-i Beyt mektebinin nurunu görmeği ve onun hakikatini tanımayı engelleyen bulutlar, hakiki engellerin çokluğunu ve şiddetini göstermektedir.
Dil, coğrafya, kavim ve medeniyet engellerinden öteye, en tehlikeli engellerden sayılan mezhebi ve siyasi engelleri incelemek gerekir. Söz konusu engeller incelendiğinde ve aşıldığında tarih sayfalarında gizli kalan gerçekleri, bu gerçekleri kabul edenlere yapılan zulümleri daha iyi görmek mümkün olacaktır. Bunu detaylı olarak bu kitapta ele almamız mümkün olmadığı için bu kadarıyla yetiniyoruz.
Ehl-i Beyt mektebine amansız saldırıların olduğu bir dönemde, Ehl-i Beyt’i yaşamlarının her boyutunda, kendilerine örnek alan inançlı insanların, bin bir hakaret, yalan ve iftiralara maruz kaldığı ve her gün bu konuda değişik kitapların yazıldığı bir ortamda, bu kitabı tercüme etmeği vazife bildik.
Yüce Allah’ın mukaddes kitabında lanetlediği “Hakkı gizleyenlerin” safında yer almamak için, 21. asrın hür düşünen insanına takdim ediyoruz...
    Rahmi ONURŞAN
 (Rahmani)
 
FIKIH DALINDAKİ ESERLERİ:
1-Monteha’l-Metleb Fi Tahkiki’l-Mezheb: Allame “el-Hulasa” kitabında şöyle der: “Bu kitapta, bütün mezheplerin fıkıh konusundaki görüşlerini naklederek, kendi inancımızın doğruluğunu delilleriyle ispat ettik. İnşallah (H.693) Rebueelevvel ayına kadar, yedinci cildini tamamlamış oluruz.”
2-Talhisu’l-Meram Fi Marifeti’l-Ahkâm: Fıkıh kurallarını ve dakik hükümleri ele aldığı bir kitabıdır. Allame’nin bu kitabına, birçok şerhler yazılmıştır.
3-Gayetu’l-Ahkâm Fi Tashih-i Talhisi’l-Meram: “Telhisu’l-Meram”ın şerhidir. Şerh-i İrşad’da ondan birçok nakiller yapılmıştır.
4-Tahriru’l-Ahkâm eş-Şeriyye A’la Mezhebi’l-İmamiyye: Fıkıh konularını kâmil olarak ele alan bir kitaptır. Allame bu kitabını ibadet, muamele, itikât ve ahkâm olarak, dört bölümde toplamıştır.
5-Muhtelefu’ş-Şia Fi Ahkâmi’s-ş-Şer’iyye: Bu kitapta kendi alimlerimizin görüş farklılıklarını ve kabul ettikleri görüşleri, tek-tek sıralamıştır. İki ciltte toplamıştır. Bu kitaba birçok şerh ve açıklamalar yazılmıştır. Şehidi Sani, bu kitabın Allame’nin son eseri olduğunu söyler. Şeyh Zeynuddin, bu kitabın özetini “Menhelu’l-Fellah” ta toplamıştır.
6-Tebsiretu’l-Mutaallimin Fi Ahkâmi’d-Din: Bu kitap, önemli fıkıh kaynaklarından biridir. Bu kitap, bütün fıkıh dallarını içeren en önemli fıkıh kitabıdır. Taharetten diye hükümlerine kadar, bütün konulardaki fetvaları yazmıştır. Bu yüzden bu kitaba, yazıldığı günden itibaren, birçok şerh, taligat yazılmış, ders ve münazara kitabı olarak okutulmuştur. Ez-Zaria’da, bu kitaba otuz tane şerh ve taligat yazıldığını nakleder. Son şerhi ise, Muhammed Kazım Tusi yazmıştır.
7-el-Minhac Fi Menasiki’l-Hac.
8-Tezkiretu’l-Fukaha: Allame’nin kendisi, kitabın mukaddimesinde şöyle der: “Bu kitapta, alimlerin fetvalarını kısaca zikretmeye çalıştık. Fakihlerin düşüncelerini, doğru yol ve delille, en açık şekilde beyan ettik. Bu, inancını ilahi vahiyden ve Ehl-i Beyt’ten alan, kıyas yöntemine ve halkın içtihadına dayanmayan, Şia’nın yoludur. Aynı şekilde, fıkh-ı mukarin konusunda da önemli bir eserdir.
9-Menasiku’l-Hac: Haccın farzlarını ve rükunlarını anlatan bir kitaptır.
10-İrşadu’l-Ezhan Fi Ahkâmi’l-Kuran: Bütün fıkıh konularını içeren önemli bir kaynaktır. Kırka yakın şerh yazılmıştır. Bunlardan birini oğlu Fahru’l-Muhakkikin yazmıştır. Mukades Erdebili ve Şehid-i Sani de bu kitaba şerh yazmışlardır.
11-Medariku’l-Ahkâm.
12-Kavaidu’l-Ahkâm Fi marifeti’l-Helal ve’l-Heram: Fıkıh dalında, meşhur kitaplardan biridir. Bu kitaba fakihler çok önem vermişler, şerhler, haşiyeler yazmışlar, medreselerde ders kitabı olarak okutmuşlardır. Oğlu Fahruddin, dört ciltte “İzahu’l-Fevaid”i bu kitaba şerh yazmıştır. Ayrıca muhakkik Kereki, Fazil İsfahani, Seyyid Amuli, de bu kitaba şerhler yazmışlardır.
Ünlü İngiliz yazarı Edweard “Tarih-i Edebiyatı İran” kitabında şöyle der: “Şah İsmail Sefevi, İran’da İş başına geldikten ve Caferi mezhebini resmi mezhep ilan ettikten sonra, “Hayye Ala Hayri’l-Amel” cümlesinin, ezanlarda denilmesini emretti. Caferi mezhebinin kanunlarının, açıkça bilinmesi için, Gazi Nasruddin Zeytuni kitaplığından, Allame Hilli’nin “el-Gevaid” kitabını çıkararak, ülkenin resmi kanunlarını bu kitaba göre belirlenmesini emretmiştir. 
13-Nihayetu’l-İhkam Fi Marifeti’l-Ahkâm.
14-Sebilu’l-Ezhan İla Ahkâmi’l-İman: ez-Zeria kitabında, İbn-i Hatun Amuli’nin icazetiyle nakletmiştir.
15-Tesliku’l-Efham Fi Marifeti’l-Ahkâm: el-Hulasada bazı nüshaları nakledilmiştir.
16-Tengih-i Gevaidi’d-Din el-Mehuze en A’li Yasin: Meslekler konusunda yazmıştır.
17-Cevabu’l-Mesaili’l-Mihnaiyyeti’l-Evla: Seyit Caferi Abduli Huseyni Medeni’nin sorularına, cevaben yazdığı kitaptır. Kitaptan Seyidin Hille şehrinde, Allame’nin evinde bazı konuları matrah ettiği (H.717) anlaşılmaktadır. 
18-Haşiyetu’l-Talhis: Talhisu’l-Meram’ın şerhidir.
19-el-Mutemid Fi’l-Fıkh: Meşhur olmamakla birlikte önemli eserlerden biridir. Ez-Zeriada, kitap hakkında geniş bilgi verilmiştir.
HADİS İLMİNDEKİ ESERLERİ:
1-İstigsau’l-İ’tibar Fi tahkik-i Meanii’l-Ahbar: Allame’nin (r.a) kendisi, kitap hakkında şöyle der: “Bu kitapta, bize ulaşan bütün hadisleri yazdık. Her hadisin doğruluk ve sıhhat derecesinde bahsettik.”
2-Mesbihu’l-Envar Fi Cem-i Cemii’l-Ahbar: Kendisi şöyle der: “Bu kitapta, alimlerimizin naklettiği hadisleri zikrettik. Her birini kendisine ait olan bölümde getirdik. İlk önce Hz. Peygamberden (s.a.a), sonra İmam Ali’den (a.s) ve sırasıyla diğer imamlardan (a.s) nakletmek suretiyle düzene soktuk.”
3-ed-Durr ve’l-Mercan Fi Ehasisi’s-Sihah ve’l-Hisan: On cüzden oluşmuştur.
4-Nahcu’l-Vezzan Fi Ehadisi’s-Sihah.
5-ed-Ediyyetu’l-Fahire el-Mengule Eni’l-Eimmeti’t-Tahire: Dört bölümden oluşmuştur.
6-Minhacu’s-Selah Fi İhtisari’l-Misbah: On cüzden oluşmuştur. Usul-u din hakkında, bütün mükelleflerin bilmeleri gereken konuları içeren “Hadiye Aşere” bölümünü sonradan eklemiştir.
7-Camiu’l-Ehbar: Allame bu kitabını “el-Muhtelef” kitabından önce yazmıştır.
8-Cevahiru’l-Metalim Fi Fezail-i Emiri’l-Muminin Ali B. Ebi Talib: Emiru’l-Müminin İmam Ali’nin (a.s) faziletleri hakkında yazılan nefis bir eserdir.
9-Keşfu’l-Yakin Fi Fedail-i Emiri’l-Muminin: İmamAli’nin (a.s) faziletlerini içeren rivayetlerin toplandığı kitaptır.
KELÂM İLMİNDEKİ ESERLERİ:
1-et-Tenasub Beyne’l-Eş’eriyye ve’l-Firegi’s-Safsatiyye: Eşaire hakkında yazdığı bir eseridir.
2-Motehu’l-Vusul ila İlmeyi’l-Kelâm ve’l-Usul: İki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım kelâm ikinci kısım usul hakkındadır.                         
3-Minhacu’l-Yakin Fi Usulu’d-Din: Şeyh Kamaluddin Abdurrahman Allame’nin bu eserine “Atayig el-İzah ve’t-Tebyin” adında şerh yazmıştır.
4-Keşfu’l-Murad Fi Şerh-i Tecridi’l-İ’tikaf: Büyük filozofHacı Nasruddin Tusi’nin büyük eseri “et-Tecrid” kitabına yazılan ilk şerhtir.
5-Envaru’l-Melakut fi Şerh-i Fessi’l-Yakut: Ebu İshak İbrahim Nubahti’nin, Fessu’l-Yakut kitabının şerhidir.
6-Nezmu’l-Berahin fi Usulu’d-Din: Yedi bölüme ayrılmıştır: Marifet, Hudus, Sani, Adalet, Akl-i İyi ve kötü, nübüvvet, imamet, miad.
7-Mearici’l-Fehm Fi Şerhi’n-Nazm: Nazmi’l-Berahin kitabının şerhidir. Bir nüshası, Horasan’da Meşhed kütüphanesinde mevcuttur. Diğer bir nüshasıysa, Mısırda Hadaviyye mektebindedir.
8-Ebhasu’l-Mufide Fi Tahsili’l-Akide: Şeyh Nasır b. İbrahim (ö. H.853) ve Hadi Sebzivari bu kitaba şerh yazmışlardır.
9-Keşfu’l-Fevaid Fi Şerh-i Gevaidi’l-Ahkâm: Büyük filozof Hace Nasruddin Tusinin “Kavaidu’l-Akaid” kitabına yazılan şerhidir.
10-Maksadu’l-Vasilin Fi Marifet-i Usulu’d-Din.
11-Nehcu’l-Musterşidin fi Usulu’d-Din: Allame’nin yeğeni Nezmuddin Amidi bu kitaba şerh yazmıştır.
12-Menahicu’l-Hidaye ve Mearicu’l-Diraye.
13-Nahcu’l-Hak ve Keşfu’s-Sıdk: Şu anda elinizde bulunan kitaptır. Sultan Olcayto Hudabend’in isteği üzere yazdığı kitaptır. 
14-Minhacu’l-Kerame Fi Marifeti’l-İmame: Altı fasıldan oluşmuştur. Ehl-i Sünnet, Allame’nin bu kitabındaki dakik tespitlerinden dolayı bu esere cevap niteliğinde birçok kitap yazmak zorunda kalmışlardır.
15-İstiksau’n-Nazar Fi’l-Kaza ve’l-Kader: Sultan Hudabende’nin isteği üzere yazmıştır. Son dönemlerde Necef’te basımı yapılmıştır.
16-er-Risaletu’s-Sadiyye fi Usulu’d-Din ve Furuihi: Vezir Saduddin Savcı için yazmıştır.
17-el-Elfeyn: Oğlu Fahruddin’in isteği üzere yazmıştır. Ama kitabı tamamlayamamıştır. Bu kitapta, Emiru’l-Muminin İmam Ali’nin (a.s) imametine, Kuran ve Sünnetten bin delil ve bin delilde muhaliflerin şüphelerinin batıllığına getirmiştir. Ama Allame’nin ömrü kitabı tamamlamak için yeterli olmamıştır.
18-Tesliku’n-Nefs İla Haziretu’l-kuds: Öğrencisi ve yeğeni Seyit Nazmuddin Abdulhamid Amidi Allame’nin bu kitabına şerh yazmıştır.
19-el-Mebahisu’s-Seniyye ve’l-Muaridatu’n-Nasiriyye.
20-el-Masabih: Kelâm ilminde kırk önemli konuyu ele aldığı eseridir.
21-İsbatu’r-Rica: Bir nüshası Meşhed’de, diğer bir nüshası ise Tahran’dadır.
22-el-Babu Hadiye Aşere: Defalarca çap edilmiştir. Otuza yakın şerh yazılmıştır. Özellikle tevhit konusunda çok dakik ve değerli bir eserdir.
23-Erbeune Meseletin Fi Usulu’d-Din: Usul-u Dinde önemli kırk konuyu ele almıştır. Bir nüshası Hindistan’ın Feyz Abad şehrindedir.
24-İzah-u Muhalifetu’s-Sünne li’l-Kitap ve’s-Sünnet: Yazarın kendi el yazısıyla bir nüshası İran’da İslam meclisi kütüphanesinde bulunmaktadır.
25-Tahsilu’s-Sidad Fi Şerh-i Vacibi’l-İtikaf.
26-et-Talimu’t-Tam fi Hikmet-i Ve’l-Kelâm.
27-Tahzibu’n-Nefs Fi Marifet-i Mezahibi’l-Hams: Beş mezhep üzerine yazdığı bir eseridir.
28-Cevabu’s-Sual en-Hikmeti’n-Nahs Fi Akhami’l-İlahiyye: İlahi hükümlerde nash konusunu ele almıştır.
29-Halku’l-A’mal.
30-Risaletun fi Butlani’l-Cebr: Ehl-i Sünnet’in Cebriye gurubunun, batıl inancını ele aldığı bir eseridir.
31-Risaletun fi Tahkik-i Meanii’l-İman: İmanın anlamları üzerine yazdığı bir eseridir.
32-Nihayetu’l-Meram Fi İlmi’l-Kelâm: Kırk cüzden ibaret kelem kitabıdır.
TEFSİR İLMİNDEKİ ESERLERİ:
1-Nehcu’l-İman Fi Tefsiri’l-Kuran.
2-el-Kavli’l-Veciz Fi Tefsiri’l-Kitabi’l-Aziz.
FIKIH USULU (Fıkıh Metodolojisi) DALINDAKİ ESERLERİ:
1-en-Nuketu’l-Bedia fi Tahriri’l-Zeria: Şerif Murtaza’nın ez-Zeria kitabını ele aldığı bir eseridir.
2-Gayetu’l-Vusul ve İzahu’s-Subul.
3-Mebadii’l-Vusul Fi İlmi’l-Usul: On üç tane şerh yazılmıştır. Tahran’da basılmıştır.
4-Tahzib-u Terigi’l-Vusul Fi İlmi’l-Usul: Otuza varan şerh-i vardır. Yeğeni Ziyauddin ve kardeşi Amudiddinde bu kitaba şerh yazmışlardır. Şehid-i Sani bu iki kardeşin şerhlerini “el-Cam Beyne’l-Ahaveyn” adlı kitapta toplamıştır.
5-Nihayetu’l-Vusul Fi İlmi’l-Usul: Fıkıh Usulü dalında yazılmış büyük bir eserdir. Dört cüzden oluşmaktadır. Daha sonra Tahzib... kitabında hulasa etmiştir.
6-Nahcu’l-Vusul İla İlmi’l-usul.
HİKMET VE FELSEFE DALINDAKİ ESERLERİ:
1-el-Esraru’l-Hafiyye fi Ulumu’l-Akliyye.
2-el-Gevaid Ve’l-Megasid fi’l-Mantık.
3-Keşfu’l-Estar fi Şerh-i Keşfi’l-Esrar.
4-el-Mugavimat: Geçmiş filozofların görüşlerini ele aldığı, birçok ciltten oluşan büyük eseridir.
5-Hallu’l-Muşkilat min Kitabı Telvihat: Büyük filozof Şahabuddin Suhruverdi’nin (Ölüm H. 587) “et-Telvihat” kitabını ve görüşlerini ele aldığı eseridir.
6-Şerh-i Hikmeti’l-İşrak: Filozof İşraki’nin “el-İşrak” kitabının şerhidir.
7-İzahu’t-Telbis Min Kelâmi’r-Reis: İbn-i Sina’nın görüşlerini incelediği eseridir.
8-İzahu’l-Megasid Min Hikmet-i Ayni’l-Kavaid.
9-Keşfu’l-Hefa Min Kitabu’ş-Şifa: İbn-i Sina’nın “eş-Şifa” kitabındaki görüşlerini ele aldığı kitabıdır.
10-Merasidu’t-Tedgig ve Megasidu’t-Tahkik: Mantık ve İlm-i İlahi bölümünden oluşmaktadır.
11-el-Muhakimat Beyne’ş-Şerrahi’l-İşarat: Üç cilttir.
12-el-İşarat İla Ma’na’l-İşarat: İbn-i Sina’nın “el-İşafat” kitabına şerh yazanların görüşlerini incelediği eseridir.
13-İzahu’l-Modelat Min Şerhi’l-İşarat: Üstadı Şeyh Tusi’nin görüşlerini incelemiştir.
14-Bestu’l-İşarat: İbn-i Şina’nınİşarat” kitabının şerhidir. Allamenin kendi el yazısıyla bir nüshası Şeyh Behai’nin yanında mevcut idi.
15-Tecridu’l-Ebhas Fi Marifeti Ulumu’s-Selas.  
MANTIK DALINDAKİ ESERLERİ:
1-ed-Durru’l-Meknun Fi İlmi’l-Kanun: “el-Hulasa” kitabında zikretmiştir.
2-el-Kevaidu’l-Celiyye Fi Şerh-i Risaleti’ş-Şemsiyye: Üstadı eş-Şeyh Debiran el-Kazvini’nin “Risaletu’ş-Şemsiyye” kitabına yazdığı şerhtir.
3-el-Cevheru’n-Nadid Fi Şerh-i Mantıkı’t-Tecrid: Üstadı Hace Nasruddin Tusi’nin “Mantıku’l-Tecrid” kitabının şerhidir.
4-Nehcu’l-İrfan Fi İlmi’l-Mizan.
5-Adabu’l-bahs: Bir nüshası Necef’de Muhammed Ali Hansari kütüphanesinde mevcuttur.
6-Risaletun Fi Adabi’l-Bahs ve’l-Munazıra.7-en-Nuru’l-Meşrık Fi’l-mantık.
ARAP EDEBİYATI VE NAHV DALINDAKİ ESERLERİ:
1-Keşfu’l-Meknun Min Kitabi’l-Kanun: Nahv’da el-Cezuliyye’nin şerhidir.
2-Besitu’l-Kafiye: Örneklerle açıklamalı nahv kitabıdır.
3-el-Megasidu’l-Vafiyye.
4-el-Metalibu’l-A’liye Fi İlmi’l-Arabiyye.
RİCAL İLMİNDEKİ ESERLERİ:
1-Hulasatu’l-Egval Fi Marifet-i Ehvali’r-Rical: Birçok kere çap edilen önemli bir rical kitabıdır.
2-Keşfu’l-Megal Fi Marifeti’r-Rical: Kendisi şöyle der: “Bu kitapta, önceki ravi ve yazarlar hakkında, bize ulaşanları yazdık. Ayrıca muasır olanların da, durumlarını zikrettik. Kendi dalında tahkik ehline yeterli bir kitaptır.
3-İzahu’l-İştibah Fi Esmai’r-Ruvat: Hareketleriyle yazılı rical kitabıdır. Ravilerin isimlerinde olan benzerlik ve hataları ele alan önemli bir kaynaktır. A’lemu’l-Huda İbn-i Feyz Kaşani’nin ekiyle tamamlanmıştır. İsmini de “Nezdu’l-İzah” bırakmıştır. Şeyhin fihristiyle, Hindistan’da defalarca çap olmuştur. Rovdatu’l-Cennat kitabı yazarı, Tetmimu’l-İfsah’da daha düzenli bir şekle getirmiştir. Ayrıca Allame’nin “Şerh-i Nehcu’l-Belağa” kitabı vardır. Bazıları, üstadı İbn-i Meysem Behrani’nin kitabının şerh-i olduğunu demişlerdir. Alleme’nin bunların dışında değişik İslam-i konuları ele aldığı birçok eseri mevcuttur.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Şiâ’ya göre İmâmların bütün pislik ve kötülüklerden, küçük yaştan itibaren, bilerek veya bilmeyerek, peygamberler gibi masum olmaları vâciptir. Çünkü onlar (Peygamberler gibi) şeriâtı koruyan ve ayakta tutanlardır. Bu açıdan konumları peygamberler gibidir. İmâma, mazlumun intikamını zalimden alması, fesadın ortadan kaldırılması, fitnenin kökünün kazınması için ihtiyaç vardır. İmâm, zorbanın zulmünü önlemesi için, Yüce Allah tarafından İlahi bir lutüftür. Halkı itaat etmeğe, haramlardan sakınmaya yönlendirirler. Hudut ve kanunların yaşatılmasını, fasıklar’ın cezalandırılmasını, kınamayı hak edenlerin kınanmasını sağlarlar. Eğer günâh etmesi olağan olur ve günâh işlerse, bu sayılan hususların olanaksız olması demektir. Böylece başka bir imâma ihtiyaç vardır. Onda da bu özellik olursa (günâh işlerse) bu iş zincirleme olarak, devam eder.
Ehli-i Sünnet bu konuda muhalefet etmişlerdir. İmâmın, fasık, günâhkâr, hırsız olmasının câiz olduğunu savunmuşlardır. Ehl-i Sünnetin, en büyük alimlerinden olan Zamehşeri şöyle diyor: “Devanegi gibi hırsız yoktur.” kastı Mansur’dur...
Hangi aklı selim dinine uymak ve Allah’a yakınlaşmak amacıyla, vaktini fısk içinde geçiren, birçok kötü ve çirkin davranışlara batan, itaatkar, zahit, abid insanlardan yüz çevirmiş kimsenin emirlerine uymaya razı olur.
Yüce Allah bunu reddetmiştir: “Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibâdet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin râhmetini dileyen kimse (o inkârcı gibi) midir? Resulüm! De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu, ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.”[2]
Eşâire’nin görüşü ise buna uymamaktadır.
 
İmâmın ümmetten daha fâziletli olması vâciptir. İmâmiyye (Şiâ) bu konuda görüş birliğine varmıştır. Ehl-i Sünnet ise buna muhalefet etmiştir. Mefdulun, efdaldan öne geçmesini câiz bilmişlerdir.
Ehl-i Sünnetin bu görüşü akıl ve aşikâr delilin tersinedir. Çünkü mefdulun öne geçip, makamının yüceltilmesi ve efdâla (ondan üstün olana) haksızlık edilip makamının düşürülmesi akıl dışı, bir olaydır. Kuran açıkça bunu inkâr etmektedir.
Allah-u Teâla şöyle buyurmaktadır: “Hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır; yoksa hidayet verildikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı? Size ne oluyor? Nasıl (böyle yanlış) hükmediyorsunuz”[3]
Ve yine şöyle buyurmaktadır: “Hiç bilenlerle, bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri, bunları hakkıyla düşünür.”[4]
Öyleyse daha alim, daha zahit olan, hasep ve nesep cihetinden daha üstün olan birisi, kendisinden düşük derecedeki birine nasıl itaat edebilir!?
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Şiiler imâm seçiminin iki yolla olabileceğini savunmuşlardır.
a) Yüce Allah veya peygamber tarafından açık delilin olması ve açık delillerle imâm olan imâmın, diğer imâmı açıklaması yoluyla.[5]
b) Veya kendisinin mucize göstermesi. Çünkü imâmın şartlarından biriside masum olmasıdır. Mucize de gizli ve batini işler olup, Allah’tan başkası onu anlayamaz.
Ehl-i Sünnet bu konuda muhalefet etmiştir. Birkaç kişinin biat etmesini yeterli saymışlardır. Zaten birinci halifenin seçiminde Ebi Ubeyde, Salim Mevlâ-i Huzeyfe, Beşir b. Sad, Useyd b. Hazir ve Ömer’in biât etmesiyle birnci halife tayin edilmiştir. Bu aşamadan sonra doğuda ve batıda bütün halkın birinci halifeya itaat etmesini, vâcip bilmişlerdir.
Bu iddia zayıf ve mantıksızdır. Allah ve Resulu tarafından kesin delil ve ümmetin hepsinin birliği olmadan, sadece dört kişinin biât etmesiyle, bütün herkesin ona itaat etmesinin vâcip olduğuna inanmak mümkün değildir.
Cuveyni; Hem ilmi, hem de Ehl-i Beyt’e (a.s) olan inadı diğerlerinden daha fazla olan biridir.
Ona göre; Beni Haşim’den birisine sadece bir kişi dahi biât etse, bu geçerli olur.
Acaba aklı selim böyle bir düşünceyi kabul edebilir mi?
Bir insan adil bilmediği, imânını, imânsızlığını bilmeden, iyiliğini kötülüğünden, haklılığını haksızlığından ayırt etmeden birinin nasıl emrinin altına girebilir!?
-Nefse uyup dünya sevgisine kapılmaktan Allah’a sığınırız.-
Eşâire’nin imâmet ve onun füruları, fıkıh ve fusullarından bahsetmesi çok gariptir. Onlar bütün halkın, hata yapmasını ve yoldan çıkmasını, Allah’ın da gönderdiği şeriât ve dinlerle kullarını saptırmasını câiz bilmektedirler. Buna göre şeriât ve dinlere yakîn hatta zan bile edilmez. (Bütün hayır ve şer Allahtandır mantığıyla) Eğer Allah’tan sapıklık, küfür, değişik isyanlar sadır olursa, akıl nasıl bunu kabul edip, şeriâtların doğruluğunda şüphe etmeye bilir? Onlar Allah’ın işlerini genelde, kötüye ve doğru işi az yaptığına yorumlayarak bu görüşün batıl olduğunu zannetmektedirler.
Öte taraftan, Allah’ın teneffüs ettiğimiz havayı ihtiyacımız olduğu halde haram etmesini câiz bilmektedirler. İçtiğimiz ve faydalandığımız zararı olmayan arıtılmış temiz helal suyu susuz olduğumuz halde Allah’ın haram etmesini de câiz bilmektedirler. Şu halde Allah’ın kullarına lütüfta bulunduğuna ve maslahatın bu imâma uymakta olduğuna nasıl yakîn edebiliriz?
 
 
 İmâmiye’nin (Şiâ’nın) hepsi, Resulullah’tan (s.a.a) sonra Ali. b. Ebi Talib’in (a.s) imâm olduğuna inanırlar. Ehl-i Sünnete ise, Eb-u Bekir b. Kuhafe, sonra Ömer b.Hattab, sonra Osman b. Affan, sonrada Al-i b. Ebi Talibin, imâm olduğuna inanırlar. Bu görüşle Eh-i Sünnet, âkli ve nâkli delillere muhalefet etmişlerdir.
Âkli Delil: Âkli yönden getirilen delillerle, Emir-el Mu’minin Ali’nin (a.s) imâm olduğu ispatlanmaktadır. Delilleri şöyle sıralayabiliriz.
1-     İmâmın masum olması, vâciptir. Herkes Ali (a.s) dan başkasının masum olmadığına inanırlar. Bu da onun imâm olduğunu göstermektedir.
2-     Öncedende dediğimiz gibi; imâm geçmişte günâh yapmamış, olmalıdır. İmam Ali’nin dışındaki halifeler İslâm’dan önce puta tapıyorlardı. Buna göre imâm olamazlar. İmam Ali’nin (a.s) geçmiş yaşantısıyla, İslâm’dan sonraki yaşantısı arasında böyle bir fark olmadığından, imâm olması gerektiği açıklık kazanır.
3-     İmâm hakkında açık deliller olmalıdır. Ali’nin (a.s) dışında, diğer üç halife hakkında böyle bir delil mevcut değildir.
4-     İmâm, ümmetin rehberidir. Bu önderlik takva, ilim, ibâdet, cesaret ve imân vesilesiyle hak edilir. İleride İmam Ali’nin (a.s) bütün bu sıfatlara, en üstün şekilde sahip olduğunu ve hiç kimsenin de bu özelliklerde onunla aynı seviyede olmadığını açıklayacağız. Bu durumda Hz. Ali (a.s) imâm olmalıdır.
 
Nâkli Delil: Kuran ve mütevâtir sünnet.
İlk olarak, Kuran ayetlerini ele alacağız.
“Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah’tır ve Resulüdür ve imân edenlerdir, namaz kılanlar ve rükû ederken zekat verenlerdir.” [6]
Herkes bu ayetin Ali (a.s) hakkında indiğinde, görüş birliğine varmışlardır. Bu konu Sihah-ı Sittede (Ehli Sünnetin, altı muteber temel kaynağında) zikredilmiştir.[7] Ayeti Kerime Ali’nin (a.s) namaz esnasında ve ashabında bulunduğu bir zamanda, yüzüğünü miskin (fâkir) birine sadâka verince nâzil olmuştur.
Veli: Tasarruf eden manasınadır. Allah-u Teâla velâyeti kendi zatına mahsus kılmıştır. Sonra Resulüne ve Emirul-Muminin’e bu hakkı vermiştir. Allah’ın velâyeti genel olduğu gibi, nebi ve velininde velâyeti geneldir.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey Resul! Rabbinden indirileni, tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah, seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.”[8]
 Ehl-i Sünnet şöyle nakletmiştir:[9] Bu ayet Ali’nin (a.s) fâziletini anlatmak için Gadir-i Hum’da nâzil olmuştur. Resulullah (s.a.a) Ali’nin (a.s) elini tutarak, şöyle buyurdu: “Ey halk! Ben sizlere nefislerinizden, daha üstün değil miyim?” Onlar: Evet ya Resulullah dediler. Resulullah (s.a.a) şöyle devam etti: “Ben kimin mevlâsı isem, Ali’de onun mevlâsıdır. Allahım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol, ona yardım edene yardım et, onu zelîl etmek isteyeni zelîl et, o nereye yönelse hâkkı onunla beraber kıl!”
“Mevlâ” dan kasıt, tasarrufta öncelikli olmaktır. Çünkü hadiste önce “Ben daha evlâ değilmiyim?” diye buyurmaları, Hz. Ali’den (a.s) başkasının böyle bir liyâkate sahip olmadığını göstermektedir.
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden günâhı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.”[10]
Bütün müfessirler[11] bu konuda görüş birliğine varmışlardır. Ehl-i Sünnetin, birçoğu örneğin Ahmet b. Hanbel ve diğerleri şöyle rivâyet etmişlerdir: Bu ayet Hz. Resulullah, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (a.s) hakkında nâzil olmuştur. Ebu Abdullah Muhammed b. İmran Merzibani, Ebu’l Hemra’dan şöyle nakletmiştir: Dokuz veya on ay Resulullah’ın (s.a.a) yanında kaldım. Her sabah evinden çıkar, çıkmaz Ali’nin (a.s) evine gidip iki elini kapının yanlarına dayayarak şöyle buyuruyorlardı: “Allah’ın selâmı, râhmeti ve bereketi, sizlerin üzerine olsun.” Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’de, Allahın selâmı, râhmeti ve bereketi senin üzerine olsun, ey Allahın nebisi diyorlardı. Sonra Resulullah, Allah sizlere râhmet etsin, namaza gelin diye buyurarak şu ayeti okurlardı:
“Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden günâhı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.” [12]
 
Yalan kötü ve çirkin bir harekettir. Hiç şüphesiz Emir-el Müminin halifenin kendisi olduğunu iddia etmiştir. İmam Ali yalan konuşmayacağına göre bu söz Kuran ayetiyle de onaylandığına göre iddiası doğru ve hakikattir.
Allah-u Teâla şöyle buyuruyor: “De ki: Ben buna (tebliğime) karşılık sizden yakınlarıma sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.”[13]
Ehl-i Sünnet, Sahihi Buhari ve Müslim’de, Ahmet b. Hanbel Müsnedinde, Salebi tefsirinde, İbn-i Abbas’tan şöyle nakleder:
 “Şura/23 Ayeti nâzil olduktan sonra, ‘Ya! Resulullah sevgileri üzerimize vâcip olan yakınların kimlerdir?’ diye sordum. ‘Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’dir’ diye buyurdular.”[14] Sevmenin vâcip olması itaatin de vâcip olmasını gerektirir.
Allah-u Teâla şöyle buyuruyor: “İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah’ın rızasını almak için, kendini ve malını feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir.”
Salebi İbn-i Abbas’tan şöyle rivâyet ediyor: Bu ayet, Peygamber (s.a.a) müşriklerden dolayı mağaraya sığındığı zaman, Ali (a.s) hakkında nâzil olmuştur. Borçlarını ödemesi ve emanetleri teslim etmesi için, Hz. Ali’yi (a.s) yerine vekil bıraktı . Müşrikler evin etrafını sardılar. Yüce Allah Cebrâil ve Mikâili kardeş kıldığını ve birinin ömrünü diğerinden uzun karar verdiğini vahyetti. Hanginiz hayatını kardeşinize bağışlıyorsunuz? diye sordu. Her ikiside hayatı seçtiler. Allah ikisine de şöyle buyurdu: Niçin Ali b. Ebi Talib gibi değilsiniz? Onu Muhammed’in kardeşi kıldım. Ali onun yatağında yattı, kendisini feda edip, canını ona bağışladı. Yeryüzüne inin onu düşmanlardan koruyun. Yeryüzüne indiler Cebrâil baş tarafında Mikâil ayak tarafında durdular. Cebrâil şöyle buyurdu: Beh! Beh! Senin gibi, biri var mı ? Ey Ebu Talib oğlu Ali! Allah meleklerin karşısında seninle iftihar ediyor.[15]
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: Geliniz siz kendi çocuklarınızı bizde kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, bizde kendi kadınlarımızı, nefislerimizi ve nefislerinizi çağıralım, sonrada dua edelim de Allah’tan yalancılar üzerine lânet dileyelim.” [16]
 Müfessirler[17] “çocuklarınızdan” kastın Hasan ve Hüseyin olduğunda ve “nefislerimiz”den kastın Ali b. Ebi Talip (a.s) olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Yüce Allah Ali’yi (a.s) Muhammed’in (s.a.a) kendi nefsi kılmıştır. En üstün kemal ve tasarrufta öncelikli olmak, Resule bu özellikte benzeyen kimsenin hakkıdır.
 Bu ayet mevlâmız Emiru’l-Mümininin (a.s) makamının yüceliğini gösteren, en büyük delildir. Zira Yüce Allah, Ali’nin (a.s) Resulullah’ın (s.a.a) kendi nefsi olduğuna hükmetmiştir. Yüce Allah Resulullah’tan (s.a.a) duasında Ali’den (a.s) yardım almasını istemesi, bu derecesini açıkça ortaya koymaktadır. Allah peygamberine, Ali’nin vesilesiyle kendisine duâ ve tevessül etmesini emretmesinden daha büyük fâzilet ne olabilir ki? Böyle bir makama kim ulaşabilmiştir?
Yüce Allah şöyle buyuruyor : “Bu durum devam ederken Âdem Rabbinden bir takım sözler belledi ve derhal tövbe etti.” [18]
 Ehl-i Sünnet İbn-i Abbas’ın şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Resulullah’a, Adem’in Rabbinden öğrenip tövbe ettiği kelimeleri sorunca şöyle buyurdu: “Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin hürmetine bağışlanmasını istedi. Sonra bağışlandı.”[19]
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Bir zamanlar Rabbi İbrahim’i bir takım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince: Ben seni insanlara imâm yapacağım, demişti.”[20]
Ehl-i Sünnet İbn-i Abbas’ın Resulullah’tan şöyle rivâyet ettiğini yazmıştır: Resulullah buyurdu ki: “Davet ben ve Ali ile sona erdi. Hiç birimiz asla puta tapmadık. Allah beni nebi ve Ali’yi vesi olarak seçti.”[21]
Yüce Allah şöyle buyuruyor:“İmân edipde iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için, çok merhametli olan Allah (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.”[22]
Ehl-i Sünnet, İbni Abbas’tan “Bu ayet Emir-il Müminin hakkında nâzil olmuştur. Sevgiden kasıt, müminlerin kalbindeki İmam Ali’ye olan muhabbettir.”[23] şeklinde rivâyet etmiştir.
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Sen ancak bir uyarıcısın ve her toplumun bir hidayetçisi (rehberi) vardır.”[24]
Ehl-i Sünnet İbn-i Abbas’tan Rasululah’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Ben korkutucu ve Ali hidayet edicidir. Ey Ali hidayet olmak isteyenler senin vesilenle hidayet olurlar.”[25]
Allah-u Teâla şöyle buyuruyor: “Onları tutuklayın, çünkü onlar sorguya çekilecekler!”[26]
Ehl-i Sünnet, İbn-i Abbas’tan ve Eb-i Said Hudri’den onlarda, Nebi’yi Ekremden şöyle nakletmişlerdir: Resulullah, “Velâyet-i Ali b. Ebi Talip’ten sorulacaktır.”diye buyurdular.”[27]
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Andolsun ki, sen onları konuşma tarzlarından tanırsın.”[28]
Ehl-i Sünnet, Eb-i Said Hudri’den naklediyor ki; onlar Ali’ye (a.s) olan düşmanlıklarından dolayı tanınırlar.
 Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Önde olanlar öndedirler. İşte bunlar naim cennetlerinde (Allah’a) en yakın olanlardır.”[29]
 Ehl-i Sünnet, İbn-i Abbas’tan şöyle nakletmiştir: Bu ayetteki “Ümmetin önde olanı”ndan kasıt Ali b. Ebi Taliptir.
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ı onarmayı, Allah’a ve ahiret gününe imân edipde Allah yolunda cihâd edenlerin imânı ile bir mi tutuyorsunuz? Halbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. [30]
Ehl-i Sünnet, bu ayetin Ali (a.s) hakkında nâzil olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Talha b. Şeybe ve Abbas birbirlerine karşı, övünmeye başlamış ve Talha şöyle demişti: Ben Beytullah’a daha yakınım, çünkü anahtarı benim elimde. Abbas ise, şöyle dedi: Ben daha yakınım. Zira ben hacılara su veriyorum (benim emrin üzere hacılara su veriliyor). Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Halkın ilk imân edeni ve Allah yolunda, en çok savaşanı, benim.” Yüce Allah’da, o Hazretin üstünlüğünü bildirmek için bu ayeti nâzil etti.[31]
 (Necva ayeti) diye meşhur olan şu ayette, Yüve Allah şöyle buyuruyor: “Ey imân edenler! Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman, bu konuşmanızdan önce bir sadâka veriniz. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir.”[32]
Ömer’in oğlu şöyle diyor: “Ali için, üç özellik vardır ki, bunlardan birine sahip olmak benim için, deve derisi dolu altından daha değerlidir; Fatıma ile evlenmesi, Hayber savaşında sancağın ona verilmesi ve Necva ayetinin onun hakkında nâzil olması.”[33]
Ehl-i Sünnetten olan İbn-i Abdu’l-Birr ve diğerleri: “Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor!”[34] ayetinin tefsirinde rivâyet etmişler ki; Yüce Allah Peygamberini mirâca götürdüğü gece, onunla peygamberleri bir araya getirerek; ‘Ey Muhammed! Onlardan niçin, gönderildiklerini sor!’ diye buyurdu. Onlarda şöyle cevap verdiler:
 “Biz, Allah’tan başka İlâh olmadığına şehâdet etmek, senin Peygamberliğini ve Ali’nin imâmetini bildirmek (ikrar etmek) için gönderildik.”[35]
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onu sizin için, bir ibret ve öğüt yapalım ve belleyici kulaklar onu bellesin diye” [36]
Ehli Sünnet, bu ayetin Ali (a.s) hakkında nâzil olduğunu rivâyet etmişlerdir.[37]
Ehl-i Sünnetin birçoğu rivâyet etmişler ki: Hasan ve Hüseyin hasta oldular. Resulullah (s.a.a) onların ziyaretine geldi. Sonrada onların şifâ bulması halinde, üç gün oruç tutmayı nezrettiler. Hz. Fatıma ve onların dadısı Fizze de aynı şekilde nezretti. Çok geçmeden, her ikiside şifa buldular. Muhammedin (s.a.a) hanedanının evinde hiçbir şey olmadığından Ali (a.s) bir miktar arpa (yaklaşık olarak 12 mudd) borç aldı. Hz. Fatıma bunu un edip, herkese birer tane ekmek pişirdi. Ali (a.s) akşam namazını kıldıktan sonra, eve geldi. Sofra açılıp ekmekler iftar için ortaya konuldu. O anda, fâkir biri gelerek yiyecek istedi. Onlarda kendilerine düşen paylarını kaldırıp, o fâkire verdiler. Hiçbirşey yemeden ikinci gün de oruç tuttular. Yine Hz. Fatıma (o arpa unundan) ekmek pişirdi. İftar için, ortaya getirdiklerinde bir yetim gelerek, yardım istedi. Hepsi kendi yemeğini kaldırıp, o yetime verdi. Üçüncü günü orucunun iftarını önlerine bıraktıklarında bir esir gelerek, onlardan yemek istedi. Yine hepsi kendi haklarını, o esire verdiler. Bu üç günlük oruçta sudan başka bir şey ağızlarına koymadılar.
Dördüncü günü Resulullah (s.a.a) onları, açlıktan titrer bir halde, Hz. Fatıma’yı açlığın şiddetinden, midesinin sırtına yapıştığı ve gözlerinin çukura battığını görünce “Eyvah! Ey Allah’ım, Muhammed’in Ehli açlıktan ölüyorlar” diye yakardı. O anda Cebrâil nâzil olarak şöyle dedi: “Yüce Allah’ın, senin Ehl-i Beytine tehniyet ve tebrik ettiği şeyi al!” Resulullah ‘Neyi alayım, ey Cebrâil’ deyince, Cebrâil ona “Hel Eta” (İnsan) süresini okudu.[38]
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler var ya, işte kötülükten sakınanlar onlardır”[39]
Ehl-i Sünnet, Mücâhid’den “Doğruyu getiren ve onu tâsdik edenler” den kasdın Ali (a.s) olduğunu rivâyet etmişlerdir.[40]
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Eğer sana hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kâfidir. O, seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir.”
Ebu Hureyre’den şöyle rivâyet edilir: “Arşa şöyle yazılmıştır: Alah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed benim kulum ve elçimdir ve ben onu Ali b. Ebi Talib’le güçlendirdim.”[41]
Ehli Sünnet “Ey Peygamber! Sana ve sana uyan müminlere Allah yeter.” Ayetinin Ali (a.s) hakkında nâzil olduğunu rivâyet etmişlerdir.[42]
“Ey imân edenler! sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli) kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. Allah yolunda cihâd ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütuftur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.”[43]
Salebi bu ayet Ali b. Ebi Talib (a.s) hakkında nâzil olduğunu söylemiştir.[44]
“Allah’a ve peygamberlerine imân edenler, (evet) işte onlar, Rableri yanında sözü, özü doğru olanlar ve şahitlik mertebesine erenlerdir.”[45]
Ahmed b. Hanbel bu ayetin Ali (a.s) hakkında nâzil olduğunu rivâyet etmiştir.[46]
“Mallarını gece gündüz, gizli ve açık hayra sarfedenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur üzüntüde çekmezler.”[47]
Ehl-i Sünnet bu ayetin Ali b. Ebu Talib (a.s) hakkında nâzil olduğunu, rivâyet etmişlerdir. O Hazretin dört dirhemi vardı. Birini gece, birini, gündüz, birini gizli, diğerini ise aşikâr olarak, sadâka verince bu ayet nâzil oldu.[48]
“Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salevât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.”[49]
Sahih-i Müslim’de nakledilmiş ki, râvi diyor: Resulullah’tan (s.a.a) ‘Sana selâm vermeyi biliyoruz, ama nasıl selavat getireceğimizi bilmiyoruz’ diye sordum. Şöyle buyurdular: Deyin “Allah’’ım! Muhammed ve Ehl-i Beytine salât et (selam gönder), şereflerini yücelt. Hz. İbrahim ile, Ehl-i Beytinin şereflerini yücelttiğin gibi.”
“İki denizi birbirine kavuşmak üzere, salıvermiştir...ikisinden de inci ve mercan çıkar.” [50]
Ehli Sünnet İbn-i Abbas’tan şöyle rivâyet eder: Ali ve Fatıma’nın aralarında engel vardı ki, bu engel Resulullahtı. İkisinden de inci ve mercan çıkar, yani Hasan ve Hüseyin. Sahabeden hiçbiri bu fâzilete sahip olamamışlardır.[51]
“De ki: Benimle sizin aranızda, şahit olarak Allah ve yanında kitabın bilgisi olan yeter.” [52]
Ehli Sünnet “yanında kitap bilgisi olan” Ali’dir (a.s) demişlerdir.[53]
“Peygamberi ve onunla birlikte imân edenleri utandırmayacağı günde Allah siz, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların önlerinden ve sağlarından (amellerinin) nurları aydınlatıp gider de ‘Ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin’ derler.” [54]
İbn-i Abbas “Onlar; Ali ve ashabıdır” diyor.[55]
“İmân edip salih ameller işleyene gelince, halkın en hayırlısı da onlardır.” [56]
Ehl-i Sünnet İbn-i Abbas’tan şöyle nakleder: “Bu ayet nâzil olunca Resulullah buyurdular ki: ‘Onlar sen ve Şiâlarındır, ya Ali! Sen ve Şiâların Allah’tan razı olmuş ve Allah’ta onlardan râzı bir halde gelirsiniz. Ama senin düşmanlarına Allah gazap etmiş ve başları aşağıda kıyâmete gelirler.”[57]
“Sudan (meniden) bir insan yaratıp, onu nesep ve sıhriyet (kan ve evlilik bağından doğan) yakınlığa dönüştüren O’dur. Rabbinin her şeye gücü yeter.”[58]
İbn-i Sirin şöyle der: “Bu ayet Resulullah ve Ali hakkında nâzil oldu ve O Hazret Fatımayı, Ali ile evlendirdi.”[59]
“Ey imân edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.”[60]
Ehli Sünnet bu ayetin Ali (a.s) hakkında nâzil oduğunu, nakletmişlerdir.[61] Aynı şekilde “Rükû edenlerle beraber rükû edin”[62] ayeti de Hz. Peygamber ve Ali hakkında nâzil olmuştur.[63]
“Onlar artık köşkler üzerinde karşı, karşıya oturan kardeşler olacaklar”[64]
Ahmed b. Hanbel’in Müsnedin de bu ayetin, Ali (a.s) hakkında nâzil olduğu gelmiştir.[65]
“Kıyâmet gününde, bir bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdem oğullarından, onların bellerinden, zurriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin, Rabbiniz değil miyim? (Onlar da) Evet (buna) şahit olduk, dediler.”[66]
Ehl-i Sünnet Resulullah’tan şöyle rivâyet eder: “Eğer halk Ali’ye, ne zaman ‘Emiru’l-Müminin’ denildiğini bilselerdi, onun fâziletini inkâr etmezlerdi. Adem cesetle ruh arasındayken, o ‘Emiru’l-Müminin’ diye adlandırıldı. Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Melekler de “Evet (Rabbimizsin) dediler. Yüce Allah’da şöyle buyurdu: “Ben sizin Rabbiniz, Muhammed sizin peygamberiniz, Ali de sizin emiriniz ve önderinizdir.”[67]
“...Ve eğer Peygamber’e karşı birbirinize arka verirseniz biliniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrâil ve müminlerin salihidir.” [68]
Müfessirlerin hepsi ve Ehl-i Sünnet: ”Müminlerin salihi”nden kastın Ali (a.s) olduğunu rivâyet etmişlerdir.[69]
“Bugün size dininizi ikmâl ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”[70]
 Ehl-i Sünnet, Ebi Sait Hudri’den şöyle rivâyet eder: (Gadir-i Hum) günü Resulullah halkı, Ali’nin (hilafetine) davet etti. Bir kürsü kurulmasını istedi. Sonra Ali’yi çağırdı ve kolundan tutarak, ikisininde koltuk altlarının beyazlığı görünecek şekilde kaldırdı. Halk dağılmadan şu ayet nâzil oldu: “Bugün size dininizi ikmâl ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.” Resulullah şöyle buyurdu: “Allah benim risâletimi ve benden sonrada Ali b. Ebu Talib’in velâyetini istemiştir.” Sonra şöyle buyurdu: “Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır. Allah’ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol, ona yardım edene yardım et, onu aşşağılamak isteyeni zelîl et!” [71]
“Battığı zaman yıldıza andolsun.”[72]
Ehl-i Sünnet İbn-i Allas’tan şöyle rivâyet eder: Ben-i Haşimden bir gurupla, Resulullah’ın yanında oturmuştuk. O anda bir yıldız kaydı. Resulullah şöyle buyurdu: ‘Kimin (oturduğu) taraftan, bu yıldız kaydıysa o benim, benden sonra vâsimdir.’ Ben-i Haşim’den bir gurup kalkarak yıldızın kimin tarafından kaydığına baktılar. Ali b. Ebu Talib’in tarafından kaydığını görünce ‘Ey Allah’ın Resulü! Ali’nin sevgisinde ifrat ediyorsun’ dediler. Bunun üzerine, şu ayet nâzil oldu: “Battığı zaman yıldıza andolsun...”[73]
Yüce Allah bu sürede silsile gazvesinde atlara ve savaşçılara yemin içmektedir. Araplardan bir gurup, Peygambere (s.a.a) ani bir saldırı için, Remle vâdisinde toplandılar. Peygamber (s.a.a) ashabına ‘Bunların karşısında kim duracak’ diye buyurdular. Ehl-i Suffe’den bir gurup, kalkarak ‘Biz!’ dediler.
Resulullah onların arasında kura çekti. Onların sekiz tanesine ve diğer birkaç kişiye kura çıktı. Ebu Bekir’den sancağı almasını ve Ben-i Selime doğru hareket etmesini istedi. Vâdide düşmanla karşılaştılar. Onlar Müslümanları bozguna uğratarak, bir kısım Müslümanı da öldürdüler.
Sonra sancağı Ömere verdi. Onuda yendiler. Peygamber duruma çok üzülüyordu. Daha sonra Amr b. Ass ‘Beni gönder ya Resulullah!’ dedi. Resulullah onu gönderdi. Onuda bozguna uğratıp beraberindeki bir kısım Müslümanı da öldürdüler.
Peygamber birkaç gün bir şey demeden öylece kaldı. Düşmana nifrin ediyordu. Sonra Emiru’l-Müminin Ali’yi (a.s) çağırdı ve onu düşman üzerine yolladı. Ona dua etti ve Mescid-i Ahzab’a yollayarak onunla birlikte bir gurubuda gönderdi. Onlarla beraber, Ebu Bekir, Ömer ve Amr b. Ass da vardı. Geceleri yol gidip, günüzleri pusuda beklediler. Sonunda vâdinin önüne geldiler. Amr b. Ass Ömer’e ‘Bu vâdi bizim için Beni Selim’den daha tehlikeli yırtıcı hayvanlar ve kurtlarla dolu. Maslahat vâdiye üsten girmektedir’ diyerek durumu değiştirmek istedi. Ebu Bekir konuyu Ali’ye (a.s) dedi. Ali (a.s) bu sözü önemsemedi. Ebu Bekir olayı Ömere dedi.
Sonra Ali (a.s) sabah vakti, düşmana baskın yaparak onları yakaladı. Bunun üzerine şu sure nâzil oldu: “Harıl harıl koşanlara (nallarıyla) çakarak kıvılcım saçanlara, (ansızın) sabah baskını yapanlara, orada tozu dumana katanlara, derken orada bir topluluğun ta ortasına girenlere yemin ederim ki...”
Peygamber (s.a.a) onu karşıladı. Emiru’l-Müminin attan indi. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Eğer ümmetimden bazı gurupların, Hıristiyanların Hz. İsa hakkında dediklerini, senin hakkında da diyeceklerinden korkmasaydım, bugün senin hakkında bazı sözler derdim. Bir gurubun yanından geçtiğinde, onlar ayağını bastığın toprağı (teberrük) olarak alırlardı. (Atına)Bin! Allah ve Resülü senden razıdır.”[74]
“Öğle ya, mümin olan yoldan çıkmış kimse gibimidir? Bunlar elbette bir olmazlar”[75] ayetinde, Ehli Sünnetin, naklettiğine göre; inanan kimseden kasıt Ali (a.s) ve inanmayandan kasıt ise Velid’dir.[76]
“Rabbinin katından bir belge ve onun arkasından da bir şahidi olanlar...”[77] ayeti hakkında Ehli Sünnet şöyle rivâyet etmektedir: Rabbi katında bir belgesi olan Peygamber (s.a.a), Şahid de Ali’dir.[78]
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “O ayakları üzerinde durdu”[79]
Hasan el-Basri, “İslâm Ali’nin (a.s) kılıcıyla ayakta durmuştur” demektedir.”[80]
Yüce Allah “Aynı sudan içmektedirler”[81] diye buyurmaktadır.
Hasan Basri diyor ki: Resulullah’ın (s.a.a) şöyle dediğini duydum: “Halk ayrı-ayrı soy ve boydandırlar. Ya Ali! Ben ve sen aynı ağaçtanız”[82]
“Müminler içinde, Allaha verdikleri sözde duran erler vardır”[83] ayeti, Ali (a.s) hakkında nâzil olmuştur.[84]
“Bu kitabı, kullarımızdan seçtiğimiz kimselere miras bırakmışızdır” [85] ayetinde seçilmiş kişiden kasıt İmam Ali’dir. [86]
“Ben ve bana tabi olanlar”[87] ayetindeki tabi olanlardan kasıt İmam Ali’dir.[88]
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey Muhammed! Sana Rabbinden indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, onu bilmeyen köre benzer mi?”[89]
Peygambere indirilenin gerçek olduğunu bilenden kasıt İmam Ali’dir.[90]
“İnsanlar, inandık demekle başıboş salıverileceklerini ve imtihana tabi tutulmayacaklarını mı sanırlar”[91] ayeti nâzil olunca Ali (a.s) Peygambere (s.a.a): Ey Allah’ın Resulü! Bu söz konusu imtihan nedir, diye sorunca; Peygamber şöyle cevap verdi: “Bu senin vesilenle olacak imtihandır. Sana karşı cephe alınacaktır. Savaşmağa hazır ol”[92]
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı gelenler Allah’a hiçbir zarar veremezler.”[93] Ayeti hakkında Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ali konusunda karşı gelmekteler.”[94]
Yüce Allah, “...ve her fâzilet sahibine fâziletini versin...”[95] diye buyurmaktadır.
Fâzilet sahibinden kasıt İmam Ali’dir. [96]
Yüce Allah: “Allah’a karşı yalan uydurandan, kendisine gelmiş olan gerçeği yalan sayandan, daha zalim kim vardır?”[97] diye buyurmaktadır.
Zalim olarak nitelenenden kasıt; Peygamberin (s.a.a), Ali (a.s) hakkında dediklerini yalanlayandır.[98]
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah bize vekildir, o bize yeter, dediler”[99]
Ebu Rafi diyor ki: “Peygamber (s.a.a) Ali’yi, Ebu Süfyan’ı getirmesi için gönderdi. Hozae kabilesinden biri Ali ve Ebu Süfyan’a rastladı ve şöyle dedi: Bunun kabilesi sizin aleyhinize toplandılar. Ali’de Allah bize vekildir, o bize yeter dedi.[100]
Yüce Allah: “Savaşta inananlara, Allah’ın yardımı yetti”[101] diye buyurmaktadır.
İbn-i Mesud “Allah’ın yardımından kasıt, Ali b. Ebi Talib’dir” diye karaat etmiştir.[102]
Allah’u Teâla: “Sonrakilerin benim adımı, güzel bir şekilde anmalarını sağla”[103] diye buyurmaktadır.
Bundan kasıt İmam Ali’dir. Velâyet Hz. İbrahim’e sunulunca, şöyle dedi: “Ey Rabbim O’nu benim zurriyetim (soyum) için karar ver.” Yüce Allah’ta onun duasını kabul etti.[104]
Yüce Allah: “Asra yemin olsun ki insan zarardadır”[105] diye buyurmaktadır.
Hüsran ve zararda olan Ebu Cehil, imân edense, Ali ve Salman’dır.[106]
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Birbirlerine sabrı tavsiye edenler”[107]
İbn-i Abbas: “Sabrı tavsiye edenden kasıt Ali’dir” demiştir.[108]
Yüce Allah: “İyilik yarışında önceliği kazanan...”[109] diye buyuruyor.
Önceliği kazanandan kasıt Ali (a.s) ve Salman’dır.[110]
Allah’u Teâla şöyle buyuruyor: “Allah anıldığı zaman kalpleri titreyenleri müjdele”[111]
Ali onlardandır.[112]
“Kim bir iyilikle gelirse”[113] ayeti hakkında İmam Ali (a.s) şöyle buyurdu: “İyilikten kasıt bizim sevgimizdir. Kötülükten kasıtsa bize olan düşmanlıktır. Her kim bize kalbinde ve benliğinde kin tutup düşmanlık ederse, Allah (c.c) onu yüzü üste ateşe atar.”[114]
Yüce Allah buyuruyor: “Yaptıklarına karşılık katımızdan kendileri için iyi şeyler yazılmış olanlar, işte onlar cehennemden uzak tutulanlardır.”[115]
İmam Ali (a.s) cehennemden uzak tutulup, hakkında iyi şeyler yazılmış olanlardandır.[116]
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Aralarında bir münadi: Allah’ın lâneti Allah yolundan alı koyan, o yolun eğriliğini isteyen ve ahireti inkâr edendir.”[117]
Nida eden münadi Ali’dir.[118]
Yüce Allah: “Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, güçlü hükümdarın katında, yüksek bir derecede cennetlerde ferâhlık ve aydınlık içindedirler”[119] diye buyurmaktadır.
Bu ayetten kasıt Ali’dir.[120]
Yüce Allah: “Ey insanlar! Allah ve Peygamber sizi hayat verecek olan şeye çağırdığı zaman icabet edin”[121] diye buyurmaktadır.
Hayat verecek olan şey, Ali b Ebi Talibin velâyetidir.[122]
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey Muhammed! Meryem oğlu İsa misâl verilince senin kavmin buna gülüp geçti”[123]
Peygamber (s.a.a) Ali’ye (a.s) : “Ey Ali! Senin misâlin İsa’nın misâli gibidir. Bir gurup onu çok sevdi ve o sevgide helâk oldu. Bir gurup da ona kin tutup o kinde helâk oldular”
Münafıklar: Onun için İsa’nın misâlinden başka misâl yokmuydu? deyince bu ayet nâzil olmuştur. [124]
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Yaratıklarımızdan bir topluluk hakkı gösterirler ve onunla hükmederler”[125]
Ali (a.s): “O topluluk ben ve benim Şiâlarımdır” diye buyurmaktadır.[126]
“Onları rükû eder halde görürsün”[127] ayeti Ali (a.s) hakkında nâzil olmuştur.[128]
“İnanan erkek ve kadınları, yapmadıkları bir şeyden ötürü incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günâh yüklenmiş olurlar.”[129] Ayeti Ali (a.s) hakkında nâzil olmuştur. Münafıklardan biri, İmam Ali’ye (a.s) eziyyet edip, onu yalanlayınca bu ayet nâzil olmuştur.[130]
Akraba olanlar, Allah’ın kitabında birbirlerine, Müminler ve Mühâcirlerden daha yakındır.”[131] Ayeti Ali (a.s) hakkında nâzil olmuştur. Zira O Hazret hem Mümin, hem Mühâcir hem de akraba idi.[132]
“İnananlara, Rableri katında, yüksek makamlar olduğunu müjdele”[133] ayeti İmam Ali’nin (a.s) velâyeti hakkında nâzil olmuştur.[134]
“Ey inananlar! Allah’a, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olana itaat edin”[135] ayetindeki “Buyruk sahibi”nden kasıt İmam Ali’dir.[136]
Allah ve Peygamberinin puta tapanlardan uzak olduğunu büyük hac günü, Allah ve Peygamberi insanlara ilân eder.”[137]
Müsned-i Ahmet’te şöyle gelmiştir: “Beraat süresinin bu ayetini, Ali (a.s) okuyup ilân etti. Peygamber, bu ayeti okuması için Ebu Bekir’i göndermiş; daha sonra Ali’yi (a.s) onun peşinden göndermiştir. Ebu Bekir’i geri çağırarak: ‘Allah’ın bu emrini, benim kendiminveya benden olan birisinin bildirmesiyle emrolundum.’ diye buyurmuşlardır.”[138]
“İnanan ve amel-i salih işleyen kimseler için hoş bir hayat ve dönülecek güzel bir yer vardır.”[139] Ayeti hakkında İbn-i Sirin şöyle demektedir: “ Orada güzel bir ağaç vardır. Ağacın kökü Ali’nin odasındadır. Cennette o ağacın dallarının uzamadığı hiçbir oda yoktur.”[140]
Yüce Allah buyuruyor: “Seni onlardan uzaklaştırsak bile, doğrusu biz kendilerinden öç alırız.”[141]
Yani Ali (a.s) vesilesiyle öç alırız.[142]
“Allah iki adamı misâl veriyor-Biri hiçbir şeye gücü yetmeyen bir dilsiz, diğeri doğru yolda olan, adaletle emreden kimse, bu ikisi bir olabilir mi?”[143]
İbn-i Abbas’tan şöyle naklolunmuştur: “Adaletle emreden kimse Ali’dir.”[144]
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Selâm olsun A’li Yasine”(İlyaseyne)[145]
İbn-i Abbas: “ Â’li Yasin Muhammed (s.a.a) ve onun Ehl-i Beyti’dir” demektedir.[146]
“İnkâr edenler: “Sen Peygamber değilsin” dediler; de ki: “Bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve kitabı bilenler yeter.”[147] Ayetindeki kitabı bilenden kasıt Ali’dir.
“kitabı sağından verilenler...”[148]
İbn-i Abbas şöyle der: “kitabı sağından verilen”den kasıt Ali’dir.[149]
Yüce Allah: “Biz onların gönüllerinde olan kini çıkardık; artık onlar sedirler üzerinde karşılıklı oturan kardeşlerdir.”[150] diye buyurmaktadır.
Ebu Hureyre’den nakledilir ki: “Ali, Peygamber’e (s.a.a) şöyle dedi: Ya Resulullah! Hangimizi daha çok seviyorsun; Fatıma’yı mi, beni mi? Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: Fatıma senden daha muhabbetlidir, ancak sen ondan daha azizsin. Ya Ali! Ben, sen, Fatıma, Hasan ve Huseyin cennetteki havuzumun başındayız. Sen halka o havuzdan su vermedesin, havuzun kenarında gökteki yıldızlar kadar çok bardaklar (kadehler) vardır. Ben, sen, Fatıma, Hasan, Hüseyin, Akil ve Cafer cennette karşılıklı oturan kardeşleriz. Sen ve senin Şiâların benimle beraber cennette olacaklar” sonra şu ayeti okudu: “Karşılıklı oturan kardeşlerdir.”[151]
“Allah böylece bunları çoğaltıp kuvvetlendirmekle inkârcıları öfkelendirir.”[152] Ayetindeki, kâfirleri öfkelendirenden kasıt Ali’dir.[153]
Yoksa Allah’ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemiyorlar”[154]
İmâm-i Bakır (a.s): “Bol nimet verilenden kasıt bizleriz” diye buyurmaktadır.[155]
“...O’nun nuru içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık, bir cam içerisindedir, cam ise sanki bir inci gibi parlayan bir yıldızdır...”[156]
Hasan el-Basri’den şöyle naklolunmaktadır: “Mişkat Fatıma’dır, Misbah Hasan ve Hüseyin’dir. Cam ise sanki parlayan bir yıldızdır. İbrahim peygamberin geldiği soydur. Ne doğudur, nede batıdır. (Yani Yahudilikte değil Hıristiyanlıkta) Ateş değmese bile neredeyse yağın kendisi aydınlatacak (yani ondan ilim yayılır). Nur üstüne nurdur (yani bir imâmdan sonra diğer imâm gelir) Allah nuruna istediğini ulaştırır (yani Allah imâmların velâyetine istediğini ulaştırır.)[157]
“Kendi kendinizi öldürmeyin, Allah şüphesiz ki size merhamet eder”[158]
Bu ayetin tefsirinde İbn-i Abbas şöyle der: “Yani Peygamberinizin Ehl,i Beytini öldürmeyin”[159]
Allah inanıp salih amel işleyenlere, bağışlama ve büyük ecir vadetmiştir.”[160]
İbn-i Abbas’tan naklolunan rivâyette anlatıldığına göre: bir kavim gelerek Peygamberimizden (s.a.a), bu ayetin kimin hakkında nâzil olduğunu sordu. Peygamberimiz (s.a.a) cevabında: “Kıyâmet günü olduğunda beyaz nurdan bir bayrak yapılır ve bir münadi: -Müminlerin en büyüğü ve Muhammed’in peygamberliğine inananlar ayağa kalksınlar- der. Ali b. Ebi Talib ayağa kalkar. Beyaz nurdan yapılan bayrak, ona verilir. Mühâcir ve Ensâr o bayrağın altında toplanırlar. Başka kimse onlara karışmaz. Ali, Allah’ın nurundan yapılmış bir minbere oturur. Mühâcir ve Ensâr da teker teker sıra ile Ali’nin önünden geçerler. Hepsine yapmış olduğu amel karşısında mükafat ve nur verilir. Daha sonra onlara: “Sizlerin sıfatlarının ve cennetteki yerlerinizi tanıttım. Rabbiniz size: Şüphesiz benim katımda, sizlere bağışlanma ve büyük mükafat vardır, der.
Sonra Ali (a.s) ayağa kalkar ve bayrağın altında onlarla beraber cennete gider. Ali tekrar minbere geri döner. Çok geçmeden tüm Müminler, onun önünde sıraya geçerler. Herkes ameli karşısında cennette olan payını alır. Bazı guruplarda ateşe atılır. İşte bu olay şu ayetin açıklamasıdır: “Allah’a ve Peygambere inananlara, dosdoğru olanlara ve Allah yolunda şehid düşenlere, Rableri katında nur ve ecir vardır” Müminden kasıt velâyete inanan kimsedir.
Yine Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Kâfir olup ayetimizi yalanlayanlar...” yani velâyeti ve Ali (a.s)’ın hakkını yalanlayanlar. Ali (a.s)’ın hakkı bütün âlemlere farzdır. “İşte onlardır cehennem ehli olanlar”[161] yani Ali’nin (a.s) velâyetini inkâr edip kabullenmeyenler. İşte onlar Ali’nin (a.s) ayırıp cehenneme göndereceği kimselerdir.[162]
“Onlara bir musibet geldiğinde: “biz Allah’ınız ve elbette ona döneceğiz” derler. Rablerinin mağfiret ve râhmeti onlaradır. O’nun yolunda olanlar da onlardır.”[163]
Bu ayet Ali (a.s) hakkında nâzil clmuştur. Hz. Hamza şehit edildiği zaman Hz. Ali (a.s) “inna lillah ve inna ileyhi râciun” demiş ve bu ayet nâzil olmuştur.[164]
Ahmet b Hanbel müsnedinde İbn-i Abbas’tan şöyle nakleder:
“Kuranda ki bütün ayetlerin en başında Ali’dir. En üstün ayetler Ali (a.s) hakkındadır. Ali emirdir, söz sahibidir. Allah (c.c), Muhammed’in (s.a.a) ashabına Ali’yi (a.s) hayırdan başka bir şeyle zikretmemiştir.”[165]
Yine şöyle demektedir: “Ali (a.s) hakkında nazil olan ayet, Peygamberin (s.a.a) hiçbir ashabı hakkında nâzil olmamıştır.”[166]
Mücahid şöyle der: “Ali (a.s) hakkında altmış ayet nâzil olmuştur.”[167]
Yine İbn-i Abbas şöyle der: “Kuran’da “Ey imân edenler” diye başlayan ayetlerin başında ilk muhatap Ali’dir.[168]
Ehli Sünnet alimlerinden Hafiz[169], Muhammed b. Musa eş-Şirazi “İsna Eşere” (on iki)[170] tefsirinden Abbas’ın: Bilenlerden sorun”[171] ayeti hakkında şöyle dediğini getirmiştir. “Bilenler; Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’dir. Onlar zikir ehlidir, ilim ehlidir, akıl ehlidir, beyan ehlidir. Onlar Peygamberin Ehl-i Beyti’dir, risâlet madenidir, meleklerin gelip gittikleri yerdir. Vallahi Ali (a.s) Emiru’l-Müminin diye adlandırıldığından dolayı Müminler, Mümin diye adlandırıldılar”
Bunu Süfyani Suri, Sude’den ve Haris’ten nakletmiştir.[172]
“Neyi soruşturuyorlar? Üzerinde ihtilâfa düştükleri büyük haberi mi?”[173] ayeti hakkında Hafiz, Sudey’in Resulullah’tan (s.a.a) şöyle naklettiğini söyler: “Ali’nin velâyeti kabirde sorulan şeydir. İster karada ölsün ister denizde, ister doğuda ölsün ya da batıda, bütün ölenlerden Ali’nin velâyetini sorarlar. Nekir ve Münker; Rabbiniz kim? Dininiz nedir? Peygamberiniz kimdir? Ve imâmınız kimdir? diye sorarlar.”
Yine İbn-i Mesud, Peygamberden (s.a.a) naklen şöyle demektedir: “Allah’ın hilafeti üç kişi için gerçekleşti “inni cailuke fil erzi halife”[174] ayetinde Adem’i (a.s) halife etmiştir. “ya Davud! İnna cealne’ke halifeten fi’l-arz”[175] ayetinde Davud peygamberi halife etmiştir. “li yestehlifenne’hum fi’l-arzi kema istehlefe’l-lezine min geblihim” ayeti ile de üçüncü olarak Ali’yi (a.s) halife olarak tayin etmiştir. Her kim bundan sonra kabullenmezse onlar fasıklardır.[176]
Bunların hepsi Ehl-i Sünnetin naklettiği meşhur, bilinen ve mütevâtir hadislerdir.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Hz. Peygamberden (s.a.a), Hz. Ali’nin (a.s) imâm ve halife olduğuna dair nakledilen, hem Ehl-i Sünnet kaynaklarında, hem de Şiâ kaynaklarında mütevâtir hadisler sayılmıyacak kadar çoktur. Biz sadece, bunlardan bazılarını zikredeceğiz.
Ahmed b. Hanbel müsnedinde Peygamber’den (s.a.a) naklen şöyle demektedir: “ Ben ve Ali Adem (a.s) yaratılmadan kırk bin yıl önce, Allah huzurunda bir nur idik. Adem yaratıldığı zaman Allah bu nuru ikiye böldü nurun bir parçası ben, diğer parçası Ali’dir.” [177]
İbn-i Meğazili Şafii, peygamberden naklen şöyle der: “Allah Adem’i yarattığı zaman, o nur Adem’in beline yerleşti. Sonra nesilden nesile geçti. Bu nur Abdulmuttalib’e kadar ayrılmadı. Abdulmuttalib’te ikiye ayrıldı. Bende nübüvvet, Ali’de velâyet ve imâmet”[178]
İbn-i Mağazili, Cabir’den Peygamber’in (s.a.a) şöyle dediğini nakleder: “Allah o nuru ikiye böldü, bir parçasını Abdullah’ta diğer parçasını Ebu Talib de karar kıldı. Ve beni Peygamber, Ali’yi de veli ve imâm olarak çıkardı.”[179]
Ahmet Müsnedinde şöyle der: “Önce en yakın hısımlarını uyar”[180] ayeti nâzil olduğu zaman, Peygamber (s.a.a) üç gün kendi ailesinden ve akrabalarından otuz kişiyi çağırarak yemek verdikten sonra, onlara dönerek: ‘Kim dinimin koruyucusu, bu işte bana yardımcı ve halifem olup, cennette benimle olacak?’ diye buyurdular. Meclisten Ali kalkarak: ‘Ben ey Allah’ın Resûlü’ dedi. Peygamber de: ‘Evet sen’ diye buyurdular.
Salebi tefsirinde, Peygamberin (s.a.a) aynı soruyu, üç defa tekrarladığını ve her üç defada da Ali’nin dışında herkesin sustuğunu nakleder.[181]
Müsned-i Ahmed de, Salman’ın Peygamber’e şöyle dediği naklolunur:
Ey Allah’ın Resulü! (s.a.a) senin vâsin ve vârisin kimdir? Peygamber (s.a.a) buyurdular: ‘Ey Salman! Musa’nın kardeşinin vâsisi kimdir?’ Salman: Yuşa b. Nun, deyince Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: ‘Benim vâsim, vârisim, vaatlerimi yerine getirecek, dinimi icra edecek Ali b. Ebu Talib’dir.’ [182]
Menakıb kitabında, dört mezheb arasında güvenilir olan, Merviye’nin oğlu Ebu Bekir-i Ahmed, Ebuzer’den şöyle rivâyet eder:
“Peygamber’in (s.a.a) yanına giderek: Ey Allah’ın Resulü! Ashabından, en çok sevdiğin kimdir? Herhangi bir şey olduğunda onunla beraber olalım; diye sordum. Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular: ‘O, hepinizden daha önce, bana yardımcı olan ve en önce Müslüman olan bu Ali’dir.’ [183]
İbn-i Mağazili naklediyor ki: Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular: “Her Peygamberin vârisi ve vâsisi vardır. Benim vârisim ve vâsim Ali b. Ebu Talib’dir.”[184]
Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde ve el-Cem Beyne Sihahı Sitte kitabında şöyle gelmiştir: Resulullah Ebu Bekir’i Mekke halkına Beraat süresini okuması için gönderdi. Ebu Bekir “Za Huleyfe” bölgesine ulaştığında arkasından Ali’yi bu vazifeyle görevlendirerek gönderdi. Ali ona ulaşıp geri gönderdi. Ebu Bekir Resulullah’ın huzuruna gelerek ‘Ey Allah’ın Resulü benim hakkımda bir şey mi nâzil oldu? diye sordu. Resulullah şöyle buyurdu: ‘Hayır. Ama Cebrâil gelerek: ‘Sen veya senden olan bir kişinin, dışında hiçkimse bunu yerine getiremez’ dedi.”[185]
“el-Cem Beyne Sihah-ı Sitte” kitabında, Salebi tefsirinde, İbn-i Meğazili rivâyetinde “Münacat” ayetinin sadece Ali (a.s) hakkında olduğunu belirterek, devam şöyle devam eder: “Peygamberle (s.a.a) özel konuştuğu için sadaka veren Ali’dir. Ondan önce ve sonra kimse hususi konuşmak için sadaka vermemiştir.”
İmam Ali’nin (a.s) kendisi bu olaya değinerek şöyle buyuruyor: Allah’ın kitabında olan bir ayete benden önce kimse amel etmemiş ve benden sonra da hiç kimse amel etmeyecektir. O ayet şudur; “Ey inananlar! Peygamberle hususi olarak konuştuğunuzda, bu konuşmadan önce fakirlere sadaka veriniz.”[186] Yüce Allah benim arcılığımla ümmetin üzerinden bu hükmü kaldırdı. Benden sonrada, hiç kimse hakkında bu ayet nâzil olmayacaktır.”[187]
el-Cem Beyne’s-Sahiheyn kitabında, Hz. Peygamberin (s.a.a) Necran Hıristiyanları ile lânetleşmek istediği zaman, Hüseyin’i kucağına alıp Hasan’ın elinden tuttuğunu, Fatıma’nın Peygamber’in (s.a.a) arkasından, Ali’nin de Fatıma’nın arkasından yürüdüğünü ve Peygamber’in onlara: “Ben dua ettikçe, sizde amin! deyin” dediğin nakleder.[188]
Musned-i Ahmed de ve Sahih-i Buhari de bir kaç değişik senetle şöyle zikrolunur:
“Peygamber (s.a.a) Tebük seferine çıkarken, Ali’yi Medine de kendi yerine bıraktı. Ali (a.s) Peygamber’e (s.a.a): Ey Allah’ın Resulü! Gittiğin her yere beni de götürürdün, senden ayrılmazdım...deyince Hz. Peygamber şöyle buyurdular: ‘Ya Ali! Sen bana Harun Musa’ya, ne menziledeyse o menzilede olmaya razı değil misin? Ancak benden sonra Peygamber yoktur.’ [189]
Müsned-i Ahmed’de, Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de birkaç değişik şekilde Abdullah b. Bureyde, babasından naklen şöyle demektedir:
“Hayber kalesini muhasara ettik. İslâm ordusunun sancağını Ebu Bekir aldı. Kaleye hücum etti; ama fethedemeden geri döndü. Ertesi gün Ömer sancağı alarak, hücuma geçti ancak oda kaleyi fethedemedi. O gün Müslümanlar çok büyük eziyet ve zorluk çektiler. Peygamber (s.a.a), yarın İslâm sancağını öyle bir kişiye vereceğim ki, Allah ve Resulü onu sever, oda Allah’ı ve Resulünü sever; defalarca hamle eder ama firar etmez. Allah’ın yardımıyla kaleyi fethetmeden geri dönmez.
Halk geceyi sabırsız bir halde, İslâm sancağının kime verileceği düşüncesiyle geçirdi. Sabah olunca Peygamberin etrafına yığılarak sancağın kime verileceğini bekliyorlardı. Peygamber: Ali b. Ebu Talib nerede? diye buyurdu.
-Gözleri ağrıyor dediler. Peygamber (s.a.a) birini göndererek, Ali’yi çağırttı. Ali (a.s) gelince Peygamber (s.a.a) tükürüğünden biraz onun gözlerine sürdü ve onun için dua etti. Ali’nin (a.s) gözleri iyileşti ve Peygamber (s.a.a) sancağı ona verdi. Ali (a.s) fetih için gitti ve Yüce Allah onun elleriyle fethi gerçekleştirmeyene kadar da dönmedi.”[190]
Ehli Sünnet alimlerinin naklettiğine göre, Müslümanlar âciz kalınca Ali (a.s) Amr b. Abduved ile hendek savaşında karşılaştığı zaman, Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “İmânın tümü, şirkin tümüne karşı çıktı”[191]
Müsned-i Ahmed’de birkaç değişik yolla şöyle nakledilir:
“Peygamber, Ali’nin kapısı dışında (Mescidü’n Nebiy’ye) açılan tüm kapıların kapattırdığında; halk konuşmaya ve kargaşaya başladı. Peygamber minbere çıkarak hamd ve senadan sonra şöyle buyurdu: ‘Ben Ali’nin kapısı dışında, mescide açılan kapıları kapattırmakla emrolundum. Neler-neler söylendi...açıp kapattırdığım her şeyde emrolundum ve o emre uydum.’ [192]
Ahmet b. Hanbel Müsnedin’de, bir kaç değişik kaynaktan şöyle getirmiştir:
“Peygamber ikişer ikişer halkı birbiri ile kardeş ilân etti. Ali (a.s) en sonda tek başına kalınca Peygamber’e: “Ey Allah’ın Resulü! tüm ashabını birbirleriyle kardeş ettin, ama beni kimseyle kardeş etmedin, deyince” Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: ‘Ben, seni kendim için, en sona bıraktım. Sen benim kardeşimsin, bende senin. -Ben Resulullah’ın kardeşi ve Allah’ın kuluyum de. Senden başka her kim böyle derse, yalancıdır. Beni peygamber olarak gönderene andolsun, seni kendimden başkası için, sona bırakmadım.[193] Senin bana olan menziletin, Harun’un Musa’ya olan menzileti gibidir, ancak benden sonra peygamber yoktur. Sen benim kardeşim ve vârisimsin.”[194]
El-Cem Beyne Sihah-ı Sitte kitabında, Peygamberden şöyle nakletmiştir: “Hz. Adem yaratılmadan iki bin yıl önce cennetin kapısında: “Muhammed Allah’ın resulü, Ali de Resulullah’ın kardeşidir” yazılı idi.”[195]
Sihah-ı Sitte ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğu naklolunmuştur:
“Şüphesiz Ali bendendir, bende Ali’denim. O benden sonra tüm Müminlerin velisidir. Benim işlerimi ya kendim yerine getiririm ya da Ali.”[196]
Yine Ahmed b. Hanbel şöyle nakleder: “ Ali Uhud savaşında küfür sancaklarını taşıyanların hepsini öldürdükten sonra, Cebrâil Peygambere : ‘Gerçektende bu senin yardımcın ve kardeşindir’ demiş, Resulullah ise: ‘Şüphesiz Ali bendendir, ben de ondan’ diye buyurmuştu. Cebrail de ‘Bende sizdenim ya Resulullah!’ demişti.[197]
Ahmed b. Hanbel Müsned’inde Peygamberin Ali’ye: “Ya Ali! Senin İsa ile bir benzerliğin var. Yahudiler İsa’ya kızıp, annesine iftirâ ettiler. Hıristiyanlar ise onu ehli olmadığı makamlara çıkardılar.” dediğini nakletmektedir.[198]
Ahmed b. Hanbel “Müsned” kitabında ve “Cem Beyne Sihah-ı Sitte” kitabında Peygamberin (s.a.a) Ali’ye (a.s) şöyle dediği naklolunmaktadır: “Ya Ali! Seni Müminden başkası sevmez; ve sana münafıktan başkası düşmanlık edip kin beslemez.”[199]
Ahmet b. Hanbel Müsned’inde Peygamberin (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakleder: “Sizlerden birisi, benim Kuran’ın tenzili için, savaştığım gibi, Kuran’ın tevili için savaşacak. Ebu Bekir; o ben miyim ya Resulullah!? deyince Peygamber “hayır” cevabını verdi. Ömer “ben miyim?” dedi. Peygamber “hayır” dedi ve devam etti “O şimdi ayakkabı yamayıp, tamirle meşguldür.” O zaman Ali (a.s) Peygamberin (s.a.a) ayakkabılarını tamir etmekle meşguldü.”[200]
“Cem Beyne Sihah-i Sitte” kitabında şöyle gelmiştir: Allah Resulü buyurdular: “Bütün halk denenecektir. Allah, benden olan ve kalbini imân ile denediği birini seçerek, size gönderecektir. O dinin ayakta durması için, sizlerin boynuna vuracaktır.”
Bu Ebu Bekir mi? Ey Allah’ın resulü? diye sordular. “Hayır” dedi. “ Ömer mi” dediler. “Hayır” dedi ve devam etti; “O, odada ayakkabı yamayıp, tamir edendir.” Ravi diyor odada ayakkabı tamir eden Ali (a.s) idi.[201]
Ahmet b. Hanbel’in Müsned’inde ve el-Cem Beyne Sihah-ı Sitte de Enes b. Malik şöyle anlatmaktadır: “ Peygamber için, pişirilmiş bir kuşu O Hazret’in yemesi için getirdiler. Peygamber: “Ey Allah’ım, kulların arasından, en sevdiğini benimle bunu yemesi için gönder” diye dua etti. Aynı anda Ali (a.s) geldi ve Peygamberle (s.a.a) beraber yemeği yediler.” [202]
Yine aynı kaynakta, İbn-i Abbas’ın ömrünün son yıllarında şöyle dua ettiğini nakleder: “Allah’ım! Ali b. Ebu Talib’in velâyeti hakkı için, senden bağışlanma diliyor ve sana yöneliyorum”[203]
Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde; Ali b. Ebu Talib’den başka Peygamber’in hiçbir ashabı: “Ne dilerseniz bana sorun” [204] dememiştir, diyor; Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular: “Ben ilmin şehriyim Ali’de o şehrin kapısıdır”[205]
Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde birkaç değişik şekilde Peygamber’in (s.a.a): “Her kim Ali’ye eziyet edip; onu incitirse beni incitmiş ve bana eziyet etmiştir.[206] Ey millet! Aliye eziyet edip; onu inciten kıyâmet günü Yahudi ve Nasrani olarak çağrılır”[207] dediğini nakleder.
“Ömer ve Ebu Bekir Hz. Fatıma ile evlenmek istediler, ama Peygamber (s.a.a) Fatıma’nın (s.a) küçük olduğunu söyleyerek reddettiler. Ali, Hz. Fatıma’yı isteyince, Ali’yi Fatıma ile evlendirdi.”[208]
“el-Cem Beyne’s Sahiheyn” kitabında naklolunduğuna göre; Peygamber bir gün Hz. Fatıma’nın evine gelip; Sinesinden ve başından öperek ‘Amcanın oğlu nerede’ dedi. Fatıma, mescide gitti deyince Peygamber mescide geldi. Ali’nin, abasının yere düşüp yüzünün, toprağa bulaştığını görünce, iki kez: “Kalk otur ey Ebu Turab (toprağın babası) diye buyurdular.[209]
Ehl-i Sünnet birkaç değişik yolla, Peygamberin Ali’yi sırtına aldığını, Kabe’deki yüksek ve büyük putları aşağıya atarak, kırıncaya kadar sırtında taşıdığını naklederler.[210]
Yine Ehl-i Sünnet kaynakları: “Ali b. Ebi talib’in velâyetine, inandığına ve kabul ettiğine dair elinde yazısı olmayan, sırat köprüsünden geçemeyecektir”[211] diye rivâyet nakletmişlerdir.
Yine kendileri naklediyorlar ki: “Güneş battıktan sonra, geri döndü. Peygamber dizleri üzerinde uyuduğundan, Ali (a.s) ilkindi namazını vaktinde kılamadı. Resulullah’da (s.a.a) güneşin çevrilmesi için, dua etti ve güneş geri geldi. Ali (a.s) namaz kıldı ve güneş tekrar battı.”[212]
Ali (a.s) için gökyüzünden üzerinde mendil örtülü, içinde su bulunan bir kova indi. Ali (a.s) abdest alarak, Peygamberin (s.a.a) kıldırdığı namaza katıldı.[213]
Uhud savaşında gökyüzünde bir münadi, şöyle seslendi: “Zülfikar’dan başka kılıç, Ali’den başka yiğit yoktur.”[214]
Bu münadinin, Bedirde seslendiği de naklolunmuştur...[215]
(el-Cem Beyne Sihah-ı Sitte) kitabında, Peygamberin (s.a.a) şu sözü naklolunur: “Allah Ali’ye râhmetini, etâ etsin. Allah’ım Ali nereye giderse hakkı onunla beraber kıl!”[216]
Ehl-i Sünnet Resulullah’ın, Ammar’a şöyle buyurduğunu nakleder: “Benden sonra ümmetim arasında fitne ve ihtilâf olacaktır. Aralarında kılıçlar ayrılacak, bir kısmı diğerlerini öldürecek ve birbirlerinden beri olduklarını ilan edeceklerdir.
Ya Ammar! Seni sapık bir gurup öldürecektir. Sen bu durumda hakla berabersin ve hak seninle. Gerçekten de Ali, asla seni helâka sürüklemez ve haktan çıkarmaz.
Ya Ammar! Kim kılıcıyla Ali’ye düşmanları karşısında yardım etmeyi üstlenirse, Allah’ta kıyâmet günü ona yardımı üstlenir. O günü görürsen, bu sağımda olanla (Ali ile) ol. Eğer halkın hepsi bir tarafa Ali’de bir tarafa gitse, sen Ali’nin gittiği tarafa git (Ali’yi izle)
Ya Ammar! Ali asla haktan sapmaz.
Ya Ammar! Ali’ye itaat etmek, bana itaat etmektir; bana itaat etmek Allah’a itaat etmektir.”[217]
Ahmed b. Musa b. Merdeviye, Ehli Sünnet alimlerinden, onlarda Ayşe’den, Peygamberin (s.a.a) şu sözünü nakletmektedir: “Hak Ali iledir, Ali hak ile havuzun başında bana ulaşıncaya kadar, birbirinden ayrılmazlar.”[218]
Ahmet b Hanbel Müsned’inde, Peygamberin (s.a.a) Hasan ve Hüseyin’in ellerinden tutup: “Her kim beni, bu ikisini, babalarını ve annelerini severse, kıyâmet gününde benim makamımda, benimle beraber olacaktır” dediğini nakleder.[219]
Yine aynı kitapta Cabir’den, Arafat’ta Peygamber ve Ali’nin karşılıklı durdukları zaman, peygamberin Ali’ye “Yaklaş ey Ali! Sen ve ben bir ağaçtan yaratıldık. Ben o ağacın kökü, sen budağı, Hasan ve Hüseyin o ağacın dallarıdır. Her kim, o ağacın dallarından birine tutunursa Allah onu cennetine dahil eder”[220] dediğini nakletmektedir.
Yine aynı kaynakta, Ebu Sait el-Hudri Peygamberin şöyle buyurduğunu nakleder:
“Ben sizin aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe benden sonra asla sapmazsınız. İki ağır emanet bırakıyorum, biri diğerinden daha büyüktür. Biri Allah’ın gökyüzünden yeryüzüne uzanan ipi Kuran’dır. Diğeri soyum, Ehl-i Beytim’dir. Bilin ki onlar kıyâmet gününde havuzun başında bana ulaşıncaya dek ayrılmazlar.”
Sahih-i Müslim’de iki yerde geçmektedir ki, Zeyd b. Ergem Peygamberin Mekke ve Medine arasında “Hum” diye adlandırılan suyun yanında hutbe okuduğunu vaazından sonra, şöyle buyurduğunu nakleder: “Ey insanlar! Bende beşerim; Rabbimin elçisinin gelmesi, benimde onun çağrısına uymam yakındır. Ben sizin aranızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum. İlki, nur ve hidayet kaynağı olan Kuran’dır. Allah’ın kitabına sımsıkı sarılın ve onda birbirinizle yarışın. Diğeri Ehl-i Beytim’dir. Ehl-i Beytim konusunda, size Allah’ı hatırlatırım! Ehli Beytim hakkında size Allah’ı hatırlatırım...” bunu üç kez tekrarladı.[221]
Ehl-i Beyt’e (a.s) karşı büyük bir inadı olan ve Ehl-i Sünnet arasında emin ve güvenilir olarak bilinen, Zamehşeri Peygamberin (s.a.a) şu sözünü nakleder:
“Fatıma benim kalbimin ruhu, oğulları ruhumun meyvesi ve kocası da gözlerimin ışığıdır ve Fatıma’nın oğullarından olan İmâmlar Rabbimin eminleridirler. Onlarla Rableri arasında uzanan bir ip vardır. Onlara yapışan kurtulur. Onlarla ihtilâf edip, onlardan ayrılan helâk olur gider.”[222]
Salebi “Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın”[223] ayetinin tefsirinde birkaç yerde Resulullah’tan naklen şöyle demektedir:
“Ey insanlar! Şüphesiz ben sizin aranızda paha biçilmez iki emanet bırakıyorum. İki halife bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarılırsanız benden sonra asla sapmazsınız. O iki halifeden birisi, diğerinden daha büyüktür. İlki yerle gök arasında uzanan, Allah’ın kitabıdır. İkincisi soyum, Ehl-i Beytim’dir. Onlar havuzun başında, bana ulaşıncaya kadar birbirinden ayrılmazlar.”
Cem Beyne’s Sahiheyn’de Resulullah’ın şöyle buyurduğunu nakleder: “Rabbimin elçisinin gelip benimde, onun davetini kabul etmem yakındır. Sizin aranızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum. İlki hidayet ve nur kaynağı olan Allah’ın kitabıdır. Allah’ın kitabına sarılın. Diğeri Ehl-i Beytim’dir. Size Ehl-i Beytim’i hatırlatırım.”
el-Cem Beyne Sihah-ı Sitte’de ve Müsned-i Ahmed’de Ümmü Seleme’den şöyle nakleder: “Resulullah, benim evimde idi. Sonra, Fatıma Peygamberin yanına geldi. Peygamber ona; git kocanı ve oğullarını getir dedi. Fatıma, Ali, Hasan ve Hüseyin geldiler. Hayber savaşında ganimet olarak aldığı cübbe Peygamberin üzerinde idi. Sonra, şu ayet nâzil oldu: “Ey Peygamberin Ehl-i beyti şüphesiz Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz kılmak ister.”[224]
Resulullah o cübbenin ucunu kaldırıp onları cubbesinin altına aldı. Sonra elinin birini çıkarıp; yukarı kaldırdı ve şöyle dedi: ‘Allah’ım bunlar benim Ehl-i Beytim’dir’ ben başımı, o cübbenin içine uzatıp “Bende onlardan mıyım ey Allah’ın Resulü ?” dedim. “Sen, hayır üzeresin” diye buyurdular.”[225]
Bu manadaki hadisler Ebu Davud’un Sahih’inde, Malik’in Muvatta’sında, Müslimin Sahihinde birçok yerde ve değişik senetlerle naklolunmuştur.
Ahmet b. Hanbel Müsned’inde Hz. Peygamberin (s.a.a) şu sözlerini nakleder: Yıldızlar gökyüzü ehli için kurtuluştur. Yıldızlar, ne zaman gitseler, onlarda gider. Benim Ehl-i Beytim de yeryüzü ehli için kurtuluştur. Ehl-i Beyt’im gittiği zaman yeryüzü ehli de gider.”[226]
Yine Müsned-i Ahmed’de Resulullah (s.a.a): “Allah’ım kardeşim Musa’nın dediği gibi bende diyorum: “Ehlimden bana bir vezir karar kıl; kardeşim Ali’yle kolumu güçlendir ve onu işimde ortak et”[227]
 Sahih-i Buhari’de iki yerde ve iki değişik yolla Cabir ve İbn-i Uyyune’den Resulullah’ın şöyle buyurduğu nakledilir: “On iki halifeye kadar bu din aziz olacaktır. Hepsi de Kureyş’tendir.”
El-Cem Beyne’s-Sihahı Sitte kitabında iki yerde şöyle geçer: “Onlara on iki halife gelmedikçe bu iş bitmez. Hepsi Kureyş’tendir.” [228]
Bu rivâyet Ebu Davud’un Sahihinde de gelmiştir.
Ehl-i Sünnetin itimat edilen büyük alimlerinden “Seddi” tefsirinde şöyle getirmiştir: “Sara Hacer’den rahatsız olunca Yüce Allah Hz. İbrahim’e şöyle vahyetti: ‘İsmail ve annesini Mekke’ye götür. Senin neslini çoğaltıp yayacağım. Onları beni inkâr edenler için, bir zorluk ve ağırlık karar vereceğim. Onlardan peygamberler ve onun soyundan on iki büyük insan karar vereceğim. Onların soyunu ise, gökteki yıldızlar kadar çok edeceğim.”
Bütün bu rivâyetler Hz. Muhammed’in soyundan, on iki İmam geleceğini açıkça ifade etmektedir. Şiâ’dan başka hiçbir gurup imâmlarının on iki tane olduğunu söylememiştir. Bu konudaki rivâyetler ise sayılmayacak kadar fazladır.
 
 
 
 
 
Bu fâziletler Hz. Ali’nin (a.s) imâm olduğunu gösterir.
Ehl-i Sünnet’ten olan Harezmi İbn-i Abbas’tan şöyle nakletmektedir:
“Eğer bütün ormanlar kalem, bütün denizler mürekkep olsa, cinler hesaplayıp insanlar da yazsaydı Ali b. Ebi Talib’in fâziletini saymakla bitiremezlerdi.”[229]
Peygamberin (s.a.a), hakkında bu şekilde buyurduğu kimsenin fâziletlerini zikretmek nasıl mümkün olabilir? Sadece Harezmi’nin zikrettiği bazı hadisleri nakletmenin yeterli olduğuna inanıyorum.
Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah kardeşim Ali için sayılmayacak kadar fâziletler karar kılmıştır. Herkes Ali’nin fâziletlerinden birini kabullenerek söylerse, Allah (c.c) geçmiş ve gelecek günâhlarını affeder. Ve her kim onun fâziletlerinden birisini yazarsa; o yazdığı fâzilet yazılı kaldığı müddetçe melekler o kimse için, istiğfar ederler. Her kim Ali’nin fâziletlerinden birini dinlerse, Yüce Allah onun dinleme yoluyla edindiği günâhlarını affeder.”
Sonra şöyle buyurdular: “Ali’ye bakmak ve onun adını zikretmek ibâdettir. Allah Ali’nin velâyetini kabullenmeyen ve düşmanlarından uzak durmayan (beraat etmeyen) kulun ibâdetini kabul etmez.”[230]
Hz. Ali (a.s) doğumundan önceki fâziletlerinden bazılarının naklolunduğu “Keşful Yakîn fi Fezail’i Emiri’l-Müminin” kitabında Ehteb-i Harezmi İbn-i Mesud’dan naklen, Peygamberin şu hadisini rivâyet eder: “Adem yaratılıp ruh verildiği zaman, hapşırdı ve şöyle dedi: Elhemdulillah. Yüce Allah Adem’e (a.s) şöyle vahyetti: Eğer ileride dünyada yaratacağım iki kulum olmasaydı seni yaratmazdım.
Adem (a.s) benden mi olacaklar İlahi? diye sordu. Yüce Allah “evet” dedi başını kaldır ve bak. Adem (a.s) başını kaldırıp baktı ve şu yazıyı gördü: “La ilahe illallah, Muhammed’un nebiyyu’r-Râhmet ve Ali’yyun Mugimu’l-Hüccet” her kim Ali’ini hakkını tanırsa temizlenir ve kurtulur ve her kim Ali’nin hakkını inkâr ederse lânetlenir ve hüsrana uğrar. İzzetim ve Celalim hakkı için, yemin ederim ki her kim Ali’ye itaat ederse cennete dahil edeceğim. İzzetim ve Celalim hakkına yemin ederim ki! Her kim, ona isyan ederse cehenneme göndereceğim, her ne kadar bana itaat etse bile”[231]
Bu konuda ki rivâyetler oldukça çoktur.
 
Ali (a.s) Receb ayının 13 de Cuma günü, Amu’l-Fil yılından otuz yıl sonra Kabe’de dünyaya geldi. O Hazretten, ne önce nede sonra hiç kimse Kebe’de dünyaya gelmemiştir.[232]
O dünyaya geldiğinde Peygamber (s.a.a) otuz yaşında idi. Annesine: “O’nun beşiğini bana yakın bir yere bırak” dedi.
Ali’nin (a.s) terbiyesini bizzat Resulullah’ın kendisi üstlendi. Yıkanma vakti onu kendisi yıkar, sut içme zamanı sütü kendi elleriyle O’na içirir, uyuma zamanı beşiğini kendi sallar, uykudan uyandığında onunla çocuksu bir dille konuşur, onu kucağında taşır ve şöyle derdi: “Bu benim kardeşimdir, velimdir, yardımcımdır, vâsimdir ve kerime kızımın kocasıdır. Bu benim zorlu günlerim için sakladığımdır, sığınağımdır, damadımdır, vâsiyetim için emindir ve halifemdir.”
Peygamber (s.a.a) her zaman Ali’yi (a.s) kendisiyle beraber götürür, Mekke dağlarında, sokaklarında ve vâdilerinde hep birlikte dolaşırdı. Bu rivâyeti “Beşaretu’l-Mustafa” kitabında Ehl-i Sünnet alimlerinden nakleder.[233]
O Hazretin doğumundan sonraki fâziletlerini üç kısma ayırabiliriz.
1) Manevi Fâziletleri
2) Fiziki Fâziletleri
3) Diğer Fâziletleri
Nefsi fâziletlerini belirli bir düzende anlatacağız.
Kılıcının vesilesiyle imânın kökleri ve temelleri hazırlandı ve rükünleri güçlendi. Halka imânın asıl ve yardımcı öğelerini (usul ve füru) öğretmesi ile halk imânlı oldu. O, göz açıp kapayıncaya kadar ( bir an bile) şirk koşup müşrik olmadı.[235] Putlara secde etmediği gibi[236], putları kırmak için, Peygamber’in (s.a.a) sırtına çıktı.[237]
Ahmet b. Hanbel Müsned’inde, ilk Müslüman ve Peygamberle (s.a.a) birlikte ilk namaz kılanın Ali (a.s) olduğunu nakletmektedir.[238]
Yine Müsned’inde, Peygamberin (s.a.a) Fatıma’ya dediği şu sözü nakleder: “Seni Ümmetimin ilk Müslüman olanı, ilmi onların hepsinden daha fazla, en yumuşak ve hilimli olanı ile evlendirmeme razı olmaz mısın?”[239]
Ed-Dar Hadidi de bunu onaylamaktadır.
Halk, ilim konusunda Ali’ye (a.s) muhtaç idi. Hakikatleri tanımada onun yardım ve yol göstericiliği lazımdı. Şer’i hükümleri ve yakîni ilimleri (irfan, seyr ve suluk vs.) , nâkli ve tarihi olayları anlamada ona koşuyorlardı. Zira Ali (a.s) ilmin son mertebesindeydi ve öğretme isteği vardı.[240] Peygamberden (s.a.a) almış olduğu terbiyeden dolayı, Peygamber’e (s.a.a) en yakın ve sevgili olan o idi. Peygamber’in (s.a.a) yanından gece-gündüz ayrılmayan o idi. Tüm bu şeylerden sonra O Hazretin halkın en alimi olması gerekli ve doğal bir şeydir.[241]
Peygamber Ali (a.s) hakkında: “Sizin en iyi hüküm vereniniz Ali’dir.”[242] diye buyurmuşlardır. Hakim olup hüküm vermek, ilmin ve imânın kemâlini gerektirir.
Sahih-i Buhari Hz. Peygamberin şu sözünü nakleder: “Ben ilmin şehriyim, Ali’de o şehrin kapısıdır”[243]
Begvi es-Sihah’da Peygamberin: “Ben hikmet eviyim, Ali’de onun kapısıdır”[244] diye buyurduklarını nakleder.
Ebi’l-Hemra Peygamberin (s.a.a) Ali (a.s) hakkında şöyle dediğini rivâyet eder: “Her kim Adem’e ilminden dolayı, Nuh’a akıllı olduğu için, İbrahim’e hilimli olduğu için, Musa’ya heybetli olduğu için, İsa’ya zahitliği için, bakmak isterse Ali b. Ebi Talib’e baksın.”[245]
Beyhaki bir takım rivâyetlerle Peygamberin (s.a.a): “Her kim Adem’in ilmini bilmek ve görmek isterse Ali’ye baksın. Her kim Nuh’un takvasını görmek isterse, Ali’ye baksın. Her kim İbrahim’in hilim ve yumuşaklığını görmek isterse, Ali’ye baksın. Her kim Musa’nı heybetli görünüşünü bilmek isterse, Ali’ye baksın. Her kim İsa’nın ibâdetini görmek isterse, Ali’ye baksın”[246] diye buyurduğunu yazmıştır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Nehcu’l-Belağa’daki hutbeleri, tevhid ve adalet konusundaki sözleri O’nun bu ilimdeki, kemal derecesini göstermektedir. Bu hutbede kelam ve usul ilminin bütün teferruatını görmek mümkündür.
Fıkıh ilmi: Tüm fakihler Ali’ye (a.s) müracaat ederdi. Şiâ alimlerini fıkhı hükümleri İmâmlardan aldığı bilinmektedir. Bu sineden- sineye süregelmiştir.
Ehl-i Sünnetin Hanefi mezhebi ilimlerini Ebu Hanife’den almaktadır. Ebu Hanife ise, İmâmı Cafer Sadık’ın (a.s) öğrencilerinden biridir.
Şafii’ler, Muhammed b. İdris-i Şafii’den almışlar. O da Muhammed b. Hüseyin ile okumuş, Muhammed de Ebu Hanife’nin öğrencisi idi.
Hanbel’in fıkhı da bu ikisine dönmektedir.
Malik ise, iki kişinin yanında okumuştur.
Birincisi “Rabiyetu’r-Rey”dir. O da ikrime’nin, o da Abdullah b. Abbas’ın, o da İmam Ali’nin (a.s) öğrencisidir.
İkincisi; İmâm Sadık’tır.[247]
Hz. Ali (a.s) Astronomi ilminin kurucusudur.[248]
Tefsir ilminin kurucusu da Hz. Ali’dir. İbn-i Abbas: “Emiru’l-Müminin Ali (a.s), akşamın başlangıcından güneş çıkana dek “Bismillah”ın "Ba” harfinin tefsirini yaptı, ama bitmedi”[249] demektedir.
Fesahat ilmi ona isnat edilir. Hatta o Hazretin kelamına: “Mahlukun kelamının üstünde ve Halikin (yaratıcının) kelamının altında bir üslûbu var” denmektedir. Fesahat ilminin kuralları İmam Ali’nin (a.s) sözlerinden çıkartılmaktadır. İbn-i Nebatet şöyle der: “Ben O Hazretin sözlerinden, bin tanesini ezberledim, o sözler çoğaldıkça çoğaldı.”[250]
Mütekellimler dört guruptur: 1-Mütezile 2-Eşâire 3-Şiâ 4-Hevaric
Şiâ: Ehl-i Beyt’in yolunu izleyenler oldukları bellidir.
Hariciler: Hz. Ali’ye (a.s) düşmanlık edenlerdir.
Mütezile: Bu gurup Vasil b. Eta’ya ulaşmaktadır. O, Ebu Haşim Abdullah’ın, o’da babası Muhammed b. Hane-fiyye’nin, o’da babası İmam Ali’nin (a.s) öğrencisidir.
Eşâire: Onlar, Ebu’l-Hasan el-Eşeri’nin öğrencileridir. Eşeride, Ebu Ali el-Cebâi’nin öğrencisidir. Ali el-Cebâi ise, Mütezile’nin ileri gelen alimlerindendir.[251]
Bütün Sufiler, İşaret erbabları, Hakikat erbabları, Sufiye hırkasının İmam Ali’ye (a.s) ait olduğunu savunurlar.[252]
Yiğitler ve kahramanlarİmamAli’den (a.s) güç alırlar. Bedir de Cebrâil şöyle nida etti: “Ali’den üstün yiğit, Zülfikar’dan üstün kılıç yoktur”[253]
Resulullah (s.a.a): “Ben yiğidim, yiğidin oğluyum ve yiğidin kardeşiyim”[254] diye buyururdu. Peygamber (s.a.a) Arapların, en büyüğü ve saygını idi. Bu yüzden yiğitti. Hz. İbrahim’in oğlu olması hasebiyle de yiğidin oğlu idi. Kuran’ı Kerimde: “Bunları diline dolayan bir yiğit genç işittik, ona İbrahim denilirmiş”[255] ayeti ile Hz. İbrahim de (a.s) yiğit idi.
Yiğidin kardeşi olma sözüne gelince; Hz. Ali’nin (a.s) kardeşi idi. Cebrâil de: “Ali’den üstün yiğit, Zülfikar’dan üstün kılıç yoktur” demiştir.
Ashap Allah’ın hükümlerini öğrenmek için, İmam Ali’ye (a.s) müracaat eder, ondan faydalanırlardı. Oysa İmam Ali (a.s) hiçbir sahabeye ilmi bir şeyi öğrenmek için müracaat etmemiştir.[256]
İmam Ali’nin (a.s) Ömer’i hata yapmaktan ve yanlış hüküm uygulamaktan kurtardığı, birçok yerde Ömer’in: “Eğer Ali olmasaydı, Ömer helâk olurdu”[257] dediği, muteber kaynaklarda naklolunmuştur.
Ahmed b. Hanbel Müsned’inde, Sahabe içerisinde Ali’den başka: “Bana ne sorarsanız sorun” diyen olmamıştır, demektedir.[258]
Sahih-i Müslim, İmam Ali’nin (a.s) minberde buyurduğu, şu sözlerini nakleder: “Beni kaybetmeden önce, ne sorarsanız sorun. Bana Allah’ın kitabından sorun. Nerede, niçin, indiğini sonun. Bilmediğim hiçbir ayet yoktur benim. Dağların eteklerinde mi, yoksa yeryüzünün düzlüklerinde mi...? Nerede indiyse hepsini bilirim.[259] Çıkan fitneleri ve çıkacak fitneleri sorun bana, onların kaç kişi olduğunu ve kimlerin, o fitnelerde öleceğini bilirim...”[260]
“Gökyüzünün yollarını sorun bana. Ben gökyüzünün yollarını yeryüzünden daha iyi bilirim”[261] diye buyururlardı.
İmam Ali şöyle buyururdu: “Peygamber bana ilimden bin kapı öğretti, her bir kapının bin kapısı vardı.”[262]
İmam Ali’nin (a.s) esrarengiz hükümleri sayılmayacak kadar çoktur.
Bir çocuk üzerinde tartışıp, her biri benimdir diyen iki kadına: “Çocuğu ikiye bölün, yarısı senin yarısı onun” diye buyurmuşlar, kadınlardan biri; tamam bölelim derken diğeri; yo hayır çocuğu ona verin yeter ki yaşasın demiş, Hz. Ali (a.s) da: “Çocuğu, onun salim kalmasını isteyene, verin zira annesi odur” diye buyurmuşlardı.[263]
İmam’ın esrarengiz yönleri sayılmayacak kadar çoktur.
Şafii: “Biz haktan ayrılanların hükmünü Ali’den öğrendik” diyor.[264] Köleler, babalar veya herhangi bir konu hakkında soru sorulup da, İmam Ali’nin cevaplamadığı bir konu yoktur. Diğerlerinin verdiği cevaplar ise çelişkilerle doludur.
 Ali (a.s) bir hutbesinde: “Ne isterseniz, bana sorun. Hangi fitne hakkında isterseniz sorun. Yüz kişinin hidayet olup, yüz kişinin helâk olduğu fitnede kimin kaçıp kimin kovalandığını; ta kıyâmet gününe kadar haber vereyim sizlere” diye buyurdular.
Topluluktan bir kişi ayağa kalkarak: Benim başımda ve sakalımda kaç tüy olduğunu söyle bakalım, dedi. Ali (a.s): “Kardeşim ve habibim Resulullah bana, senin bu soruyu soracağını da haber vermişti. Vallahi senin başında olan kıllarının sayısı kadar, başında melek var ve sana lânet okumaktadır. Sakalının kıllarının her birinin ardında da seni kandıran bir şeytan gizlidir. Senin evinde büyüyen aşağılık birisi de Peygamberin oğlunu öldürecektir. O sorduğun şeylerden, daha zorunu da sorsan cevap verirdim. Bu söylediklerim de buna delildir” diye buyurdular. O soruyu soranın evdeki oğlu küçük idi. Sonraları İmâm Hüseyin’in (a.s) öldürülmesini üstlendi.[265]
Haricilerden olan Zi’s Sudye’nin öldürüldüğünü haber vermişler, halk arasında Haricilerin nehri geçtikleri söylentisi çıktığı zaman, Hz. Ali (a.s), geçmediklerini söylemiş ve O Hazretin dedikleri doğru çıkmıştı.[266]
Kendisinin öldürüleceğini de haber vermiştir.[267]
 İmam Ali (a.s), Kendisinin şahadetinden sonra, Muâviye hükümeti zamanında gerçekleşen, Cuveyre b. Mushir’in elinin kesilip çarmıha gerilmesi olayını da önceden haber vermişti. Ayrıca Ubeydullah b. Ziyad’ın, Meyser-i Tammar’ı hurma ağacının üzerinde çarmıha gerileceğini söylemişti.[268]
Resid el-Hicri’nin ellerinin ve ayaklarının kesilerek çarmıha gerileceğini, Haccac’ın, kendi hizmetçisi Kanber’i, katledeceğini ve Haccac’ın yapacağı işleri haber vermişlerdi.[269]
 Birisi İmam Ali’nin (a.s) yanına gelerek: “Halid b. Efred’e öldü” dedi. İmam (a.s): “O ölmedi, Habib b. Cemmar’ın sancağını taşıdığı sapmış olan, orduda savaşmayana kadarda ölmeyecek” diye buyurdular. Minberin tam altında duran birisi: “Ben senin dost ve Şiâların arasında değil miyim ya Emire’l-Müminin?” deyince, İmam Ali (a.s) kimsin sen diye sordu. Adam, “Habib b. Cammar” diye cevap verdi. Ali (a.s) “O sancağı sen taşıyorsun, gerçekten de, sen yükleneceksin o sancağı ve o sancakla, beraber şu kapıdan gireceksin” diyerek Fil kapısına işaret etti.
İmâm Hüseyin (a.s) zamanında İbn-i Ziyad, Halid b. Ertefe’yi Ömer b. Saad’dan önce göndermişti. Habib b. Cammar da elinde, sancakla Fil kapısından girdi.[270]
Hz. Ali (a.s) Berre b. Azib’e: “Oğlum Hüseyin Öldürülecek ve sen ona yardım etmeyeceksin” demişlerdi. Hüseyin (a.s) öldürüldüğünde Berre ona yardım etmedi.[271]
Sıffeyn savaşına giderken, Kerbelâdan geçtiklerinde ağlamış, Hüseyin’e (a.s) işaret ederek şöyle buyurmuşlardı: “Vallahi Burası develerin durakladığı yer, burası öldürüldükleri yer”[272]
Abbas oğulları’nın Bağdat’ta ki hükümetlerini, mülklerini ve durumlarını açıklayarak, Moğolların, onların elinden mülklerini alacaklarını da haber vermişlerdi.[273]
Ehl-i Sünnet’in büyük çoğunluğu İmam Ali’nin (a.s) Peygamberden sonra halkın en cesur ve yiğidi olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Hatta meleklerin İmam Ali’nin (a.s) düşmana karşı yaptığı hamlelere şaşırdıklarını nakletmişlerdir.
Peygamber (s.a.a) İmam Ali’nin (a.s) Amr b. Abduved ile karşılaşmasını kıyâmet gününe kadar gelecek, olan bütün cinlerin ve insanların ibadetlerinden üstün saymıştır. Cebrâil de: “Ali gibi yiğit, Zülfikar gibi kılıç yoktur” diye nida etmiştir.
Ehli Sünnet alimleri rivâyetlerinde, müşriklerin Ali (a.s) ile karşılaşmayı korkularından birbirlerine bıraktıklarını söylemektedirler. [274]
İmam Ali (a.s) kendi zamanının, en takvalı ve zahidi olduğunda hiç bir ihtilâf yoktur. O, Kendi tabirleriyle dünyayı üç kez boşamıştı. Gabise b. Cabir şöyle der: “Dünyada Ali b. Ebu Talib’den daha zâhit birini görmedim. Tükenmeyen kudretini arpa ekmeğinden alırdı, arka-arkaya üç gün, buğday ekmeği yemezdi.”[275]
Ömer b. Abdulaziz: “Peygamberden sonra, ümmet içerisinde Ali b. Ebu Talib’den daha zahit (dindar) birini bilmiyoruz” demiştir.[276]
Ehteb-i Harezmi, Ammar b. Yasir’in, Peygamberden şöyle naklettiğini yazmaktadır:
“Ya Ali! Allah seni öyle bir süsle süslemiştir ki; halkın kendisini süslemesi için, Allah’ın ondan çok sevdiği bir süsü yoktur. Seni dünyada zahit kılarak dünyadan usandırmıştır. Seni fakirlere sevdirmiştir. Sen, onların sana tabi olmasına razı oldun ve onlarda senin, onlara imâm olmana razı oldular.
Ya Ali! Seni tâsdik edip, sevene ne mutlu ve seni yalanlayıp düşmanlık edenin vay haline. Seni tasdik edip seven dinde kardeşin ve cennette ortağındır. Seni yalanlayıp düşmanlık edeni, Allah, kıyâmet günü yalanlayanların yanında karar verir.”[277]
İmam Ali’nin (a.s) halkın, en cömerdi olduğunda ihtilâf yoktur. Kendi nefsini feda edip, cömertliğini ortaya koymuş ve “İnsanlardan öyleleri vardır ki Allah’ın rızasını kazanmak için kendini feda eder”[278] ayeti onun hakkında nâzil olmuştur.
Birkaç defa bütün mal varlığını Allah yolunda bağışlamıştır.[279]
Üç gün ağır işlerde çalıştıktan sonra emeğinin karşılığını bağışlamıştır.
İmam (a.s) bağlar kurur sonrada onları Allah yolunda sadâka verirdi.[280]
 
Peygamberimiz (s.a.a) Ali’den (a.s) yardım alır, dualarına “Âmin” demesini isterdi. “Mubahele” günü Hıristiyanlarla lânetleşirken onun “Âmin” demesini istemişti. Bu da sahabeden, hiç kimsenin ulaşmadığı bir makamdır.[281]
Ali (a.s) Peygamberin (s.a.a): “Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır.” hadisini duyup duymadığına dair şahitlik etmesi için, Enes b. Malik’i çağırmış, Enes’de unuttuğunu ileri sürerek, özür dilemişti. Hz. Ali de (a.s): “Allah’ım! Eğer yalan söylüyorsa ona, öyle bir hastalık ver ki; bir daha başına sarık saramasın” diye dua etmiş, bu duadan sonra, Enes “Beres” hastalığına yakalanmıştı.[282]
Berra, İmam Ali’nin (a.s) aleyhine Muâviye için, casusluk yapıyordu. Ali (a.s) bunu anlayınca onun için, bedduâ etti ve Berra’nın gözleri kör oldu.[283]
Duası ile güneş iki kere geri döndü.[284]
Küfeliler için, kuyu suyunun çoğalmasını istedi, su öyle çoğaldı ki, Küfeliler boğulmaktan korktular. Su çekildiğinde biri çıngıraklı, biri su yılanı olmak üzere, iki yılan belirdi. Ali (a.s) onlarla konuştu ve halk buna şaşırdı.[285]
Güzel ahlakı ise, en yüce mertebede idi.[286] Hatta, düşmanları O’nu çok şakacı diye karalamaya çalışacak kadar samimiydi. Resulullah İmam Ali’nin (a.s) hilimdeki üstünlüğünü, sevgili Peygamberimiz kızı Fatıma’ya (s.a) şu şekilde anlatıyor:
“Seni insanların ilk Müslüman’ı, en alimi ve en hilimlisi ile evlendiriyorum.”[287]
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Bu konuyu iki kısımda inceleyebiliriz.
İmam Ali’nin (a.s) halkın, en çok ibâdet edeni olduğunda ve halka gece namazı öğrettiğinde, mukaddes mekanlarda, şerif zamanlarda, en güzel duaları halkın ondan öğrendiğinde şüphe yoktur.[288]
İbâdette öyle bir dereceye yükselmişti ki, Yüce Allah’tan başka hiçbir şeyle ilgisi olmadığı için, kırılan okun ucunu namazda ayağından çıkardılar.[289]
İmâm Zeynulabidin (a.s) bir saat kadar, çok uzun dualar okur sonrada secdede kıvrım-kıvrım kıvranır ve “Ben nerede! Ali’nin (a.s) ibâdeti nerede” diye yakınıyordu.[290]
İmâm Kazım (a.s) “Onları çokça secdede ve rükûda görürsün. Onlar Rablerinden lütuf ve rıza isterler. Alametleri yüzlerinde ki secde izidir.”[291] ayetinin Ali (a.s) hakkında indiğini buyurmuşlardır.[292]
Sıffeyn savaşında, savaşla meşgul iken, güneşi takip edip; namaz vaktinin gelip gelmediğine bakıyordu. İbn-i Abbas: “Şimdi meşgulüz, namazın vakti değil” deyince Ali (a.s) ona: “Ne için savaşıyoruz sandın? Namaz için savasıyoruz.” diye buyurdu.[293]
İşte o, Allah’a hakkı ile kulluk eden, bir kuldu. Şöyle demekteydi Rabbine: “Rabb’im! Sana, ateşinden korktuğum için, ibâdet etmiyorum; Cennetini istediğimden dolayıda değil; Ancak seni ibâdete lâyık olarak gördüğüm (bulduğum) için ibâdet ediyorum.”[294]
Mevlâ’mız Ali’nin (a.s) kılıcı ile, dinin temelleri sağlamlaşmış, hatta savaşlarda olan yiğitliklerine melekler şaşırmıştır. Ali, Gazvelerde Müslümanların dahisi idi.[295]
Müslümanların müşriklerle olan ilk savaşı olan Bedir savaşında, Kureyşin en önde gelen kahramanlarını Ali (a.s) öldürdü. Velid b. Utbe gibi, savaşmak için, rakip arayanları, As b. Said b. As gibi, Müslümanların karşılaşmaktan titredikleri, Ebu Bekir ve Talha’nın hicretten önce, yakın arkadaşı olan Nufeyl b. Huveylide’yi ve müşriklerin nice önde gelenlerini Ali (a.s) öldürdü.[296]
Peygamberimiz (s.a.a) Nufeyl’in, Bedir savaşına geldiğini duyunca: Allah’ım bize Nufeyl’e karşı yardım et” diye duada bulunmuş, Ali (a.s) Nufeyl’i öldürünce Resulullah (s.a.a) “Onun hakkında, ettiğim duayı kabul eden Allah’a şükürler olsun” demişlerdi. O gün Hz. Ali (a.s) müşriklerin ileri gelenlerini birbiri ardına öldürdü. Bedirde öldürülenlerin yarısını, Ali (a.s) öldürdü.[297] Müşriklerden yetmiş kişi ölü vardı ve üç bin melekte Allah’ın emriyle Müslümanların yardımına gelmişti.[298]
Uhud savaşında, Müslümanlar Peygamberin (s.a.a) etrafından dağıldılar. Peygamber (s.a.a) müşrikler tarafından oklandı, kılıçla vuruldu ve taşlandı. İmam Ali orada kahramanca Resulullah’ı (s.a.a) savundu. Peygamberimiz (s.a.a) darbenin etkisi geçip kendine gelince, Ali’ye, “Müslümanlar ne yaptı?” diye sordu. Ali (a.s) ise: “Sözlerinde durmayıp arkalarına bakmadan kaçtılar” diye cevap verdi. Peygamber (s.a.a): “Bu benim için yeterli, ne yaptıkları belli oldu” diye buyurdular.
Medine’de birisi Peygamber öldü diye yaygara çıkarınca, halkın kalbi hüzünle doldu. Cebrâil burada: “Ali’den üstün yiğit, Zulfikar’dan başka kılıç yoktur” diye seslendi. Peygamberin yanına gelerek: “Ya Resulullah! Ali’nin kendi canından geçerek, seni korumaya çalışmasına melekler şaşırdılar.” deyince, Resulullah: “Bunu neden yapmasın, ben ondanım O da benden” diye buyurdular.
Kaçmakta olan Müslümanlar Ali’nin (a.s) bu kararlığını görünce geri döndüler. Peygamber sonradan sönen bazı sahabeye şöyle buyurdu: “Çok çok uzağa gitmiştiniz”[299]
Hendek savaşında ayette buyurulduğu gibi: “Sizin üst tarafınızdan ve alt tarafınızdan size yaklaşmışlardı”[300] Müşrikler tamamen Müslümanları sarmışlar, savaş için, er istiyorlardı. Ali’den başka hiç kimse cesaret edip karşılarına çıkmadı. Bu savaşta Ali (a.s) Kureyşin meşhur kahramanı Amr b. Abduved’i öldürdü.
Rabiâtu’s-Sadi şöyle diyor:
Huzeyfe b. Yeman’ın yanına geldim ve “Ey Eba Abdullah! Biz Ali (a.s) hakkında konuşup, onun fâziletlerini anlatıyoruz. Ancak Basralılar; ‘Siz Ali hakkında çok ileri gidiyorsunuz’ diyorlar. Bana savunma yapabileceğim bir hadis söyle” dedim.
Huzeyfe: “Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Muhammed (s.a.a) peygamber olduğu günden, kıyâmet gününe kadar, Muhammed’in (s.a.a) ümmetinin amellerinin hepsi, terazinin bir kefesine, Ali’nin yaptığı iş ve amelleri diğer kefesine bırakılsa, Ali’nin amelleri ağır gelir.”
Huzeyfe şöyle devam etti: “Nasıl tahammül edebilir ki! Amr b Abduved savaşmak için, meydana er istediğinde Ebu Bekir, Ömer, Huzeyfe neredeydiler? O gün bütün Müslümanlar korkudan titrerken, sadece Ali meydana çıktı ve Amr’ı öldürdü. Huzeyfe’nin Rabb’ine andolsun ki, Ali’nin o gün yaptığı iş, Muhammed (s.a.a) ümmetinin kıyâmete kadar yapacağı amelden daha üstündür.”[301]
Ahzab savaşında Emiru’l-Müminin Ali (a.s) büyük bir camaatin öldürülmesini üstlenmişti.[302]
Beni-l Mustalak gazvesinde Ali (a.s) Malik’i ve oğlunu öldürmüş, geri kalan küçük çocuğunuda Resulullah (s.a.a) himâyesi altına almıştı.[303]
Heyber savaşında da Emiru’l-Müninin Ali, Merheb’i öldürdü. Merheb’in öldürülmesiyle; Yahudi ordusu dağıldı. Ali (a.s) kalenin kapısını yerinden söküp, kalkan gibi, kaldırıp kale etrafına kazılmış hendeğin üzerine köprü gibi, bıraktı. Daha sonra (savaş bittikten sonra) o kapıyı kaldırmak için, yetmiş kişi toplandı. Ali (a.s): “O kapıyı bedenimdeki güçle değil, Rabbimin gücüyle kaldırdım” diye buyurdular.[304]
Fetih gazvesinde Emiru’l-Müminin, Huveyres b. Nubeyz b. Veheb b. Abd b. Gesa’yı öldürdü. Huveyres, Hz. Peygamber’e (s.a.a) eziyet ediyordu. Ayrıca düşmandan birçok kişiyi öldürdü ve fetih onun eliyle gerçekleşti. [305]
Huneyn savaşında müşrikler, on bin civarında idiler. Ebu Bekir “Bunları asla yenemeyiz, çok fazlalar” diyordu. Peygamberin yanında Ali (a.s) ile beraber (Haşimilerden) dokuz kişi kaldı. Sonra şu ayet nâzil oldu: “Bozularak kaçtığınız Huneyn gününde, Allah size yardım etmişti. Bozgundan sonra Allah, Peygamberine ve Müminlere güvenlik verdi...”[306]
Müminlerden kasıt Ali (a.s) ve Peygamberin yanında kalanlardır.
Ali (a.s) Resulullah’ın (s.a.a) önünde savaşıyordu. Abbas sağında Fazl solunda, Ebu Süfyan b. Haris ise, Peygamberin (s.a.a) devesinin yularını tutuyordu. Harisin oğulları Nufeyl ve Rebiâ, Abdullah b. Zubeyr b. Abdulmuttalib, Ebu Leheb’in oğulları Utbe ve Meteb de Peygamberin arkasında savaşıyorlardı. Emiru’l-Müminin topluluğun reisini öldürdü. Yine düşmandan büyük bir topluluğu Ali (a.s) öldürdü. Reislerinin öldüğünü gören müşrikler, bozguna uğradılar. Savaşı da Müslümanlar kazandı.[307]
Cemel, Sıffeyn, Nehrevan savaşlarında da Hz. Ali (a.s) bizzat savaştı.
Ebu Bekir-i Anbari, el-Emali kitabında şöyle diyor: “Ali (s.a) mescidde, Ömer’in de bulunduğu bir toplulukta oturdu. Sonra kalkıp gitti. Meclistekilerden biri: Ne kadar gururlu ve heybetli, dedi. Ömer: “Gururlanmak onun gibi, birinin hakkıdır. Eğer onun kılıcı olmasaydı şimdi dinin temeli ayakta değildi. Ümmetin, en iyi hakim ve hükmedeni, en önde gelen Müslüman ve en şereflisidir.”dedi. Ali (a.s)’a “Gururlu” diyen adam Ömer’e dönerek: “Seni ona tabi olmaktan (uymaktan) alıkoyan ne? diye sorunca, Ömer: “Yaşının benden küçük olması ve Abdulmuttalib soyunu çok sevmesi” diye cevap verdi.”[308]
Hz. Ali’nin (a.s) Beraat süresini Mekke’ye götürüp okuması
Peygamber (s.a.a) Tevbe süresini ve müşriklerin Kâbe’ye girmesinin yasaklandığı ayeti okuması için, Ebu Bekir’i gönderdi. Aradan çok geçmemişti ki; Cebrâil Peygambere gelerek: Rabbin sana selâm gönderiyor ve şöyle buyuruyor: “Onu sen, yada senden olan birisi yerine getirsin”[309]
Sadece bu olay mevlamız Ali’nin (a.s) derecesinin ne kadar yüksek olduğuna delil olarak yeterlidir. Diğerlerini kabul etmek istemeyen birisi, bunu inkâr edemez.
Bu makam ve mevkie rağmen yinede kendi nefsini kınıyordu. Bazen, üç gün ekmek yemediği, günler olduğu gibi genelde arpadan yapılmış kuru ekmeği katıksız yiyordu. Bunu da yemesi çocuklarının dayanamaması yüzündendi.[310] Çokça namaz kılıp, oruç tutmasına rağmen çok büyük bir güce sahipti. Hatta Hayber kalesinin kapısını yerinden sökerek çıkarmış, Müslümanlar onu kaldırmakta âciz kalmışlardı.[311]
Elbette, fâzilet ve üstünlükleri sayılmayacak kadar, fazla olan İmam Ali’nin (a.s) burada fâzilet denizinden bir damla naklettik.
SOYU: İmam Ali çok üstün ve şerefli bir soya sahiptir.Nitekim kendisi de: “Biz Ehl-i Beyt’le, hiç kimse mukayese edilmez”[312]diyebuyurmuşlardır.
Emiru’l-Müminin İmam Ali’nin (a.s) en büyük düşmanlarından biri olan Cahiz dahi: “Ali bu sözünde haklıdır. Ehl-i Beytle hiç kimse mukayese edilemez.” demiştir.
Peygamberin de içinde olduğu Ehl-i Beyt’le başkaları nasıl mukayese edilebilir ki? Tüm günâhlardan uzak Ali ve Fatıma, Peygamberin oğulları Hasan ve Hüseyin, Hamza ve iki kanat sahibi Cafer gibi şehitler, tüm kabilelerin güçlüsü Abdulmuttalib, hacılara su veren Abbas, yumuşak huylu olan Ebu Talib ve diğer birçok büyük şahsiyetler bu hanedanın fertleridir. Soy ve hayır hepsi onlardır. Ensâr onlara yardım edendir. Mühâcir onlarla birlikte hicret eden, onlara koşandır. Doğru sözlü onları doğrulayandır. Onlardan ayrılan haktan ayrılmıştır. Gerçek mümin onlara uyandır. Onlardan ayrılan hayra ulaşmaz. Hayır, onlarla ve onlardandır.
Peygamber (s.a.a): “Ben sizin aranızda iki halife bırakıyorum. Biri gökten yere uzanan Allah’ın kitabı, öteki soyum Ehl-i Beytim’dir. Rabbim bana, bu ikisinin havuzun başında bana ulaşıncaya kadar, birbirlerinden ayrılmayacakları haberini verdi.” Diyerek Ehl-i Beyt’in makamını beyân etmiştir.
Eğer bu şekilde olmasaydı, Ömer, Ali’ye (a.s) Fatıma’yı istemesini önerdiğinde şöyle demezdi:
Resulullah’ın ‘Kıyâmet günü, bütün akrabalıklar ortadan kalkacak, sadece bana olan akrabalık bağları kalacaktır’ dediğini duydum.”
İmam Ali’nin (a.s) sünnetle bildirilen sıfatlarını ve makamlarını saysak, büyük derecelerini, şerefli günlerini hesap etsek, gerçekten ömrümüz yetmez, bu uzun vâdide yok olur gideriz.
Sağlam ve düzgün bir kök, büyük şeref ve şan, bitmez tükenmez amel, derin ilimler, hayret verici bir beyan, çok güzel konuşan bir dil, geniş sine, tertemiz soyu, ahlakı bu şeylerin doğruluğuna delildir.[313]
İmam Ali’nin (a.s) hanımı, âlemdeki hanımların en üstünü, Peygamberimizin (s.a.a) sevgili kızı Fatıma’dır. Peygamberimiz Hz. Fatıma’yı evlendirdiği ilk gece, eşinin evine götürürken, Hz. Fatıma’nın önünde Peygamber, sağında Cebrâil, solunda Mikâil ve arkasında yetmiş bin melek vardı. Bu melekler sabah güneş çıkıncaya kadar Allah’ı tesbih ettiler.[314]
Ey salim akla sahip olan! Hz. Fatıma’nın, tüm bu fâziletlerini zikretmekle beraber, onun hakkını elinden aldılar[315], ona zulmettiler, kapısını yaktılar, kaburga kemiğini kırıp, karnındaki çocuğunu düşürdüler.[316]
Akıl sahibi bir insan, tüm bu zulümleri yapanlardan uzak mı olmalıdır? Yoksa hakkın karşısında olup, yanlışa mı yönelmelidir? Hz. Ali’den sonra, oğulları Hasan ve Hüseyin halkın, en şereflileri idiler.
Ahtab Harezmi, İbn-i Mesud’un Peygamberden şöyle naklettiğini söyler: “Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridir.”[317]
Berra şöyle diyor: “Hasan’ı Peygamberin kucağında gördüm. Peygamber: “Allah’ım ben onu seviyorum, onu sen de sev” diye dua ediyordu.[318]
Ebu Hureyre: “Peygamberin, Hasan ve Hüseyin’in yüzünü bir insanın hurmayı yaladıkları gibi yaladığını gördüm”[319] demektedir.
Usame b. Zeyd şöyle diyor: Peygamberin kucağında Hasan ve Hüseyin oturmuştu. “Bu durum nedir?” diye sordum. (Sanki çocuk sevmesini yadırgıyormuş gibi) Peygamber (s.a.a) “Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğulları. Allah’ım sen bunları sevdiğimi biliyorsun, bunları sende sev” diye üç kere tekrarladı.[320]
Cabir diyor ki: “Peygamberin yanına gittim. Hasan ve Hüseyni sırtına bindirmiş şöyle diyordu ‘Sizin bineğiniz ne güzel bir binektir. Sizler de güzel binicilersiniz.’[321]
“Taleb ve Sual” kitabının yazarı Hanbeli, İbn-i Abbas’ın Peygamberden (s.a.a) gördüğü bir olayı şu şekilde anlatır: “Peygamberin yanına geldim. Sağ dizinin üzerinde kendi oğlu İbrahim, sol dizinin üzerinde Hüseyin Oturmuştu. Bir İbrahim’i bir Hüseyni öpüyordu. Cebrâil gelerek ‘Ya Muhammed! Rabbin sana selâm gönderiyor ve ikisine birden sahip olmamanı istiyor, birini birine feda et’ dedi. Peygamber önce İbrahim’e sonra Hüseyn’e bakarak ağladı. İbrahim’i göstererek ‘Bunun annesi Cariye’dir, o ölürse benden başkası onun için ağlamaz. Hüseyin’in annesi Fatıma, Babası amcamın oğlu Ali’dir. Kanı kanımdan, canı canımdandır. Ölecek olsa, annesi ve amcamın oğlu üzülüp ağlarlar, bende ağlarım. Ancak ben sadece kendim ağlamayı tercih ederim. İbrahim’in canını al. Hüseyin’e İbrahim’i feda ettim.’ dedi.
Üç gün sonra İbrahim vefat etti. Daha sonra Peygamber (s.a.a) Hüseyin’i ne zaman görse bağrına basıp öper ve “O’na oğlum İbrahim’i feda ettim” derdi.[322]
Sahih-i Müslim de: “Gök ve yer onlar için gözyaşı dökmedi...”[323] ayetinin tefsirinde: “Oysa Hüseyin (a.s) şehit edildiği zaman gökyüzü ağladı ve gökyüzünün ağlaması kızartısıdır” denmektedir.[324]
Ahmed b. Hanbel’in Müsnedin de: “Her kim Hüseyin için bir damla göz yaşı dökerse, Allah ona cennetinde yer verir” denmektedir.[325]
Salebi tefsirinde kendi senetlerine dayanarak şöyle getirmiştir: “Hüseyin (a.s) şehid edildiği gün üzerimize gökten kan yağdı.”[326]
İmâm-ı Zeynu’l-Abidin (a.s) kendi zamanını en zahidi ve en çok ibâdet edeni idi. Kervanlarla birlikte yaya olarak hacca giderdi.[327] O’nun oğlu İmâm-ı Bakır’a (a.s) Resulullah’ın kendisi, Cabir aracılığı ile ona selâm gönderiyordu. Cabir’e: “Sen benim oğlum Muhammed Bakır’ı göreceksin. O’nu gördüğün zaman benim selâmımı O’na ulaştır.” buyurmuşlardır.[328]
İmâm-ı Sadık (a.s) kendi zamanını en alim, bilgin ve zahidi idi. Herkesin bilmediği haberleri verdiği ve bu haberlerin hepsinin doğruluğu belli olduğu için “Sadık” yani doğru söyleyen lakabını verdiler.[329]
İmâm-ı Kazım (a.s) da kendi zamanını en zahidi ve en çok ibâdet edeni idi.[330]
Aynı şekilde oğlu İmâm Rıza[331], Cevad[332], Hadi[333], Hasan Askeri[334] ve Mehdi (Allah’ın Selamı Onların Üzerine Olsun) [335] bunlar on iki İmâmdır ki fâzilette onlar gibisi olmadı ve onlardan sonra da bulunmadı. Zahitlikleri ve fâziletleri, dostları ve düşmanları tarafından söylene gelmiştir. Onların ilimlerinin derinliğini ikrar edip diğerlerine buldukları gibi, onlara da herhangi bir eksiklik bulamıyorlardı.
Akıllı selim biri; acaba bu zahitlere, alimlere, herhangi bir günâhı işlemeleri beklenmeyen bu masum insanlara, sövülür mü; ya da onların Allah’a itaat etmedikleri söylenebilir mi, diye basiret gözüyle bakmalıdır.
Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde gelmiş ki: “Peygamber Hasan ve Hüseyin’in ellerini tutarak şöyle dedi: “Her kim beni, bu ikisini, bunların anne ve babasını severse; kıyâmet gününde benim derecemde benimle birlikte olur.”[336]
Huzeyfe Peygamberin (s.a.a): “Her kim elinde tuttuğu bir şeyin, yakuta dönüşmesini ve ona ol deyip, olmasını istiyorsa benden sonra Ali’ye uysun” dediğini rivâyet etmektedir.[337]
Yine Rerulullah (s.a.a): “Eğer bütün insanlar Ali sevgisinde birleşseydiler, Allah ateşi yaratmazdı” buyurmuşlardı.[338]
Yine: “Ali’nin muhabbeti öyle bir hasenedir ki, (güzellik) hiçbir günâh ona zarar veremez. Ve o’na düşmanlık etmek öyle bir günâhtır ki; ne kadar iyi amel edersen et, hiçbir faydası ve değeri yoktur” buyurmuşlardır.[339]
Birisi Salman’a “Ali’yi ne kadar da çok seviyorsun!” deyince Salman, Resululah’ın (s.a.a): “Her kim Ali’yi severse, beni sevmiştir ve her kim Ali’ye kin besleyip düşmanlık ederse, bana kin besleyip düşmanlık etmiş gibidir.” dediğini duydum, dedi.[340]
Hatibi Harezmi İbn-i Ömer’in, Resulullah’tan naklen şöyle dediğini yazar:
“Her kim Ali’yi severse, Allah, bu sevgisinden dolayı o’nun namazını, orucunu, gece namazını ve duasını kabul edip; cevabını verir. Bilin ki! Her kim Ali’yi severse, Allah bedeninde bulunan her tüy sayısıca ona cennete bir şehir verir. Bilin ki! Her kim Muhammed’in Ehl-i Beyt’ini severse, sırat köprüsünde hesaptan korkusu olmaz. Bilin ki! Her kim Â’li Muhammed sevgisi üzere ölürse; cennete gitmesine ben kefilim. O cennette benimle beraber olur. Ve bilin ki! Her kim Â’li Muhammed’e (Peygamberin Ehl-i Beytine) kin ve düşmanlıkla ölürse; kıyâmet gününde anlına; “Allah’ın râhmetinden mahrumdur” yazılı olarak gelir.”[341]
Bu konudaki hadisler sayılmayacak kadar çoktur. Kuran ayetleri de buna delildir. “De ki ben sizden tebliğime karşı herhengi bir ücret istemiyorum. İstediğim sadece yakınlara sevgidir”[342]ayeti buna işaret eder.
El-Cem Beyne’s-Sihahı’s-Sitte kitabında, ibn-i Abbas’ın Peygamberden naklettiği şu hadis gelmiştir:
“Allah’ı size verdiği nimetlerden dolayı ve sevgiye layık olduğundan dolayı sevin. Beni de Allah’ı sevdiğiniz için sevin. Ehl-i Beyt’imi de beni sevdiğiniz için sevin.”[343]
Harezmi’nin “Menakib ve Övgüler” kitabında, Ebuzer’in Hz. Peyamber’den (s.a.a) naklettiği şu rivâyet gelmiştir:
“Her kim benden sonra, Ali’yi halifelikten uzaklaştırırsa kâfirdir. Allah ve peygamberi ile savaşmıştır”[344]
Kaşiri hattıyla, Muâviye b. Vehid’den şöyle nakledilir: Hz. Peygamber’in (s.a.a) Ali’ye şöyle dediğini duydum: “Ya Ali! Sana karşı kin tutup düşmanlık eden, Yahudi veya Hıristiyan olarak ölür.”[345]
Yine aynı kaynakta Enes b. Malik’ten, Resulullah’ın (s.a.a) Ali’ye: “Sana düşman olup da beni sevdiğini zanneden yalancıdır.”[346] dediğini nakleder.
Ebu Hüreyre’den şöyle nakledilir: “Hz. Peygamber Ali, Hasan, Hüseyin ve Fatıma’ya bakarak şöyle buyurdu ‘Sizinle savaşanla savaşır, dost olanla dost olurum’ [347]
Yine Harezmi Menakıb kitabında, İbn-i Abbas’tan, Peygamberin Hz. Ali’ye dediği şu sözü nakleder: “Ya Ali! Sen dünyada ve ahrette, en ileri gelensin. Seni seven beni sevmiştir. Beni sevense, Allah’ı sevmiştir. Sana kin tutup düşman olan bana düşmandır, bana düşman olan Allah’a düşmandır. Sana düşman olanın vay haline.” [348]
Hz. Ali (a.s); kıyâmet gününde havuzun, Peygamber sancağının, sırat köprüsünün sahibi ve izin verecek olandır.
Harezmi İbn-i Abbas’tan, o da Resulullah’tan şöyle rivâyet etmektedir:
“Kıyâmet günü olduğu zaman, Yüce Allah Cebrâil’e cennetin önünde oturmasını ve Ali’den izin kağıdı olmayanı, cennete bırakmamasını emreder.”[349]
Cabir b. Samure birisinin Resulullah’a: “Ya Resulullah! kıyamette senin sancağını kim taşıyacak?” diye sorduğunu. Peygamberinde “Kıyamette sancaktarım dünyada sancağımı taşıyan Ali b. Ebu Talib’dir.”[350] dediğini nakleder.
Abdullah b. Enes Resulullah’ın (s.a.a): “Kıyâmet günü olduğunda cehennemin bir köşesinde sırat köprüsü kurulacak ve Ali’den izini olmayan sırat köprüsünden geçirilmeyecektir”[351] dediğini rivâyet eder.
Bu konudaki rivâyetler de oldukça çoktur.
Akıl sahibi bir insan; Ehl-i Sünnet kaynaklarında bundan, çok daha fazla Ali (a.s) ve Ehl-i Beyt (a.s) hakkında rivâyetler olduğu halde, ayrıca Kuran’ı Kerim bizlere, Ehl-i Beyt’in yolunu takip etmemizi emretmesine rağmen, bu rivâyetleri nakledip sonrada onları terk etmemiz doğru olur mu diye, iyice düşünmelidir.
On iki imâm hakkında herhangi kötü ve rezil bir sıfat nakletmemişler ve günâh işlediklerini hiç kimse yazmamıştır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
-SON-


[1] Hüviyet-i Teşeyyü say. 99
[2] -Zumer/9
[3] -Yunus/35
[4] -Zumer/9
[5] -İbn-i Hacer “es-Sevaigu’l-Muhrika” de şöyle der: el-Begvi hasen senetle Abdullah b. Ömer’den, şu rivâyeti nakleder: “Resulullah’ın şöyle buyuırduğunu duydum: “Benden sonra 12 halife olacaktır.”
Ehl-i Sünnet alimleri, bu rivâyeti tevcih ve tevil etmeğe çalışmışlardır. İbn-i Hacer şöyle der: Rivâyetteki 12 halifeden kasıt; Saygın halifeler, İslâmın güçlü olduğu ve işlerin devam ettiği ve hilafeti üzere ümmetin ittifak ettiği kimseler olabilir. Bu şartlar Velid b. Yezid’in dönemindeki, Ben-i Ümeyye’nin fitnelere bulaştığı döneme kadar halkın ittifak ettiği kimselerde bulmaktayız.
Şeyhu’l-İslâm Fethu’l-Bari de şöyle der: Gazinin dedikleri bu rivâyet hakkında denilenlerin en iyisidir. Bazı sahih rivâyetlerde gelen “Hepsinin hilafetinde halk ittifak ederler” sözü de bunu onaylamaktadır. Üzerinde ittifak olunan halifeler ise şunlardır: İlk üç halife, sonra Sıffeyn’de ki Hakemeyn olayına kadar Ali, bu günden itibaren Muâviye’ye halife denmeye başlandı. İmân Hasan’la yapılan sulh antlaşmasından sonra, Muâviye’nin hilafetinde birleştiler. Daha sonra Yezid’in, daha sonrada Abdulmelik’in hilafetinde ittifak ettiler. Ondan sonra Velid’in dört oğlu, sonra, Süleyman, Yezid, Hişam üzerinde ittifak olundu. (Muâviye ve ondan sonrakiler 7 tane eder. İlk 4 halifeyle 11 eder. Onikinci ise Velid b. Yezid b. Abdulmelik’tir. (es-Sevaigu’l-Muhrika, s.120)
İbn-i Hacer şöyle devam eder: Ehl-i Sünnet’in, Yezid b. Muâviye ve ondan sonraki veliahtların tekfir edilmelerinde ihtilâf ettiklerini bilmeniz gerekir. Bir gurup Muâviyenin oğlu Yezid’i İmâm Hüseyni öldürüp Küfür dolu şiirlerinden dolayı onu kâfir sayarken bir kısmı onu desteklemiştir.
Ehl-i Sünnet alimlerinin bu sözlerini reddediyoruz, çünkü:
İbn-i Hacer’in bu açıklamaları çok gariptir. Zira Ehl-i Sünnetin, kendisi İsra/60 ta gelen “Şecere-i Melune” hakkında Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu açıkça rivâyet etmişlerdir: “Şecere-i Melune (Lânetlenmiş ağaç)”tankasıt Beni Ümeyye’dir.”(Halebi, es-Sire, c.1, s.217; Zeyn-i Dehlan, es-Siretu’n-Nebeviyye, c.1, s.226; Tefsir-i Kurtubi, c.10, s.186; Tefsir-i Alusi, c.15, s.107; )
Alusi şöyle der: Resulullah’tan nakledilen, bu haberden Ben-i Ümeyye halifeleri istisnadır. Zira onlar hak sünnetten yüz çevirdiler. Çok büyük çirkinliklere ve zulümlere mürtetikip oldular. Masumların kanını helâl bildiler, kadınlara tecavüz ettiler, helâl olmayan yollardan mallarını aldılar. Hakkın, hak sahibine ulaşmasını engellediler, Allah’ın hükümlerini değiştirdiler. Ve diğer birçok kötü ve çirkin işlere bulaştılar. Yüce Allah ise şöyle buyuruyor: “Allah ve Rersûlünü incitenlere Alla dünyada ve ahirette lânet etmiş ve onlar için, horlayıcı bir azap hazırlamıştır.”(Ahzâb/57)
1302 tarihinde İstanbul da basılan “Yenebiu’l-Meveddet” kitabında sayfa 446 da el-Hafız Süleynam, el-Kunduzi el-Hanefi şöyle der: “Bazı araştırmacılar Peygamberden sonra 12 halife olacağına delalet eden haberleri birçok kanaldan nakledilmişlerdir. Bu, halifelerin açıkça Peygamberin Ehl-i Beytinden olduğu anlaşılmaktadır. Zira hadisi kendisinden sonraki halifelere yorumlamak mümkün değildir. Çünkü sayıları 4 tanedir. Sayıları 13 olan Ben-i Ümeyye halifelerine de yorumlanamaz. Ayrıca Ömer b. Abdulaziz hariç, yaptıkları onca zulüm çok açıktır. Öte taraftan Ben-i Ümeyye Ben-i Haşimden değildir. Çünkü Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Hepsi Ben-i Haşimdendir.” Abdulmelik b. Cabir’in rivâyetinde gelen“Resulullah’ın: ‘Hepsi Ben-i Haşimdendir’ derken sesini kıstı” cümlesi bu gerçeği onaylamaktadır. Zira onlar, Ben-i Haşimin hilafetine iyi gözle bakmıyorlardı.
Sayıları 35 olan Abbasi halifelerine yorumlamakta mümkün değildir. Ben-i Abbas, Peygamberin Ehl-i Beytine dost olunmasını emreden ayete de riayet etmemişlerdir.
Kisa rivâyetinden de anlaşılan 12 adedinin, Ehl-i Beyti Taharete hamletmektir. Zira onlar kendi zamanlarının, en iyi bilenleridir. İlimleri kendi babalarının vesilesiyle cedleri Resulullah’a (s.a.a) dayanır. Kendi dönemlerinde ilim, takva, faziler ve soy bakımından Allah katında en değerli ve üstün insanlardır. Sakaleyn Hadisi de bu sözümüzü onaylamaaktadır. Ayrıca İbn-i Abbas Resulullah’ın şöyle buyurduğunu nakleder: “Ben, Ali, Hasan ve Hüseyin ve Hüseyinin soyundan 9 kişi mutahhar ve masumdurlar.” Bunu el-Hemeveyni getirmiştir.”
 
 
 
[6] -Maide/55
[7] -Bu ayetin Ali (a.s) hakkında nâzil olduğunu, gösteren rivâyetler mütevâtirdir. Ayrıca kelam, tefsir, fıkıh kitaplarında da açıkça, bu ayetin Müminlerin Emiri Ali (a.s) hakkında nâzil olduğu belirtilmektedir. Ehl-i Sünnetin büyükleri, bu rivâyeti kendi kitaplarında nakletmişlerdir. Bunları Allame Emini “el-Gedir” kitabında, c.2, s.25; Allame Firuzabadi “Fezailu’l-Hamse Mine’s-Sihahı’s-Sitte” de; Allame Şerafuddin “el-Muracaat” ve “en-Nes ve’l-İctihad” kitaplarında toplamışlardır. Konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen bu kaynaklara müracaat edebilirler.
Ayrıca bakınız; Camiu’l-Usul, c.9, s.478 (Mısır çapı) “el-Cem Beyne’s-Sihah-ı Sitte” kitabından.
[8] -Maide/67
[9] -Ehl-i Sünnetin tefsir, hadis ve tarih büyükleri, bu ayetin “Gadir-i Hum” denilen yerde nâzil olduğunu ve yüz bini aşan bir kalabalığın önünde Resulullah’ın o meşhur hutbelerini okuyarak; Hz. Ali’yi (a.s) kendisinden sonra ümmete, imâm ve rehber tayin ettiğini nakletmişlerdir. Bu kaynaklardan, sadece birkaçını naklediyoruz.
Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.187; ed-Durru’l-Mensur, c.2, s.298; Fethu’l-Gadir, c.3, s.57; Ruhu’l-Meani, c.6, s.168; el-Minar, c.6, s.463; Tefsir-i Taberi, c.6, s.198; es-Sevaigu’l-Muhrika, s.75
[10] -Ahzab/33
[11] -Tathir ayetinin, “Ashab-ı Kisa” (Resulullah, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin) hakkında Ümmü Seleme annemizin, evinde nâzil olduğuna ümmet arasında ittifak vardır. Bu konuda bazı kaynakları zikrediyoruz: (Hakim Haskani, Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.10; Suyuti, ed-Durrul-Mensur, c.5, s.198; Tahavi, Müşkülü’l-A’sar, c.1, s.332; Hafiz Heysemi, Mecmeu’z-Zevaid, s.9, 172; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c.1, s.230; İbn-i Esir, Usdu’l-Gabe, c.4, s.29; Hasais-i Nesai, s.4; Taber-i, et-Tefsir, c.22, s.5; İbn-i Hacer, es-Sevaigu’l-Muhrika, s.87)
İbn-i Abbas, bu ayetin Peygamberin hanımları değil, (Ashabı Kisa) yani
-Resulullah, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin- hakkında nâzil olduğuna söylemiştir. Hatta Ümmü Seleme annemiz şöyle der: Resulullah’a: ‘Bende onlardan biri miyim?’ diye sorunca şöyle buyurdular: ‘Sen hayır üzeresin. Onlar benim Ehlibeytimdir. Sen peygamber hanımısın’ (Müstedreku’l-Hakim, c.2, s.416; Sünen-i Bihaki, c.2, s.150; Tarih-i Bağdat, c.9, s.126; Zehairu’l-Ukba, s.21 ve önceden zikredilen diğer kaynaklar) Hatta bazı kaynaklarda Aişenin –Ya Resulullah! Bende, onlardan mıyım? Deyince Peygamberin –Hayır sen onlardan değilsin, diye buyurdukları nakledilmiştir. Üsteki kaynaklara ilaveten, bakınız (Şevahidu’t-Tenzil, Zeyneb annemizden naklen, Fera,du’s-S,mteyn, Kifayetu’t-Talib, s.323; Tefsir-i İbn-i Kesir, c.3, s.385)
Ayrıca ayetteki “KUM” zamirinden muhatabın, Peygamberin hanımları olmadığı anlaşılmaktadır. Eğer kasıt onlar olsaydı “Kunne” demesi gerekirdi. Zira hanımlar topluluğu, muhatap alındığında mutlaka “Kunne” gelmelidir. İbn-i Hacer es-Sevaigu’l-Muhrika da ve diğer Ehl-i Sünnet büyükleri bu konuyu kabullenmişlerdir.
Öte taraftan Peygamber hanımlarından hiç biri, bu ayetin onların hakkında nâzil olduğunu iddia etmemiştir.
[12] -Ahzab/33
[13] -Ş ura/23
[14] -Meveddet ayetinin Ehl-i Beyt (a.s)’ın fâzileti hakkında nâzil olduğunda şüphe yoktur. Bu konuyu onaylayan rivâyetler Ehli Sünnetin muteber hadis kitaplarında tevatür haddindedir. Bakınız: el-Durru’l-Mensur, c.6, s.7; Tefsir-i Taberi, c.25, s.14; Müstedreku’l-Hakim, c.2, s.444; Müsned-i Ahmed, c.1, s.199; Yenabiu’l-Meveddet, s.15; es-Sevaigu’l-Muhrika, c.11, s.102; Zehairu’l-Ukba, s.25
[15] -Usdu’l-Gabe, c.4, s.25; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.98; Müstedreku’l-Hakim, c.3, s.132; Nuru’l-Ebsar, s.86; Yenabiu’l-Meveddet, s.92; et-Tefsiru’l-Kebir, c.5, s.204; Müsned-i Ahmed, c.1, s.331; Tefsir-i Taberi, c.9, s.140; es-Siretu’n-Nebevviye, c.1, s.307;
[16] -Âl’i İmran/61
[17] -Sahih-i Müslim, c.2, s.108, “Ali’nin (a.s) Fâziletleri” babı; es-Sevaigu’l-Muhrika, s.93; Müsned-i Ahmed, c.1, s.185; Sahih-i Tirmizi, c.2, s.66; Mustedreku’l-Hakim, c.3, s.150; Sünen-i Bihagi, c.7, s.73; Tefsir-i Taberi, c.3, s.213; Tefsir-i Beyzavi, c.2, s.32; Tefsir-i Fahruddin Razi, c.8, s.80; el-Keşşaf, c.1, s.193
Resulullah’ın hanımlarından hiçbirini değil de Hz. Fatıma’yı, erkeklerden de o kadar Mühâcir ve Ensâr içerisinden Hz. Ali, Hasan ve Hüseyn’i mubaheleye götürmesi onların makamlarının üstünlüğünü göstermektedir. Zamehşeri “el-Keşşaf” tefsirinde ve İbn-i Hacer “es-s-Sevaigu’l-Muhrika” da bu konuya değinerek şöyle der: “Bu ayet Ashabı Kisanın (Peygamber, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin) üstünlük ve fâziletlerine delâlet eden enbüyük delildir.”
Ayrıca Hasan ve Hüseynin Resulullah’ın çocukları olduğuna en büyük delildir. Razi bu konuda şöyle der: “Enam süresi/24-25. Ayetlerinde Hz. İsa’yı Hz. İbrahim’in evlatlarından saymaktadır. Oysa herkes Hz. İsa’nın anne tarafından Hz. İbrahim’e ulaştığını bilmektedir. Buradan da kız evlatların çocuklarının da evlat olduğu kanıtlanmaktadır.”
[18] -Bakara/37
[19] -Tefsir-i Levame, c.1, s.215 (Ömer b. Hattab’dan naklen); ed-Durru’l-Mensur, c.1, s.60; Yenabiu’l-Meveddet, s.97; Menakıb-ı İbn-i el-Meğazili, s.63; Mein Kaşifi, Mearicu’n-Nubuvvet, s.9
[20] -Bakara/124
[21] -İbn-i el-Meğazili, el-Menakib, s.276; el-Keşfi, et-Tirmizi, el-Menakıb, s.41; Tefsir-i el-Levame, c.1, s.629
[22] -Meryem/96
[23] -Zamehşeri, el-Keşşaf, c.2, s.425; el-Durru’l-Mensur, c.4, s.287; Zehairu’l-Agebi, s.89; es-Sevaigu’l-Muhrika, s.170; Tefsir-i eş-Şevkani, c.3, s.332; Tefsir-i Alusi, c.16, s.30 ve diğer muteber kaynaklar...
[24] -R’ad/7
[25] -Mustedreku’l-Hakim, c.3, s.129; et-Tefsiru’l-Kebir, c.19, s.14; Tefsir-i İbn-i Kesir, c.2, s.501; Tefsir-i Taberi, c.13, s.63; Tefsir-i Şevkani, c.3, s.66
[26] -Sâffât/24
[27] -es-Sevaigu’l-Muhrika, s.79; Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.106; Kifayetu’t-Talib, s.247
[28] -Muhammed/30
[29] -Vakıa/10
[30] -Tevbe/19
[31] -Bu konuyu Ehl-i Sünnetin, kaynaklarına naklolunan birçok rivâyet onaylamaktadır. Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Ben ikinizden de üstünüm. İlk imân ve hicret eden, Allah yolunda savaşan, benim”
ed-Durru’l-Mensur, c.3, s.318; Tefsir-i İbn-i Kesir, c.2, s.241; Tefsir-i Taberi, c.10, s.68; Camiu’l-Usul, c.9, s.477; et-Tefsiru’l-Kebir, c.16, s.10; Vahidi, Esbabu’n-Nuzul, s.139
[32] -Mucâdele/12
[33] -Montehebu Kenzu’l-Ummal, c.5, s.35; Kifayetu’t-Talib, s.137; Zamehşeri, el-Keşşaf ta bu ayetin tefsirinde
[34] -Zuhruf/45
[35] -Yenabiu’l-Meveddet, s.82; Kifayetu’t-Talib, s.25; Hakim, Marifetu Ulumu’l-Hadis, s.96, 119; Harezmi, el-Menakib, 121, Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.156; Zehairu’l-Ukba, s.69; Kenzu’-Ummal, c.6, s.156; Mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.108
[36] -Hâkka/12
[37] -et-Tefsiru’l-Kebir, c.30, s.107; Tefsir-i Taberi, c.29, s.31; Tefsir-i İbn-i Kesir, c.4, s.413; ed-Durru’l-Mensur, c.6, s.260; Ruhu’l-Meani, c.29, s.42; Yenabiu’l-Meveddet, s.120; Nuru’l-Ebsar, s.105; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.408
[38] -Usdu’l-Gabe, c.5, s.530; Vahidi, Esbabu’n-Nuzul, s.331; ed-Durru’l-Mensur, c.6, s.299; Zehairu’l-Ukba, s.89, 102; Nuru’l-Ebsar, s.102; Ruhu’l-Meani, c.29, s.157; Fethu’l-Gedir, c.5, s.338; İbn-i Ebi’l-Hadid, Şeh-i Nehcu’l-Belaga, c.1, s.7; Tefsir-i Beyzavi, c.4, s.235; Yenabiu’l-Meveddet, s.93; Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.298; et-Tefsiru’l-Kebir, c.30, s.244 (Keşşaf’tan naklen); Vahidi, el-Besid, s.234
[39] -Zümer/33
[40] -Ruhu’l-Meani, c.30, s.3;
[41] -ed-Durru’l-mensur, c.3, s.199; Kenzi’l-Ummal, c.6, s.158; Tarih-i Bağdat, c.11, s.173; Zehairu’l-Ukba, s.29; Yenabiu’l-Meveddet, s.94; Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.223; mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.11
[42] -Menakib-i Murtezevi, s.54; Muhaddis Hanbeli’den şöyle nakledilir: “Bütün müfessirler “Sana uyan müminler” den maksadın Ali b. Ebi Talib olduğunda görüş birliğine varmışlardır.” Keşfu’l-Gumme, s.92; İbn-i Teymiye, Minhacu’s-Sünnet, c.4, s.5; Ebu Neim, Fezailu’s-Sahabe, el-Gedir, c.2, s.15
[43] -Mâide/54
[44] -Razi, et-Tefsiru’l-Kebir, c.12, s.20; Mustedreku’l-Hakim, c.3, s.132; Kenzu’l-Ummal, c.5, s.428; c.6, s.391, 396
[45] -Hadid/19
[46] -Ahmed b. Hanbel bunu “el-Fezail” kitabında 154 ve 339. hadiste getirmiştir; Minhacu’s-Sünnet, c.4, s.60; Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.224; Heskani değişik senetlerle Resulullah’ın şu sözünü nakleder: “Doğru sözlüler üç tanedir: A’li Yasin’İn mümini Habib en-Neccar; Firavun hanedanının mümini Huzeygil ve Ali b. Ebi Talib. Onların, en üsünü üçüncüleridir.” ; es-Sevaigu’l-Muhrika, s.123; Razi, et-Tefsiru’l-Kebir, c.27, s.57; Zehairu’l-Ukba, s.57; er-Riyadu’n-Nadre, c.2, s.153; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.252; Feydu’l-Gadir, c.4, s.137; ed-Durru’l-Mensur, c.5, s.263 da Bu rivâyeti Buhari’nin kendi tarihinde getirdiğini nakleder. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:
“Bilin ki! Ali b. Ebu Talib (a.s) En doğru sözlü (es-Sıddıku’l-Ekber), batılla hakkı ayıran, Resulullah’ın vahiy diliyle müminlere önderlik edendir. O Hazret şöyle buyurmuştu: “Benden sonra fitne olacak, böyle olunca, Ali b. Ebu Talib’e uyun. Zira o bana ilk imân eden ve ilk yardımcımdır. O, en doğru sözlü, bu ümmetin Faruğu (halk ve batılı ayıranı) dır. O, müminlerin, mal ve para ise münafıkların önderidir.” Bu rivâyeti İbn-i Hacer, el-İsabe, c.4, s.171 de; İbn-i Esir, Usdu’l-Gabe, c.5, s.287; İbn-i Abdu’l-Berr, el-İstiab, c.2, s.657; Menavi, el-Faydu’l-Kadir, c.4, s.457; Teberani ve Bezzaz Ebuzer ve Salman’dan; Heysemi, Mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.102; Muttegi Hindi, Kenzu’l-Ummal, c.6, s.157; er-Riyadu’n-Nadre, c.2, s.155; Nesai, el-Hesais, c.1, s.417; Tarih-i Taberi, c.2, s.57; Mizanu’l-İtidal, c.1, s.417; İbn-i Guteybe, el-Muarif, s.72 de nakletmişlerdir.
[47] -Bakara/274
[48] -Vahidi, Esbabu’n-Nuzul, s.64; Fahriddin Razi, et-Tefsiru’l-Kebir, c.7, s.89; ed-Durru’l-Mensur, c.1, s.363; Zamehşeri, el-Keşşaf, c.1, s.164; Tefsiru’l-Hazin; c.1, s.214; Begvi, Mualimi’d-Din; Nisfi, Medariku’t-Tenzil, Zehairu’l-Ukba, s.88; Usdu’l-Gabe, c.4, s.25; es-Sevaigu’l-Muhriga, s.87; Mecmeu’z-Zevaid, c.6, s.324; Nuru’l-Ebsar, s.70 ve diğer moteber kitablar
[49] -Ahzâb/56
[50] -Rahmân/19
[51] -ed-Durru’l-Mensur, c.6, s.142; Ruhu’l-Meani, c.27, s.93; İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.339; Nuru’l-Ebsar, s.101; Yenabiu’l-Meveddet, s.118; ve diyor: Bu rivâyeti Ebu Naim Hafiz, Salebi, Maliki, Süfyan Suri nakletmişlerdir. Hepside Ebi Said Hudri, İbn-i Abbas ve Ons b. Malik’den nakletmişlerdir.
[52] -Ra’d/43
[53] -Salebi tefsirinde iki ayrı yoldan bu rivâyeti nakletmiştir. Biri Abdullah b. Selâm’dan ve diğeri Ebu Said Hudri’den dir. Ayrıca, Suyuti, el-İtgan, c.1, s.13; Yenabi’l-Meveddet, c.102; Yenabiu’l-Meveddet, s.102 de nakletmişlerdir.
 
[54] -Tahrim/8
[55] -Minhacu’l-Kerame’de şöyle der: “Bu rivâyeti Ebu Neim, İbn-i Abbas’tan nakletmiştir.” İhkaku’l-Hak, c.3, s.285; Aynı rivâyeti Muhammed Salih Keşfi Tirmizi, Muhaddis Hanbeli’den, oda İbn-i Merdeviye’den, oda İbn-i Abbas’tan nakletmişlerdir; Aynı şekilde Erbili “Keşfu’l-Ğumme” de getirmiştir.
[56] -Beyyine/7
[57] -Suyuti, ed-Durru’l-Mensur, c.6, s.379; İbn-i Hacer, es-Sevaig, s.96, 109; Şevkani, Fethu’l-Gadir,c.5, s.464; Alusi, Tefsir-i Alusi, c.30, s.207; Tefsir-i Taberi, c.3, s.171; Şeblençi, Nuru’l-Ebsar, s.105; Hakim Haskani, Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.356
[58] -Furkân/54
[59] -Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.414; el-Cami Li’l-Ahkamu’l-Kuran, c.13, s.60; Nuru’l-Ebsar, s.102; Yenabiu’l-Meveddet, s.18
[60] -Tevbe/119
[61] -Suyuti, ed-Durru’l-Mensur, c.3, s.390; Ruhu’l-Meani, c.11, s.41; Tersir-i Şevkani, c.2, s.395; Yenabiu’l-Meveddet, s.119
[62] -Bakara/43
[63] -Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.85; Aynı kitapta bu rivâyeti nakleder bir kısım ravileri de getirmiştir. Bakınız!
[64] -Hicr/47
[65] -Bu rivâyeti aynı şekilde; Şevkani tefsirinde, c.3, s.130; Kunduzi, Yenabiu’l-Meveddet, s.118; Haskani, Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.317; Tabarani, el-Evsad da nakletmişlerdir.
[66] -A’raf/172
[67] -İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.171; Suyuti, el-İklil, s.98; Dilimi, el-Firdus, 14. Bab; Aynı rivâyeti İbn-i Teymiye kitabında getirerek onu inkâr etmemiştir. Ondan Tefsir-i Levami, c.9, s.277 de nakletmiştir; İhkaku’l-Hak, c.3, s.307
[68] -Tahrim/4
[69] -Suyuti, ed-Durru’l-Mensur, c.6, s.244; Tefsir-i İbn-i Kesir, c.4, s.389; Ruhu’l-Meani, c.28, s.135; Fethu’l-Gadir, c.5, s.246; Fethu’l-Bari, c.13, s.27; Kenzu’l-Ummal, c.1, s.237; mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.193; Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.255; el-Cami Li’l-Ahkamu’l-Kuran, c.18, s.189
[70] -Mâide/3
[71] - Suyuti, ed-Durru’l-Mensur, c.2, s.259; Tefsir-i İbn-i Kesir, c.2, s.14; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.156; Ebu Naim Esbehani, Ma Nezele Mine’l-Kuran; Tarihi Bağdat, c.8, s.290; el-Bidaye Ve’n-Nihaye, c.7, s.349; Harezmi, el-Menakib, s.80; Harezmi, el-Mektel, s.47; Tezkiretu’l-Havvas, s.18; Aynı şekilde Hameveyni el-Feraid de, İbn-i Esakir Tarih-i Bağdat ta nakletmişlerdir.
[72] -Necm/1
[73] -Necm/1; Kifayetu’t-Talib, s.261; Şevahidu’t-Tanzil, c.2, s.201; Mizanu’l-İtidal, c.2, s.45; İbn-i Mağazili, el-Menakib, s.267
[74] -Tefsir-i Ebu’l-Futuh Razi, c.12, s.150; Mecmeu’l-Beyan, c.10, s.528; Biharu’l-Envar, c.21, s.66 (Sahabeden nakletmiştir)
[75] -Secde/18
[76] -Tefsiri Taberi, c.21, s.68; İbn-i Kesir, et-Tefsir, c.3, s.462; Fethu’l Gadir, c.4, s.247; Ashabu’n Nuzul, s.263; Zehaifu’l Ukabe, s.88; Şevahidu’t Tenzil, c.1, s.444; Bilazeri, Ensabu’l-Eşraf, c.1, s.162; Tarih-i Demeşk, c.61, s.199
[77] -Hud/17
[78] -ed-Durru’l-Mensur, c.3, s.324; Ruhu’l-Meani, c.12, s.25; Tefsiru’l-Hazin, c.3, s.183; Tefsir-i Taberi, c.12, s.10 Fi Hamişi Tefsir-i Nişaburi; Zehairu’l Ukabe, s.88; Fethu’l Kadir, c.4, s.247; Şevahidu’t Tenzil de birkaç değişik şekilde; Fahri Razi, et-Tefsir, c.17, s.201
[79] -Fetih/29
[80] -Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.183; Tefsiru’l-Hazin, fi Hamişi Nesefi, c.4, s.113;Tefsir-i Keşşaf, c.3, s.369; Ruhu’l-Meani, c.16, s.117
[81] -Ra’d/4
[82] -Sevaiku’l-Muhrika, s.73; Halifeler Tarihi, s.171; Mustedreku’s-Sahiheyn, c.2, s.241. Hakim bu kitabında: “Bu hadisin senedi sahihtir” demektedir. ; Zehairu’l-Ukabe, s.16; ed-Durru’l-Mensur, c.4, s.44; el-Camiu’l-Ahkamu’l-Kuran, c.9, s.283
[83] -Ahzab/22
[84] -Yenabiu’l-Mevette, s.96; es-Sevaigu’l-Muhrige, s.80; Nuru’l-Ebsar, s.117; el-Fusulu’l-Muhimme, s.113; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.1; Kifayetu’t-Talib, s.149
[85] -Fatir/2
[86] -Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.103; Yenabu’l-Mevedde, s.103
[87] -Yusuf/108
[88] -Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.286 de değişik şekillerde birkaç rivâyet vardır.
[89] -Ra’d/19
[90] -Yenabiu’l-Mevaddet, s.69; Kifayetu’t-Talib, s.208; el-İstiab, c.2, s.463; Tehzibu’t-Tahzib, c.7, s.338
[91] -Ankabut/2
[92] -Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.38; Ayetteki “fitne” den kasıt imtihandır. Aynısını Razi tefsirinde beyan etmiştir. Allah’ın Peygamberinin ümmetini ettiği imtihanlardan biri de kitabı ve Peygamberinin Ehl-i Beyti’dir. Onların emrettiğini kabul etmek, men ettiğinden uzaklaşmak gerekir.
[93] -Muhammed/32
[94] -İbn-i Ebi’l-Vered, İmâm-ı Sadık (a.s) dan naklen, el-Burhan Fi Tefsiri’l-Kuran, c.4, s.189; Nuru-s-Sakaleyn, c.5, s.45
[95] -Hud/3
[96] -Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.271; Keşfu’l-Gumme, s.93
[97] -Zumer/32
[98] -İbn-i Merdeviye, el-Menakıb kitabında nakletmektedir; Keşfu’l-Gumme, c.4, s.76
[99] -A’l-i İmran/173
[100] -Menakib-i Murtezevi Tirmizi’den, s.59; Suyuti, ed-Durru’l-Mensur, c.2, s.103; Esbabu’n-Nuzul İbn-i Merdeviyye’den nakleder.
[101] -Ahzab/25
[102] -Yenebu’l-Mevedde, s.94; ed-Durru’l-Mensur, c.5, s.192; Ruhu’l-Meani, c.21, s.156; Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.3; Kifayetu’t-Talib, s.234
[103] -Şuara/84
[104] -Menakibu Murtezevi, s.55; Keşfu’l-Gumme, s.94
[105] -Asr/1
[106] -A’lau’r-Rahman, c.30, s.228; ed-Durru’l-Mensur, c.6, s.392; Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.372
[107] -Asr/2
[108] -Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.372; Tefsiru’t-Taberi, c.20, s.179
[109] -Tevbe/100
[110] -Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.254; Sevaiku’l-Muhrika, s.74; Zehairu’l-Ukba, s.58; Mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.102, 220; Yenebiu’l-Mevedde, s.60; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.152
[111] -Hac/34
[112] -Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.396; Kurtubi, Camiu’l-Ahkamu’l-Kuran, c.12, s.59
[113] -Enam/160
[114] Yenabiu’l-Mevedde, s.96 da Ebu Naim, Salebi ve Hameveyni’den naklen getirmiştir. aynı şekilde İbn-i Merdeviyye el-Menakib de getirmiştir.
[115] -Enbiya/101
[116] -Tefsiru’l-hazini’nin haşiyesinde olan Tefsiru’l-Nefesi, c.3, s.296; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.384; Ruhu’l-Meani, c.17, s.89, Yenebşu’l-Mevedde, s.131
[117] -A2raf/43
[118] -yenabiu’l-Mevedde, s.101; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.202
[119] -Kamer/55
[120] -Yenabiu’l-Mevedde, s.132 de Cabir b. Abdullah Ensâri’den naklen; ayrıca İbn-i Merdeviyye el-Menakib de ve İbn-i Ahmed Harezmi bunu getirmişlerdir. Çeşitli şekilde nakletmiş ve mütevâtir bir hadis olduğunu, Ehli Sünnetin büyük alimlerinden birçok ravisinin olduğunu söylemiştir.
[121] -Enfal/24
[122] -Keşfu’l-Kumme, s.96; Menakibu Murtezevi, s.56
[123] -Zuhruf/57       
[124] -Zehairu’l-Ukbe, s.492; Sevaiku’l-Muhrika, s.121; Mustedreku’-Hakim, c.3, s.123; Akdu’l-Ferid, c.2, s.109; Halifeler Tarihi, s.173; Yenabiu’l-Mevedde, s.109; Muntehebu Kenzi’l-Ummal, c.5, s.34
[125] -A’raf/181
[126] -Yenabiu’l-Meveddet, s.109; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.94
[127] -Fatir/29
[128] -Ruhu’l-Meani, c.26, s.117; Tefsiru’l-Hazin, c.4, s.113; Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.183
[129] -Ahzab/58
[130] -Tefsiri Taberi, c.4, s.24; Ashabu’n-Nuzul, s.207; Şevahidut-Tenzil, c.2, s.93; Tefsşru’l-Hazin, c.3, s.511
[131] -Ahzab/6
[132] -Menakibu’l-Murezevi, s.62; İbn-i Merdeviyye, “el-Menakib” de; İhkaku’l-Hak, c.3, s.419 da Tirmizi’den naklen
[133] -Yunus/2
[134] -İbn-i Merdeviye, el-Menakib kitabında; Keşfu’l-Gumme, s.95
[135] -Nisa/59
[136] -Tefsiri Behru’l-Muhit, c.3, s.278 (Mısır baskısı); Yenabiu’l-Meveddet, s.116; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.149
[137] -Tevbe/2
[138] -Müsned-i Ahmed, c.3, s.283; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.230; ed-Durru’l-mensur, c.3, s.311; Yenabiu’l-Mevedde, s.88; Mecmeu’z-Zevaid, c.7, s.29; Tefsiri Tentavi, c.5, s.81; İbn-i Ebi’l-hadid, Nahcu’l-Belaga şerhi, c.2, s.60; Zehairu’l-Ukbe, s.69; Tefsiri İbn-i kesir, c.2, s.322; Tefsiru’l-Kebir, c.15, s.218; Tefsiri Nesefi, c.2, s.214
[139] -Ra’d/29
[140] -el-Cami li’l-Ahkamu’l-Kuran, c.9, s.317; Tarihi Bağdadi, c.9, s.71; ed-Durru’l-Mensur,c.4, s.59; Sevaiku’l-Muhrika, s.90; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.304, Zehairu’l-Ukbe, s.16; İbnu’l-Meğazili, el-Menakib, s.268
[141] -Zuhruf/41
[142] -ed-Duru’l-Mensur, c.6, s.18; Yenabiu’l-mevedde, s.99; Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.151, İbnu’l-Meğazili, el-Menakib, s.274
[143] -Nahl/76
[144] -Keşfu’l-Kumme, s.96; Fazl burada “Ali’nin adalete emrettiğinde hiç şüphe yoktur. O dosdoğru yol üzeredir”; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.59
[145] -Saffat/130
[146] -Sevaiku’l-Muhrika, s.88; ed-Durru’l-Mensur, c.5, s.136; Tefsiru’l-kebir, c.2, s.162; Ruhu’l-Meani, c.23, s.129; Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.109; tefsiru’l-Hazin, c.4, s.27
[147] -R’ad/43
[148] Hakka/19
[149] -İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.242; Mizanu’l-İtidal, c.1, s.28; Fevaidu’s-Simteyn, Yenabiu’l-Meveddet, s.112; Lisanu’l-Mizan, c.1, s.44, 51, 270; Bu söze teyid olarak Ehl-i Sünnetin Abdullah b. Enes kanalıyla Resulullah’tan naklettiği şu rivâyeti getiriyoruz: “Sırat köprüsü cehennemin üzerine konulur. Bu köprüden kitabı ve Ali velâyeti olanların dışındakilerin geçmesine izin verilmez.” (İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.242; Mizanu’l-İtidal, c.1, s.28; Fevaidu’s-Simteyn, Yenabiu’l-Meveddet, s.112; Lisanu’l-Mizan)
[150] -Hicr/47
[151] -Yenabiu’l-Meveddet, s.42; Mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.173; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.219; Feyzu’l-Gadir, c.4, s.422; Esedu’l-Gabe, c.5, s.522
[152] -Fetih/29
[153] -Ruhu’l-Meani, c.26, s.117; Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.181;
[154] -Nisa/54
[155] Sevaiku’l-Muhrika, s.93; Yenabiu’l-Meveddet, s.121; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.144; tezkiretu’l-Havas, s.223; İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.267
[156] -Nur/35
[157] -İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.317; Reşvetu’s-Sadi, s.29
[158] -Nisa/29
[159] İbn-i meğazili, el-Menakib, s.318; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.141
[160] -Fetih/29
[161] -Hadid/19
[162] -İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.322; Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.281; Hakim Heskani bu kitabının 227. Sayfasında “Hadid/27” nin tefsirinde Hz. Ali (a.s)’ın cennet ve cehennem ehlini ayırt edeceğini yazmaktadır.
[163] -Bakara/157
[164] -Salebi Bakara/157 nin tefsirinde ve yine Nakkas aynı ayet hakkında Ali (a.s) hakkında nâzil olduklarını yazmaktadır. İhkaku’l-Hak, c.3, s.475
[165] -Zehairu’l-ukbe, s.89; Şevahidu’t-Tenzil; c.1, s.48; Hilliyyetu’l-Evliya, c.1, s.64; Kenzi’l-Ummal, c.6, s.391; Muntehebu fi Hamişi Musned, c.5, s.37; Nuru’l-Ebsar, s.81; Sevaigu’l-Muhrige, s.72; Halifeler Tarihi, s.171, Taberi ve İbn-i Ebi Hatem kanalıyla...
[166] -Halifeler Tarihi, s.171; Nuru’l-Ebsar, s.81; Sevaigu’l-Muhrige, s.76; Abdurreuf el-Menavi, el-Kevakibu’d-Deriyye, s.39 (Mısır-Ezher çapı); Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.39; Yenabiu’l-Meveddet, s.125
[167] -Sevaigu’l-Muhrige, s.76; Halifeler Tarihi, s.172; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.41
[168] -Yenabiu’l-Meveddet, s.126; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.52; Hilliyyetu’l-Evliya, s.64
[169] -İsmi, Ebu Bekir b. Mümin eş-Şirazi dir. el-İtakat adlı eserine dakınız. (bak. Teligetu İhkaku’l-Hak, c.3, s.484; Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.318)
[170] -Bu on iki tefsir şunlardır: “Tefsir-i Veki b. Cerrah, Tefsir-i Ebu Yusuf Yakub b. Süfyan, Mekatli İbn-i Süleyman, İbn-i Hacer Cerih, Yusuf b. Musa el-Kettan, Kutade, Harbu’t-Tai, Mucahid, Mekatil-i İbn-i Heyyan, Ebi Salih, Muhammed b. Musa eş-Şirazi”
[171] Nahl/43
[172] -Ruhu’l-Meani, c.14, s.134; Tefsiri Taberi, c.14, s.49; Yenabiu’l-Meveddet, s.119; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.324
[173] -Nebe/1
[174] -Bakara/28
[175] -S’ad/26
[176] -İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehcü’l-Belaga, c.2, s.430; Müsned-i Ahmed, el-Fezail kitabı; er-Riyadu’n-Nadre, c.2. s.164; İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.87; Lisanu’l-Mizan, c.2, s.229; Mizanu’l-İtidal, c.1, s.507; Tarihi İbn-i Esakir ve Menakib-i Harezmi, s.46; Yenabiu’l-Meveddet, s.10; Tezkiretu’l-Havvas, s.52; Kifayetu’t-Talib, s.314
[177] -İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhi Nahcu’l-Belaga, c.2, s.430; Ahmet b. Hanbel Müsnedinde Fezail bölümünde naklediyor. Aynısını Sahibi kitabı el-Furdis nakletmiştir; er-Riyazu’n-Nedara, c.2, s.164; İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.87; Lisanu’l-Mizan, c.2, s.229; Mizanu’l-İtadal, c.1, s.507; Yenabiu’l-Meveddet, , s.108; Menakibi Harezmi, s.46; Tezkiretu’l-Hevas, s.52; Kifayetu’t-Talib, s.314 ve Ehli Sünnet’in yanında muteber olan diğer kaynaklar...
[178] -İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.88; Yenabiu’l-Mevedde, s.10; Şerhi Nahcu’l-Belaga, c.2, s.230; Kifayetu’t-Talib, s.315. Aynısını Dilimi el-Firdus’ta ve İbn-i Esakir tarihinde getirmişlerdir.
[179] -Yenabiu’l-meveddet, s.10, 256; İbn-i Meğazili el-Menakib, s.89. Aynı manada Montehebu Kenzi’l-Ummal’da rivâyetler gelmiştir. Fi Hamişi Müsnedi Ahmed, c.5, s.32
[180] -Şuera/214
[181] -Müsned-i Ahmed, c.1, s.111, 195; Tarihi Taberi, c.5, s.43 ve kendi tefsirinde, c.19, s.68; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.420; Şerhi Nahcu’l-Belaga, c.3, s.267; Yenabiu’l-meveddet, s.105; Tarihu’l-Kamil, c.2, s.42; Mecmeu’z-Zevaid, c.8, s. 113, 302; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.392, 397
[182] -Heysemi, Mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.113; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.156; el-Musned, c.5, s.32; Tehzibu’t-Tehzib, c.3, s.106; Kifayetu’t-Talib, s.293; Şevahidu’t-Tenzil,c.1, s.77; er-Riyadu’n-Nedere, s.176; Zehairu’l-Ukebi, s.71
[183] -Menakibu’l-Murtezevi lil Tirmizi, s.95; Kenzi’l-Ummal, c.6, s.395 İbn-i Abbas’tan Ömer b. Hattab’ın şöyle dediğini nakleder: Resululah buyurdu ki “Ey Ali sen halkın içerisinde ilk imân getiren ve imân bakımından ilk Müminsin”
[184] -İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.200; Kunuzu’l-Hakaik, s.121; Zehairu’l-Akabi, s.71; er-Riyadu’n-Nedere, c.2, s.178; Yenabiu’l-Meveddet, s.79, 180;
[185] -Müsned-i Ahmed, c.1, s.3, 151, 230 ve c.3, s.283; Refsir-i Taberi, c.10, s.46; Hasaisu’n-Nesai, s.20; Hakim, el-Müstedrek, c.3, s.51; Kenzu’l-Ummal, c.1, s.246; Mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.119; Sahih-i Tirmizi, c.2, s.183; Suyuti, ed-Durru’l-Mensur, c.3, s.209; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.233
[186] -Mucadele/12
[187] -Cessas, Ahkamu’l-Kuran, c.3, s.428; Mustedreku’l-Hakim, c.2, s.481; Esbabu’n-Nuzul, s.234; Tefsiri Taberi, c.28, s.14; Tefsiru’l-Hazin, c.4, s.259; et-Tefsiru’l-Kebir, c.29, s.271; Camiu’l-Usul, c.2, s.452 (Mısır çapı); Ruhu’l-Meani, c.28, s.28
[188] -Sahih-i Müslim, c.4, s.108 Fezail kitabında; Sahih-i Tirmizi, c.2, s.266, 300; Müsnedi Ahmed, c.1, s.170, 175, 185; Müsnedi Ebi Davud, c.1, s.29; Sahih-i Tirmizi, c.2, s.30; Esedu’l-Gabe, c.4, s.26 ve c.5, s.8; Hesaisu’n-Nesai, c.15, s.16; Kenzi’l-Ummal, c.6, s.402; Zehairu’l-Ukba, s.120; Mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.109,
[189] -Sahih-i Müslim, c.4, s.108; Sahih-i Buhari, c.5, s.3, 24; Kitabu’L-Fezail, Müsnedi Ahmed, c.1, s.179, 175, 185; Müsnedi Ebi Davud, c.1, s.29; Sahihi Tirmizi, c.2, s.30; Esedu’l-Gabe, c.4, s.26, c.5,, s.8; Hesaisu’n-Nesai, s.15; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.402; Zehairu’l-Ukbe, s.120; Mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.109, 110, 111;
[190] -Müsnedi Ahmed, c.1, s.99, c.5, s.303; Mecmeu’z-Zevaid, c.6, s.150; Hesaisu’n-Nesai, s.5; Sahih-i Buhari, c.5, s.22, 171; Sahih-i Müslim, c.4, s.108; Müstedrekü’l-Hakim, c.3, s.38, 437
[191] -Şerhu Nehcu’l-Belage-i İbn-i Ebil Hadid, c.4, s.344
[192] -Müsned-i Ahmed, c.1, s.175, c.4, s.369; Müstedrekü’l-Hakim, c.3, s.4, 116, 125; Hesaisu’n-Nesai, s.13; Sahih-i Tirmizi, c.2, s.301; ed-Durru’l-Mensur, c.6, s.122; Sevaigu’l-Muhrige, s.76; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.155, 156; Esedu’l-Gabe, c.3, s.314
[193] -Yenebiu’l-Meveddet, s.56; er-Riyadu’n-Nedere, c.2, s.168; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.153; et-Tacu’l-Cami li’l-Usul, c.3, s.335; Mesabihu’s-Sünnet, c.2, s.199; Zehairu’l-Ukbe, s.94; Esedu’l-Gabe, c.3, s.317, c.2, s.221; Hesaisu’n-Nesai, s.18
[194] -Yenabiu’l-Meveddet, s.57; Montehebu Kenzi’l-Ummal, c.5, s.45, 46
[195] -Mecme’z-Zevaid, c.9, s.111; Zehairu’l-Ukba, s.66; Kenzi’l-Ummal, c.6, s.59; Hilliyyeti^l-Evliya, c.4, s.355; Feyzu’l-Gedir, c.4, s.355
[196] Müsned-i Ahmed, c.4, s.164, 165; Hehaisu’n-Nesai, s.19, 20; Sahih-i Buhari, c.3, s.229; et-Tacu’l-Cami li’l-Usul, c.3, s.335; Sevaigu’l-Muhrika, s.74; Halifeler Tarihi, s.169; Sunen-i Bihegi, c.8, s.5; Sahih-i Tirmizi, c.2, s.297; Mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.127; Müstedrekü’l-Hakim, c.3, s.110; Müsnedi Ebi Davud, c.3, s.111; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.399; Fezailu’l-Hamse Mine’s-Sihah-i Sitte, c.1, s.337
[197] -Tarih-i Taberi, c.2, s.197; er-Riyadu’n-Nedere, c.2, s.172; Mecmeu’z-Zevaid, c.6, s.114; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.400; Fezailu’l-Hamse, c.1, s.343
[198] -Müsnedi Ahmed, c.1, s.160; Hesaisu’n-Nesai, s.27; Sevaigu’l-Muhrika, s.74; Nuru’l-Ebsar, s.80; Kenzu’l-Ummal, c.1, s.226
[199] -Müsned-i Ahmed, c.1, s.84, 95, 128; Sahih-i Müslim, c.1, s.39; et-Tacu’l-cami li’l-Usul, c.3, s.335; Sahih-i Tirmizi, c.2, s.301; Sünen-i Nesai, c.2, s.271; Hesais-i Nesai, s.27; Zehairu’l-Ukba, s.43; Tarih-i Hulefa, s.170; es-Sevaigu’l-Muhika, s.74
[200] -Müsned-i Ahmed, c.3, 33; Müstedrekü’l-hakim, c.3, s.122; Hasaisu’n-Nesai, s.40; Esedu-l-Kabe, c.3, s.282; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.155; et-Tacu’l-Cami li’l-Usul, c.3, s.334; Hilliyyeti-l-Evliya, c.1, s.64; el-İsabe, c.3, s.152 Bu hadisin tevatür haddinde olduğunda şüphe yoktur.
[201] -Kenzu’l-Ummal, c.6, s.396; diyor bu hadisi Ahmed, İbn-i Cerir nakletmişleridir. el-Müstedrek, c.2, s.137; Sahih-i Tirmizi, c.2, s.30; Hesaisu2n-Nesai, s.11
[202]- Tayr hadisi hadis ve tarih kitaplarında tevatür haddinde nakledilmitir. Bakınız: Hasaisu’n-Nesai, s.5; Usdu’l-Kabe, c.4, s.30; Camiu’l-Usul, c.9, s.471; Mesabihu’s-Sünnet, c.2, s.200; Müstedrekü’l-Hakim, c.3, s.131; Hilliyyetu’l-Evliya, c.6, s.329; et-Tacu’l-Cami li’l-Usul, c.3, s.336Zehariu’l-Ukba, s.61; el-Bidaye, ve’n-Nihaye, c.7, s.351; Montehebu Kenzi’l-Ummal, c.5, s.53
[203] -Kenzu’l-Ummal’dan Seçmeler, c.5, s.22 de Peygamber Efendimizin (s.a.a) “Allah’a iman edip beni tasdikleyen, Ali b. Ebi Talib’in velâyetini kabullenmelidir. Çünkü onun velâyeti benim velâyetim, benim velâyetim, Allah’ın velâyetidir” dediği naklolunmaktadır.
Sevaiku’l-Muhrika, s.76 da ve s.206 da Ömer’in: “Ali b. Ebi Talib’in velâyeti olmazsa şeref kemale ermez” dediğini nakleder.
[204] -Yenabiu’l-Mevedde, s.286; er-Riyadu’n-Nedre, c.2, s.198; Zehairu’l-Ukba, s.83; Usdu’l-Gabe, c.4, s.22; Suyuti, Halifeler Tarihi, s.171; es-Sevaiku’l-Muhrika, s.76; el-İsabe, c.2, s.509; el-İstiab, c.3, s.40
[205] -el-Müstedrek, c.3, s.124 de “Bu sahih bir hadistir” demektedir. Aynı şekilde Zahebi kendi Talhisinde buna itiraf etmiştir. Kunuzu’l-Hakaik, s.43; Usdu’l-Gabe, c.4, s.22; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.152, 401; es-Sevaigu’l-Muhrika, s.73; Zehairu’l-Ukba, s.77; Tahzibu’t-Tahzib, c.6, s.220; Lisanu’l-Mizan, c.1, s.432; İsafu’r-Rağivin fi Hamişi Nuru’l-Ebsar, s.156; İmâm Ahmed el-Muğribi, Fethu’l-Milki’l-Ali (Hic.1354 Mısır çapı)
[206] -Müsned-i Ahmed, c.3, s.483; Zehairu’l-Ukba, s.65; Sirei Zeyni Dehlan fi Hamişi es-Siretu’l-Halebiyye, c.3, s.332; es-Sevaigu’l-Muhrika, s.73
[207] -İbnu’l-Meğazili, el-Menakib, s.50; ed-Dehlevi, Techizu’l-Ceyş, s.136; Talika-i İhkaku’l-Hak, c.6, s.90; Mizanu’l-İtidal, c.3, s.151; Lisanu’l-Mizan, c.3, s.90, c.4, s.251; Ercehu’l-Metalib, s.119; Yenabiu’l-Meveddet, s.251, 257; Cemaluddin, Behru’l-Menakib, s.26 Harezmi el-Menakib kitabında bunu nakletmiştir.
[208] -es-Sevaik’te Ahmed’den nakleder, s.83, 85; er-Riyadu’n-nedere, c.2, s.183; Zehairu’l-Ukba, s.27; Sire-i Zeyni Dehlan fi Hamişi el-Halebiyye, c.2, s.8
[209] -Sahih-i Müslim, c.4, s.110; Sahih-i Buhari, c.5, s.23; et-Tacu’l-Cami li’l-Usul, c.3, s.332; Zehairu’l-Ukba, s.56
[210] -Hasaisu’n-Nesai, s.31; Müsnedi Ahmed, c.1, s.84, 151; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.407; Müstedreku’l-Hakim, c.2, s.366, c.3, s.5; Bağdat Tarihi (Tarih-i Bağdat), c.13, s.302
[211] -İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.242; Müzanu’l-İtidal, c.1, s.28; Yenabiu’l-Meveddet, s.111;, Lisanu’l-Mizan, c.1, s.44, 51, 75; Kunuzu’l-Hakaik, s.51; Bağdat Tarihi, c.10, s.356
[212] -et-Tefsiru’l-Kebir, c.32, s.126; Yenabiu’l-Meveddet, s.287; Muşkilu’l-A’sar, c.2, s.8; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.277; eş-Şifa, s.240; Mecmeu’z-Zevaid, c.8, s.297; es-Sevaigu’l-Muhrika, s.76; es-Siretu’l-Halebiyye, c.1, s.386; Sire-i Zeyni Dehlan, c.3, s.126
[213] -Yenabiu’l-meveddet, s.142; İbn-i Meğazili, el-Menakib, , s.95; Kifayetu’t-Talib, s.290;
[214] -Usdu’l-Gabe, c.4, s.20; İbn-i Hişam, es-Siretu’n-Nebeviyye, c.2,, s.100; Tarih-i Taberi, c.2, s.197; İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhi Nahcu’l-Belaga, c.2, s.561, c.3, s.236; el-Fusulu’l-Mühimme, s.38
[215] -Kenzu’l-Ummal, c.3, s.154, c.5, s.273, zehairu’l-Ukba, , s.74; el-Bidaye ve’n-Nihaye, c.7, s.335; Yenabiu’l-Meveddet, s.209; İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.199
[216] -Sahih-i Tirmizi, c.2, s.298; Müstedreku’l-Hakim, c.3, s.124; el-Milel ve’n-Nihel, c.1, s.103
Fahriddin Razi kendi tefsirinde, c.1, s.205 de şöyle diyor: “Ali b Ebi Talib’e iktida eden kurtuluşa erir. Bunun delili Resulullah’ın buyurduğu şu sözdür: “Allah’ım! Ali nereye gitse hakkı onunla beraber kıl”
[217] -Şeyhu’l-İslâm Hemeveyni, el-Feraid; Şeyh Süleyman, Yenabiu’l-Meveddet, s.128; İbn-i Esir, Usdu’l-Gabe, c.5, s.287; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.255; Tarih-i Bağdat, c.13, s.186; Mecmeu’z-Zevaid, c.7, s.236; Fezailu’l-Hamse Mine’s-Sihahi’s-Sitte, c.2, s.397
[218] -Tarihi Bağdat, c.14, s.14; Müstedreku’l-Hakim, c.3, s.119; Mecmeu’z-Zevaid, c.7, s.235, c.9, s.124; Kunuzu’l-Hakaik, s.65; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.157, c.3, s.158
[219] -Tahzibu’t-Tahzib, c.10, s.430; Sahih-i Tirmizi, c.2, s.301; Tarihi Bağdat, c.3, s.287; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.217; Müsned-i Ahmed, c.1, s.77; el-Kenz, c.7, s.102; et-Tacu’l-Cami li’l-Usul, c.3, s.249
[220] -Muhibbuddin, Zehairu’l-Ukba, s.16; Aynı rivâyeti Şerefuddin, Şerefu’n-Nubuvvet’te ve Kunduzi, Yenabiu’l-Meveddet, s.240; el-Haskani, Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.291; el-Meğazili, el-Menagib; El-Hakim, el-Müstedrek, c.3,, s.160; el-Menavi, Kunuzu’l-Hakaik, s.155
[221] -Müsned-i Ahmedc.5, s.181, c.4, s.366; Sahih-i Müslim, el-Fezail kitabı, c.4, s.110; Feyzu’l-Kadir, c.3, s.14; İbn-i Hacer, Sevaigu’l-Muhrika, s.136;
[222] -Zamehşeri, el-Menakib, s.213(el hattı); Şeyh Cemaluddin Hanefi Musuli, Dureru Behru’l-menakib, s.116; İhkaku’l-Hak, c.4, s.288, c.9, s.198; Şeyh Süleyman, Yenabiu’l-Meveddet, s.82; Harezmi, Mekteli’l-Hüseyn, s.59
[223] -A’li İmran/103 bak. Sevaigu’l-Muhrika, s.59 bu ayetin tefsiri...
[224] -Ahzab/33
[225] -Müsned-i Ahmed, c.4, s.107, c.6, s.292; et-Tacu’l-Cami li’l-Usul, c.3, s.247; Sahih-i Müslim. Fezailu’s-Sahabe; Şablenci, Nuru’l-Ebsar, s.111
[226] -Sevaigu’l-Muhrika, s.140 Ahmed ve diğerlerinden nakleder; Yenabiu’l-Meveddet, s.19, 20; Müstedreku’l-Hakim, c.2, s.448, c.3, s.149; Nuru’l-Ebsar, s.114; Zehairu’l-Ukba, s.7; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.116; Suyuti, Ehyau’l-Meyyit, el-İthaf, s.247; Feyzu’l-Kadir, c.6, s.297
[227] -er-Riyadu’n-Nadre, c.2, s.163; Zehairu’l-Ukba, s.63; ed-Durru’l-Mensur, c.4, s.295; et-Tefsiru’l-Kebir, c.12, s.26; Nuru’l-Ebsar, s.77; Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.368
[228] -Müsned-i Ahmed, c.5, s.89, 92; Müstedreku’l-Hakim, c.4, s.51; Mecmeu’z-Zevaid, c.5, s.190; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.201, 206; Sahih-i Buhari, c.9, s.101; Sahih-i Buhari, c.2, s.192; Suyiti, Halifeler Tarihi, s.10; Sahih-i Tirmizi, c.2, s.35; Yenabiu’l-Meveddet, s.444 de sihah ve sünen kitaplarından naklen, Abdulmelik b. Amir oda Cabir b. Semere’den şu rivâyeti nakleder: “Babamla beraber Peygamberin yanında idik. O Hazretin şöyle dediğini duydum: “Benden sonra on iki halife gelecektir.” Sonra sesini yavaşlattı. Babama: Sesini yavaşlatarak dediği söz ne idi? Diye sordum. Babam, Resulullah: “Hepsi Ben-i Haşimdendir” diye buyurdular, dedi.
Ahmed b. Hanbel Müsnedinde c.5, s.87 de şöyle getirmiştir: “On iki halife oldukça bu din düşmanlarına karşı hep muzaffer olacaktır ve hiçbir muhalif ve munafık ona zarar veremeyecektir.”
Yine o Hazretten şöyle rivâyet edilir: “Benden sonra on iki halife gelecektir.” (Buhari, Tarihu’l-Kebir, c.1, s.446; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.5, s.92; Ebu Avâne, Müsned, c.4, s.396; Ebu Nuaym, Hilyetu’l-Evliya, c.4, s.323; İbn-i Kesir, el-Bidaye Ve’n-Nihaye, c.6, s.248; Teberâni, Mu’cemu’l-Kebir, s.94; Menavi, Kunuzu’l-Hakayik, s.208; Hasekani, Şevahidu’t-Tenzil (Beyrut bas) c.1, s.455, İbn-i Abbas’tan naklen)
Ayrıca bazı kaynaklarda Peygamber Efendimiz bu on iki imâmın adlarını tek tek buyurmuşlardır. Bakınız (Feraidu’s-Simteyn, c.2, s.313; Yenabiu’l-Mevedde, c.3, s.160; Harezmi, Maktelü’l-Hüseyin, s.94)
[229] -el-Menakib, İbn-i Abbas’tan nakleder; Yenabiu’l-Meveddet, s.121; Lisanu’l-Mizan, c.5, s.62; Kifayetu’t-Talib, s.252; es-Sevaigu’l-Muhrika, s.72; Nuru’l-Ebsar, s.81; el-Müstedrek, c.3, s.107; Kenci Şarii, Kifayetu’t-Talib, s.253
[230] -Yenabiu’l-Meveddet, s.121; Kifayetu’t-Talib, s.251 Diyor bunu, Hafiz Hemedani Munakebe de, Hamevini Feraidu’s-Simtin de nakletmişlerdir Ayrıca el-Menakib de Muhammed b. Ammar’dan nakletmiştir.
[231] -el-Menakib, Eğmeşten oda Ebi Vail’den oda İbn-i Mesuddan; Yenabiu’l-Meveddet, s.11; Hakim, Müstedrek, c.3, s.141
[232] -Hakim, el-Müstedrek, c.3, s.483 Hakime göre bu rivâyet mütevâtirdir. Hafiz Kenci Şafii; Kifayetut-Talib, s.407 diyor: “O’ndan önce ve sonra hiç kimse Allah’ın beytinde (Kabe) dünyaya gelmemiştir. El-Fusulu’l-Mühimme, s.12; Nuru’l-Ebsar, s.76; Kunuzu’l-Hakaik, , s.188; Usdu’l-Gabe, c.4, s.31
[233] -Bunu Hasan b. Mevlevi Dehlevi Hindi Techizi’l-Cey kitabında s. 110 nakleder (el hattı); İhkaku’l-Hak, c.5, s.57; Meclisi, Biharu’l-Envar, c.35, s.9; Zehairu’l-Ukba, s.86; es-Siretu’l-halebiyye, c.1, s.268; Sire-i Zeyni Dehlan, s.176, 269; İbn-i Ebil Hadid, Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.3, s.250; Müsned-i Ahmed, c.4, s.437; Tahzibu’t-Tahzib, c.3, s.106; Hilliyyetu’l-Evliya, c.1, s.66; Lisanu’l-Mizan, s.114
[234] -Bu konuda ki hadisler tevatür haddindedir. Bak. Usdu’l-gabe, c.4, s.16, c.5, s.520; el-İsabe, el-İstiab, c.2, s.507, c.3, s.27, c.5, s.170; Fetdu’l-Kadir, c.4, s.358; er-Riyadu’n-Nadre, c.2, s.287
[235] -Resulullah şöyle buyurdu: “Handek gününda Ali’nin bir kılıç darbesi, Ümmetimin kıyâmet gününe kadar en fâziletli (üstün) ibâdetidir.” El-Mevagif, 617 (İstanbul çapı); Fahruddin Razi, Nihayetu’l-Ukul fi Dirayetu’l-Usul, s.114 (el hattı); İhkaku’l-Hak, c.6, s.5; Behcet Efendi, Tarihi A’li Muhammed (s.a.a), s.71; Müstedreku’l-hakim ve Talhisi, c.3, s.32; Tarihi Bağdat, c.13, s.19; Yenabiu’l-Meveddet, s.95, 137; İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerh’u Nehcu’l-Belaga, c.4, s.444; Tefsiri İbn-i Kesir, c.9, s.306 (Mısır Çapı)
[236] -Suyuti, Tarih-i Hulefa, s.166; Nuru’l-Ebsar, s.76
[237] -Bu ravayetin bazı kaynaklarına işaret etmiştik. Yine bunlarada bakın: er-Riyadu’n-nadre, c.2, s.200; Tefsiri Keşşaf: “De ki Hak geldi...” ayetinin tefsirinde; Tarihi Bağdat, c.13, s.302; Müstedreku’l-Hakim, c.3, s.5
[238] -Müsned-i Ahmed, c.4,, s.318; Sünen-i Bihegi, c.6, s.206; Hasaisu’n-Nesai, s.2, kenzu’l-Ummal, c.6, s.156, 390; el-İsabe, el-İstiab, s.170, 171; Mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.106; Müstedreku’l-Hakim, c.3, s.499
[239] Müsned-i Ahmed, c.5, s.26; kenzu’l-Ummal, c.6, s.53, 153, 397; Mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.114; Usdu’l-Gabe, c.5, s.530; Sirei Halebiyye, c.1, s.381; İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhu Nehcu’l-Belaga, c.3, s.263, 281
[240] -Kifayetu’t-Talib, s.197, 223; Esdu’l-Gabe, c.4, s.22; Ali (a.s)’ın şu sözü meşhurdur: “Beni kaybetmeden önce benden ne dilerseniz sorun”
[241] -Kifayetu’t-Talib, s.199, 224; es-Sevaigu’l-Muhrika
[242] -Mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.114; el-İsabe, el-İstiab, c.3, s.38; er-Riyadu’n-Nadre, c.2, s.198; Heliyyetu’l-Evliya, c.1, s.65, 66
[243] -Sahih-i Tirmizi, c.2, s.299; Mesabihu’s-Sünnet, c.2, s.275; et-Tacu’l-Cami li’l-Usul, c.3, s.337; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.401; Kenzu’l-Hekaik, s.43; Müstedreku’l-Hakim, c.2, s.126; Tehzibu’t-Tehzib, c.6, s.320; Usdu’l-Gabe, c.4, s.22. Bu rivâyetin mütevâtir olduğunda inatçı ve garezli olmayan herkes kabullenmişlerdir.
[244] -Aynı kaynaklar.
[245] -Yenabiu’l-meveddet, , s.121; İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhi Nahcu’l-Belaga, c.2, s.429 Müsnedi Ahmed’den ve Süneni Bihege’den Naklen; et-Tefsiru’l-Kebir, c.8, s.81
[246] -Kenzu’l-Ummal, c.1, s.226; er-Riyadu’n-Nadre, c.2, s.218; Kifayetu’t-Talib, s.122; el-Fusulu’l-Muhimme, s.21; Şerhu’l-Mekasit, c.2, s.299
[247] -İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhi Nahcu’l-Belaga, c.1, s.6; Metalibu’s-Suvel, s.28; Tehzibu’t-Tehzib, c.1, s.337; Usdu’l-Gabe, c.4, s.23
[248] -Yenabiu’l-Meveddet, s.66, 75; Metalibu’s-Suvel, s.28; Sibti İbn-i Cuzi, tezkiretu’l-Hevas
[249] -es-Siretu’l-Halebiyye, c.2, s.207; Sirei Zeyni Dehlan, c.2, s.11; Yenabiu’l-Meveddet, s.70, 408; İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.1, s.6
[250] -İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.1,s.6, c.2, s.99, 128
[251] -İbn-i Ebil Hadid, Şerh-i Nahcu’l-Belaga, c.2, s.99
[252] - İbn-i Ebil Hadid, Şerh-i Nahcu’l-Belaga, c.2, s.128
[253] -Bu rivâyetin kaynaklarını önceden zikrettik. Bu rivâyeti de inatçı ve Ali (a.s)’a düşman olandan başkası inkâr etmez.
[254] -Seyid Abdullah Şubber, Mesabihu’l-Envar, c.2, s.290
[255] -Enbiya/60
[256] -Sahabeden birçoğu özelikle Ebu Bekir o Hazrete müracaat ederdi. er-Riyadu’n-Nadre, c.2, s.129; Zehairu’l-Ukba, c.80, 97; Kenzu’l-Ummal, c.3, s.99, 301; et-Tebekatu’l-Malikiyye, c.2, s.41
Aynı şekilde Osman...Tefsiri İbn-i Kesir, c.9, s.180; Mevette’i Malik, c.2, s.93, c.3, s.43; Müsned-i Ahmed, c.1, s.104; Müsned-i Şafii, s.442; Sahih-i Müslim, Kitabu’t-Teharet, Sunen-i Bihegi, c.5, s.149, c.1, s.272; Feydu’l-Kadir, c.3, s.46; er-Riyadu’n-Nadre, c.2, s.195
[257] -Kenzu’l-Ummal, c.1, s.154; Zehairu’l-Ukba, s.83; Feyzu’l-Kadir, c.3, s.356; Müstedreku’l-Hakim, c.1, s.457; el-İstiab, el-İsabe, c.3, s.39
[258] -Yenabiu’l-Meveddet, s.74; Usdu’l-Gabe, c.4, s.22; es-Sevaigu’l-Muhrika, s.76; Zehairu’l-Ukba, s.83
[259] -Tehzibu’t-Tehzib, c.7, s.337; Kenzu’l-Ummal, c.1, s.228; Heliyyetu’l-Evliya, c.1, s.65;
[260] -Yenabiu’l-Meveddet, s.73; İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhi Nahcu’l-Belaga, c.2, s.178, 508
[261] -Metaliabu’s-Suvel, s.26; Yenabiu’l-Meveddet, s.66
[262] -Yenabiu’l-Meveddet, 71, 73, 77 Menakib’den, İbn-i Meğazili ve Fethu’l-Milki’l-Ali den naklen
[263] -Kenzu’l-Ummal, c.3, s.197;, el-Hgadir, c.6, s.173; Biharu’l-Envar, c.40, s.252
[264] -Kitabu’l-Um, c.4, s.233
[265] -İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.1, s.208, c.2, s.488; İbn-i Hilal Sagefi, Kitabu’l-Ğarat
[266] -Murucu’z-Zeheb, c.2, s.405; İbn-i Esir, el-Kamil, c.3, s.174, 175; Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.1, s.203, 305
[267] -Lisanu’l-Mizan, c.3, s.439; Usdu’l-Gabe, c.4, s.35; Monteheb’u Kenzi’l-Ummal, c.5, s.59; Müsned-i Ahmed, c.1, s.156
[268] -Şerhi Newhcu’l-Belaga, c.1, s.210; menakibu’l-Murtezevi,, s.278
[269] -Menakib’u-Murtezevi, s.267; Şerhi Nehcu’l-Belaga, c1, s.211; Monteheb’u Kenzi’l-Ummal, c.5, s.454; el-Bidaye ve’n-Nihaye, c.6, s.237; İbn-i Menzur, Lisanu’l-Arab
[270] -İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.1, s.208; Mekatilu’t-Talibin, s.71
[271] -Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.2, s.508; Ercehu’l-Metalib, s.282; Menakibu’l-Murtezevi, s.251
[272] -Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.2, s.508; Yenabiu’l-Meveddet, s.216; Delailu’n-Nubuvvet, s.509; Zehairu’l-Ukba, s.97; Nuru’l-Ebsar, s.117
[273] -İbn-i Şehraşub, Menakib-i A’li Ebi Talib (a.s), el-Bihar, c.41, s.125; Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.2, s.120, 141; Tehzibu’t-Tehzib, c.7, s.358
[274] -Fazl b. Ruzbehan’ın kendisi O Hazretin cesaretinin inkâr edilmesinin imkansız olduğuna itiraf etmiştir.
[275] -Biharu’l-Envar, c.40, s.333; Yenabiu’l-Meveddet, s.147; Şerhi nehcu’l-Belaga, 1, s.16, 17; İbn-i Esir, en-Nihaye, c.3, s.353
[276] -Menakibi A’li Ebi Talibve el-Bihar, c.40, s.320; Kazi’i Kuzat, Mezhebi Ehl-i Beyt, s.264; İbn-i Cuzi, Tezkiretu’l-Hevas
[277] -Kenzu’l-Ummal, c.6, s.159; Yenabiu’l-Meveddet, s.218; İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.121; Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.2, s.429 Hillliyyeti’l-Evliya ve Müsnedi Ahmed’den naklen.
[278] -Bakara/207
[279] -Ehkamu’l-Evgaf, s.10 (Mısır çapı); İhkaku’l-Hak, c.8, s.591
[280] -İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhu Nehci’l-Belaga, c.3, s.441; es-Sünenu’l-Kubra, c.6, s.160
[281] -Bu rivâyet Müslümanların yanında mütevâtirdir. Mubahele ayetinin tefsirinde bazı kaynakları zikretmiştik.
[282] -Muarifi İbn-i Kuteybe, s.251; Zehairu’l-Ukba, s.97; Usdu’l-Gabe, c.3, s.321; İbn-i Ebi’l-hadid, Şerhu Nehci’l-Belaga, c.1, s.361, c.4, s.388
[283] -Ercehu’l-Metalib, s.681; Muhammed b. Talha Şafii, Metalibu’s-Suvel
[284] -Yenabiu’l-Meveddet, s.137; Harezmi, el-Menakib
 
[285] -Metalibu’s-Suvel, s.47; Behru’l-Menakib, s.22; Menakibu’l-Murtezevi, s.309
[286] -İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.1, s.8
[287] -Kenzu’l-Ummal, c.6, s.153, 392; Müsned-i Ahmed, c.5, s.26
[288] -Metalibu’s-Suvel, s.16; Yenabşu’l-Meveddet, s.150; Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.1, s.9; Kifayetu’t-Talib, s.398
[289] -Menakibu’l-Murtezevi, s.364
[290] -Yenabiu’l-Meveddet, s.150; Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.1, s.9
[291] -Fetih/297
[292] -Şevahidu’t-Tenzil, c.2, s.180
[293] -Dilimi, el-İrşad
[294] -Biharu’l-Envar, c.41, s.14; İbn-i meysem, Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.1, s.81
[295] -İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.3, s.380; Fazl, bu makamda Emiru’l-Müminin Ali (a.s)’ın Resulullah’la (s.a.a) beraber yaptığı savaşlarda ki yiğitliğinde ve cesaretinde şüphe olmasının imkansız olduğunu kabullenmiştir.
[296] -Tarihu’l-Hamsin, c.1, s.403
[297] -es-Siretu’l-Halebiyye, c.2, s.171; Sire-i Zeyni Dehlan, c.1, s.392; İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.3, s.342
[298] -Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.1, s.8; Bilazeri, Tarihu’l-Eşraf; Nuru’l-Ebsar, s.82
[299] -Tarih-i Taberi, c.2, s.197; Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.3, s.380, 397; Yenabiu’l-Meveddet, s.64; İbn-i Meğazili, el-Menakib
[300] -Ahzab/10
[301] -İbn-i Ebil-Hadid, Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.4, s.344; yenabiu’l-Meveddet, s.95, 137; Azdiddin İci, el-Muvagıf, s.117, İstanbul
[302] Tarih-i Yakubi, c.2, s.41; Tarihu’l-Hamis, c.1, s.487
[303] -es-Siretu’l-Halebiyye, c.2, s.280; Tarihu’l-Hamis, c.474; Biharu’l-Envar, c.20, s.289
[304] -es-Siretu’l-halebiyye, c.3, s.37; Sire-i Zeyni Dehlan, c.2, s.201; Müsned-i Ahmed, c.6, s.8; Şerh-i Nehcu’l-Belaga, c.1, s.4
[305] -Tarihu’l-Kamil, c.2, s.169; Tarihu’l-Hamis, c.2, s.92
[306] -Tevbe/25
[307] -Tarihi Yakubi, c.2, s.25; es-Siretu’l-Halebiyye, c.3, s.109; Tefsiri Hazin, c.2, s.225
[308] -İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.3, s.115
[309] -et-Tefsiru’l-Kebir, c.15, s.218; Tefsiri Hazin, c.2, s.215; Zehairu’l-Ukba, s.69; el-Fusulu’l-Mühimme, s.22; Cessas, Ahkamu’l-Kuran, c.3, s.77
[310] -Şerh-i Nehcu’l-Belaga, c.1, s.8, 181; Yenabu’l-Meveddet, s.143, 146; Zehairu’l-Ukba, s.107; Şebravi, el-İthaf, s.25
[311] -İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhi Nahcu’l-Belaga, c.1, s.9; Yenabiu’l-Meveddet, s.150
[312] -Monteheb’u Kenzi’l-Ummal, s.93; Zehairu’l-Ukba, s.17
[313] -İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehcu’l-Belaga, c.1, s.45. Fazl b. Ruzbehan bu denilenleri kabullendiğini ikrar etmektedir.
[314] -Tarih-i Bağdat, c.5, s.7; Zehairu’l-Ukba, s.32; Yenabiu’l-Meveddet, s.197; Lisanu’l-Mizan, c.2, s.74
[315] -Alınan haktan kasıt; Resululah’ın (s.a.a) kızı, Fatıma’ya (s.a) İsrâ süresinin 26. ayeti nâzil olduktan sonra, verdiği ve Resulullah (s.a.a) vefat ettikten sonra, Ebu Bekir tarafından, Hz. Fatıma (s.a)’nın elinden alınan “Fedek” bağıdır. Bakınız: Futuhu’l-Buldan, s.41, 46; ed-Durru’l-Mensur, c.6, s.192; Cessas, Ahkamu’l-Kuran, c.3, s.430; Mucemi’l-Buldan, FEDEK kelimesi. Resulullah’ın Fedek’i Kızı Fatıma’ya bağışlaması Mütevâtirdir. Diğer birkaç kaynak: Şevahidu’t-Tenzil, c.1, s.338; Kenzu’l-Ummal, c.2, s.158; Şerhi Nehcu’l-Belaga, c.4, s.78, 102; ed-Durru’l-Mensur, c.4, s.177 Diyor bunu: Bezzaz, Ebu Yeli, İbn-i Ebi Hatem, İbn-i Merdeviye, Ebi Said Hudri, İbn-i Abbas nakletmilerdir; Müsnedi Ahmed, c.1, s. 228; Tefsiri Taberi, c.15, s.72; Mecmeu’z-Zevaid, c.7, s.49; Mizanu’l-İtidal, c.2, s.228; Fezailu’l-Hamse, c.3, s.136
[316] -Şehristani, el-Milel ve’n-Nihel, c.1, s.75; Mesudi, İspatu’l-Vesiyyet, s.143; İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerhi Nahcu’l-Belaga, c.3, s.397; İbn-i Kuteybe, el-Mearif, s.91
[317] -Sahih-i Tirmizi, c.2, s.306; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.220; Usdu’l-Gabe, c.5, s.573; Tehzibu’t-Tehzib,,, c.3, s.358
[318] -et-Tacu’l-Cami li’l-Usul, c.3, s.357 diyor bu hadisi Tirmizi nakletmiştir; Müsned-i Ahmed, c.4, s.292; Usdu’l-Gabe, c.2, s.12
[319] -Kenzu’l-Ummal, c.7, s.104
[320] -Hasaisu’n-Nesai, s.36; Zehairu’l-Ukba, s.122; Sevaigu’l-Muhrika, s.82; el-İsabe, c.1, s.328
[321] -Zehairu’l-Ukba, s.132; Mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.182; kenzu’l-Ummal, c.7, s.108
[322] -Aynı şekilde Hatib Bağdadi de kendi tarihinde bu olayı nakletmiştir, c.2, s.204
[323] -Duhan/29; Ayet denizde boğularak helak olan Firavun ve ordusu hakkındadır. Bu ayetten anlaşılan, gökyüzünün de ağlayabileceğidir. Ama onun ağlayış şeklinin bizim gibi olmayacağı kesindir. Bütün varlık aleminin kendine has şuuru olduğu ve Yüce Allah’ı tesbih ettiği, birçok ayette açıkça gelmiştir. Yüce Allah’ın tabiriyle Firavun ve ordusuna gökyüzü ağlamadı, ama Aşura günü İmam Hüseyne ağladı.
[324] -Şeblenci, Nuru’l-Ebsar, s.133; Suyuti, ed-Durru’l-Mensur, c.6, s.31; Kunduzi, Yenabiu’l-Meveddet, s.357
[325] -Taberi, Zehairu’l-Ukba, s.19; Ahmed, el-Menakib; Ali b. Sultan Kari, Mirgatu’l-Mefatih, s.604; Fezailu’l-Hamse, c.3, s.322
[326] -Şibravi, el-İthaf, s.72; Taberi, Zehairu’l-Ukba, s.145; İbn-i Hacer, Sevaigu’l-Muhrika, s.116
[327] -İbn-i Hacer, es-Sevaigu’l-Muhrika, s.119; el-İthaf, s.136; Tehzibu’t-Tahzib, c.7, s.305; Nuru’l-Ebsar, s.139
[328] -Nuru’l-Ebsar, s.143; Yenabiu’l-Meveddet, s.333, 495; es-Sevaigu’l-Muhrika, s.120; Lisanu’l-Mizan, c.5, s.168
[329] -es-Sevaig, s.120; Nuru’l-Ebsar, s.145; el-İthaf, s.146; Yenabiu’l-Meveddet, s.23, 332
[330] -Miratu’l-Cinan, c.1, s.394; el-İhkak, c.12, s.301; Nuru’l-Ebsar, s.148; es-Sevaigu’l-Muhrika, s.121
[331] -Nuru’l-Ebsar, s.151; Sevaigu’l-Muhrika, s.122; el-İthaf, s.155; Yenabiu’l-Meveddet, s.385; el-Fusulu’l-Muhimme, s.213
[332] -Sevaigu’l-Muhrika, s.123; el-İthaf bi Hubbu’l-Eşraf, s.168; Nuru’l-Ebsar, s.160; el-Fusulu’l-Muhimme, s.248; Metalibu’s-Suvel, s.87
[333] -Tarih-i Bağdat, c.12, s.56; Nuru’l-Ebsar, s.164; Yenabiu’l-Meveddet, s.386; Kiafayetu’t-Talib, s.458
[334] -Nuru’l-Ebsar, s.166; es-Sevaig, s.128; Yenabiu’l-Meveddet, s.386; el-Fusulu’l-Muhimme, s.269
[335] -Yenabiu’l-Meveddet, s.421, 296; Nuru’l-Ebsar, s.168; Kenci Şafii, el-Beyan fi Ehbari Sahibe’z-Zaman ve el-İthaf fi Hobbi Eşraf, s.179; Kenzu’l-Ummal, c.7, s.187, 215; Feydu’l-Kadir, c.6, s.17; Zehairu’l-Ukba, s.136
[336] -Müsned-i Ahmed, c.1, s.77; et-Tacu’l-Cami li’l-Usul, c.3, s.346; Zehairu’l-Ukba, s.19, 123; Sahih-i Tirmizi, c.2, s.301; Kifayetu’t-Talib, s.80; es-Sevaigu’l-Muhrika, s.82
[337] -İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.215; Mizanu’l-İtidal, c.1, s.325; Monteheb’u Kenzi’l-Ummal, c.5, s.32; Heliyyeti’l-Evliya,, c.1, s.86
[338] -Yenabiu’l-Meveddet, s.91, 125, 251 Abdullah b. Mesud, Ömer b. Hattab’dan nakletmiştir; ed-Dilimi, Firdusu’l-Ehbar.
[339] -Kunuzu’l-Hakaik, s.53, 57, 67(Mısır Çapı); Yenabiu’l-Meveddet, s.19
[340] -Kenzu’l-Ummal, c.6, s.157; Kunuzu’l-Hakaik, s.188; Mecmeu’z-Zevaid, c.9, s.132; er-Riyadu’n-Nadre, c.2, s.166
[341] -Harezmi, el-Menakib, s.43; Makteli Harezmi, s.40; Lisanu’l-Mizan, c.5, s.62; Yenabiu’l-Meveddet, s.86, 113; Zehairu’l-Ukba, s.71
[342] -Şura/23
[343] -et-Tacu’l-Cami li’l-Usul, c.3, s.349; es-Sevaigu’l-Muhrika, s.102
[344] -Musuli, Behru’l-Menakib, İhkaku’l-Hak, c.7, s.330; İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.45; Kunuzu’l-Hakaik, s.156; Yenabiu’l-Meveddet, s.181 Resulullah (s.a.a) buyurdular: “Ali ile hilafet üzerinde savaşanı, kim olursa olsun öldürün” bu rivâyeti Dilimi de getirmiştir.
[345] -İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.50; Mizanu’l-İtidal, c.3, s.151; Yenabiu’l-Meveddet, s.251, 257
[346] -el-Muttaki, Kenzu’l-Ummal, c.6, s.395; İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.51; Zehebi, Mizanu’l-İtidal
[347] -Müsned-i Ahmed, c.2, s.442; Zehairu’l-Ukba, s.25; et-Tacu’l-Cami Li’l-Usul, c.3, s.350; Usdu’l-Gabe, c.5, s.523; es-Sevaigu’l-Muhrika, s.112
[348] -Müstedreku’l-Hakim, c.3, s.127; Tarihi Bağdad, c.4, s.30; er-Riyadu’n-Nadre, c.2, s.166, 167
[349] -Harezmi, el-Menakib, s.253; İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.131; Zehairu’l-Ukba, s.71; er-Riyadu’n-Nadre, c.2, s.177
[350] -er-Riyadu’n-Nadre, c.2, s.102; Nizam Malik, el-Emali; Kenzu’l-Ummal, c.6, s.398 diyor; Teberani de bunu getirmiştir.
[351] -es-Sevaigu’l-Muhrika, s.75; er-Riyadu’n-Nadre, c.2, s.177; Zehairu’l-Ukba, s.71; İbn-i Meğazili, el-Menakib, s.242
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

Haci Kenan 11-04-2011, 03:39:33
Allah sizden razi olsun.
Hz. Alinin faziletleri cok cok fazla.
Bu kitabda beyan oldugu icin tesekkür ederim.
Bu kitabta emegi gecen bütün saygideger kardeslerden Allah razi olsun.

 

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

01/07/2011 - 17:23 Alulbeyt'te Tevessul Duası

n

25/06/2011 - 00:37 Kerbela Ziyareti İçin Geri Sayım Başladı

n

09/06/2011 - 17:41 Kerbela Ziyareti İçin Son Çağrı

n

29/05/2011 - 23:01 Avrupa Şii Alimler Birliği yıllık olağan toplantısını Alulbeyt’te yaptı

n

21/04/2011 - 16:14 Hz. Fatıma'dan İnciler

n

27/01/2011 - 10:44 Ayetullah Sistani'den Taziye Mesajı

n

26/01/2011 - 14:51 Kurander Başkanından Yarışma Açıklaması

n

25/01/2011 - 17:31 Ayetullah Şeyh Muhammed Ali Amiri  Vefat Etti.

n

02/01/2011 - 23:05 Gureru'l Hikem Kitabı Çıktı

n

22/12/2010 - 09:41

Berlin İmam Cafer Sadık (a.s) Camiinde Aşura

n

27/09/2010 - 10:55 İsmetin Tanımı

n

22/09/2010 - 13:20 Ehlibeyt Gençliği Meşhed Ziyareti 2010

n

16/03/2010 - 09:15 Kalplerinizi On Günahla Öldürüyorsunuz

n

06/05/2009 - 13:19 Kutsal Kitaplar

n

06/05/2009 - 11:36 Hz. İbrahim (a.s)

n

14/04/2009 - 10:38 Hz. Zehra'nın Faziletlerinden Kesitler

n

06/04/2009 - 15:57 İmamet

n

06/04/2009 - 15:09 Şia Mezhebini Tanıyalım

n

06/04/2009 - 13:41 Ehlibeyt Yolunda İnançlarımız

n

03/04/2009 - 11:20 Kısaca Hz. Resulullah'ın Hayatı

n

11/03/2009 - 10:00 Gençler ve Eş Seçimi

n

10/03/2009 - 15:46 Belagatu'l-Hüseyin

n

10/03/2009 - 12:06 Şiiliğe Bakış

n

20/01/2009 - 01:40 Nahcu'l Hak'kın Tevhid ve Nübüvvet bölümü çıktı.

n

20/01/2009 - 01:38 Dr. M. Ali Şimali'nin Şiiliğe Bakış kitabı çıktı

n

20/01/2009 - 01:34 Fakh-i Ali Muhammed (s.a.a) kitabı çıktı

n

18/11/2008 - 22:19 Gurerul Hikem (Hz. Ali'den (a.s) Hikmetli İnciler

n

18/11/2008 - 22:17 Tam İlmihal (Ayetullah Uzma Seyit Ali Hüseyini Sistani)

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Üstümüze Vazife Olmayan Şeylerle Vakit Kaybetmeyelim
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

26 Ekim 2014
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim