İslam'da Edep

İslam'da Edep

İSLAM’DA EDEP
Muhammed Hüseyin TABATABAİ (r.a)
EDEBİN ANLAMI HAKKINDA
Burada birkaç bölüm hâlinde yüce Allah'ın peygamberleri kendisiyle eğittiği edebin mahiyeti ile ilgili bir inceleme yapacağız:
1- Edep, kelime anlamı ile, meşru bir davranışta yansıması gereken güzel görünümdür. Bu güzellik, ya dinden kaynaklanır veya akıllı insanların toplumları nazarında varolur. Dua ederken veya bir arkadaşla karşılaşıldığında gözetilecek edep kuralları gibi. Buna davranışın zarifliği de denebilir. Edep mutlaka meşru olan, yasak olmayan konularda söz konusu olabilir. Buna göre zulmün, ihanetin, yalanın, çirkin ve iğrenç işlerin edebi olmaz. Ayrıca ancak irade sonucu olan ve birden çok alternatifi olan hareketlerde gerçekleşebilir. Çünkü ancak o takdirde bu hareketin bazı türleri edepli ve diğer bazıları edebe aykırı olabilir. Meselâ İslâm'da yemek yeme edebi gibi. Bu edebin en önemli kurallarına göre, yemeğe besmele ile başlayıp Allah'a hamdederek son vermeli ve tam doymadan önce sofradan kalkmalıdır. Başka bir örnek, namazda oturma edebidir. Bunun için vücudu dengede tutacak şekilde sol yan üzerine oturup, sağ ayağın üstünü sol ayağın iç kısmı üzerine koymalı, elleri diz kapaklarının üzerine koymalı ve gözleri kucağına doğru bakmalıdır. O hâlde edep, iradeye bağlı davranışlardaki güzel görünüm demektir. Güzellik de asıl anlamı ile hayatın amacına uygun olma anlamını taşır. Bu anlamı ile güzellik, değişik toplumların bakışlarına göre farklılık göstermez. Fakat pratikte örnekleri açısından çok büyük farklılıklar gösterir. Kavimlerin, milletlerin, dinlerin, mezheplerin, hatta aile gibi küçük toplumsal birimlerin değişmesiyle, edeple ilgili davranışların güzel veya çirkin olarak belirlenmesinde farklılık görülür. Bir kavimde öyle edep kuralları geçerli olur ki, bunlar diğer kavimler tarafından bilinmez. Bir kavim tarafından hoş karşılanan öyle edep kuralları olabilir ki, bunlar diğer kavimler tarafından çirkin görülerek kınanır. Meselâ insanların birbirleri ile karşılaştıkla rındaki selâmlaşma geleneği gibi. Bu gelenek İslâm'da selâm vermek şeklindedir. Allah'tan gelen, mübarek ve temiz bir iyilik temennisi olarak uygulanır. Bazı kavimlerde şapka çıkararak, bazılarında eli baş hizasına kadar kaldırarak, başka bazılarında başı eğerek, rükû ederek (belden eğilerek) veya başı sallayarak yerine getirilir. Nitekim kadınlarla karşılaşıldığında batılıların yaptıkları öyle uygulamalar var ki, İslâm bunları çirkin görerek kınamaktadır. Toplumdan topluma değişen böyle uygulamaların örnekleri çoktur.
Yalnız bütün bu farklılıklar, örneklerin belirlenmesi aşamasında görülür. Yoksa gerek davranışlara yansıması gereken güzel görünüm anlamındaki edebin temelinde ve gerekse edebe uygun davranışların takdir edilmesi hususunda bütün aklı başında insanlar görüş birliği hâlindedir. Öyle ki, bu konuda farklı görüşte olan iki kişiye bile rastlanmaz.
2- Yukarıda söylediğimiz gibi güzellik, edebin dayanaklarındandır ve değişik toplumların kendilerine has maksatlarına göre farklılık gösterir. Bundan, toplumların edep kurallarının birbirinden farklı oluşunun zorunlu olduğu sonucu çıkar. Buna göre edep her toplumun aynası gibidir; o toplumun genel ahlâk özelliklerini yansıtır. Bu ahlâk özelliklerini ise, o toplumların hayattaki amaçları düzenler ve onları toplumlarındaki faktörlerle, bir bölümü tabiî ve bir bölümü tesadüfî olan değişik faktörler içlerine, vicdanlarına yerleştirir.
Buna da dikkat etmek gerekir ki, edep kuralları ile ahlâk kuralları aynı şey değildir. Çünkü ahlâk kuralları, nefislerde yerleşen köklü ruhî melekeler iken; edep kuralları, yansımalarını insanın değişik nefsî sıfatlardan kaynaklanan davranışlarında gösteren güzel görünümlerdir. Bu ikisi arasında da büyük fark vardır. Buna göre edep kuralları, ahlâk kurallarından kaynaklanır ve ahlâk kuralları da toplumun özel gayesiyle uyum içinde olan gereklerindendir. Bu durumda insanın davranışlarında gözeteceği edep kurallarını belirleyen faktör, hayatında peşinden koştuğu amaçtır. Bu amaç insanın nefsi için bir çizgi çizer ve insan hayatı boyunca ve amacına yaklaşma sürecinde herhangi bir davranışta bulunurken o çizginin dışına çıkmaz.
3- Edep, özelliği bakımından hayatta güdülen amaca bağlı olduğuna göre yüce Allah'ın peygamberlerine aşıladığı ilâhî edep, dinî davranışlardaki güzel görünümdür. Bu güzel görünüm dinin amacını yansıtır. Bu amaç, maddelerinin çokluğu ve azlığı, kemâl ve gelişme dereceleri açısından hak dinlerdeki farklılıklara bağlı olarak kulluk ilkesidir.
İslâm, insan hayatının bütün yönleri için düzenlemeler getiren bir sistemdir. Öyle ki, küçük-büyük, basit-önemli olsun hayatın hiçbir alanı onun kapsamı dışında değildir. Bundan dolayı İslâm, hayata bütünü ile edebi yaymış ve her davranış için o davranışın amacını yansıtan bir güzel görünüm belirlemiştir.
İslâm'ın tek genel gayesi, yegane genel amacı ise, inanç ve davranış aşamalarının her ikisinde de yüce Allah'ın birliği ilkesini hâkim kılmaktır. Yani insan inanacak ki, onun bir ilâhı vardır; bu ilâh her şeyin başıdır, her şey varlığını ondan almıştır; her şeyin sonudur, her şey ona döner; o güzel isimlere ve yüce örneklere sahiptir. Bu inanca sahip olduktan sonra hayatın akışına katılacak ve özü itibariyle Allah'a kulluğu ve her şeyin O'nun kulu olduğunu yansıtan davranışlarla hayatını devam ettirecektir. Böylece tevhit ilkesi iç âlemine ve dış görünüşüne işleyecek, katıksız kulluk anlayışı sözlerinde, davranışlarında ve varlığının diğer cephelerinde örtülmez ve perdelenmez bir belirginlikle ortaya çıkacaktır. Buna göre ilâhî edep -veya peygamberlik edebi- tevhit ilkesinin davranışlara yansımış biçimidir.
4- Tasım (kıyas) yolu ile bilinen ve kesin tecrübe ile doğrulanan bir gerçektir ki, amelî yani uygulamaya dönük ilimler –bunlar uygulanmak amacı ile öğretilen ilimlerdir- eğer uygulamalı olarak öğretilmezlerse, tam anlamı ile başarılı olup beklenen olumlu sonuçlarını veremezler. Çünkü genel bilimsel kurallar somut ve pratik örneklerle uyuşmadıkça insan vicdanı onları onaylamakta, doğruluklarına inanmakta zorlanır. Çünkü hayat boyunca vicdanlarımız, somut örneklerle meşguldürler ve ikinci tabiatımızın yönelişi sonucu olarak duyu organlarının algılama imkânları dışında kalan genel aklî ve bilimsel kuralları gözetmekte isteksizdirler. Meselâ, uygulamadan uzak bir bakış açısı ile kahramanlığın aslında güzel olduğuna inanan birini düşünelim ve bu kimsenin günün birinde kalpleri hoplatacak korkunç bir sahne ile karşılaştığını farz edelim. Bu adam, o durumda yiğitliğin güzelliğine hükmeden aklı ile canına yönelik tehlikeden korunmadaki, ölümden kurtularak tatlı dünya hayatının yok olmasını önlemedeki lezzetin cazibesine kapılacak vehminin arasında bir çatışma yaşayacaktır.
Vicdanı bu iki kutup arasında gidip gelecek ve çatışan tarafların hangisini destekleyeceği konusunda şaşıracaktır. Ama vehmin gücü daha ağır basacaktır, çünkü somut gerçek onun yanındadır. Buna göre öğretim faaliyeti sırasında öğretmenin, uygulama içinde pişmelerini ve pratiğe alışmalarını sağlamak amacıyla ilmî gerçekleri uygulama eşliğinde öğrencilere vermesi gerekir. Böylece öğrencinin benliğinin köşelerinde saklı duran aykırı inançlar ortadan kalkarak öğrendiği bilgilerin onayı vicdanında kökleşir.
Çünkü bir şeyin olmuş olması, onun mümkün olduğunun en güzel delilidir.
Bundan dolayı gördüğümüz şudur: İnsan, dış dünyada meydana gelişine şahit olmadığı şeye boyun eğmekte zorlanmaktadır. Olay bir defa meydana gelince; vukuu imkânsız olan bir şeyin imkânsızlıktan çıkarak mümkün alanına geçmesi şeklinde şaşırmaya başlar. Öyle ki onun meydana gelişi, nazarında pek önemli görülür, onda endişeye ve sarsıntıya yol açar. Fakat daha sonra ikinci ve üçüncü defa meydana gelince önemini yitirir, sarsıcı etkisi kırılır ve ilgi çekmeyen normal olaylar arasına katılır. Çünkü iyilik de, kötülük de alışkanlık meselesidir.
Dinî öğretimde, özellikle İslâm dininin öğretimi sırasında bu metodun gözetilmesi en bariz gerçeklerdendir. Dinin şeriat koyucusu, müminlerinin öğretim faaliyeti içerisinde hiçbir zaman aklî genellemeleri ve genel kuralları ele almakla yetinmemiştir. İşe önce uygulama ile başlamış ve uygulamanın yanına sözü ve sözlü açıklamayı eklemiştir. Bunun sonucu olarak dinî bilgileri ve hükümleri öğrenmeyi tamamlayan bir mümin, salih amel ve takva azığı ile donanmayı da ta-mama erdirmiş durumda olacaktır elbette. Bunların yanı sıra eğitici öğretmenin, ilmi ile amel etmesi, kendi bildiklerine uyması gereklidir. Amel ile birleşmeyen ilmin etkisi yoktur. Çünkü söz nasıl bir delil ise, fiil de bir delildir. Dolayısıyla söze ters düşen fiil, insanın nefsindeki zıt bir durumun varlığına delâlet eder. Bu çelişki, sözü yalanlar; sözün bir yutturmaca olduğuna, söyleyenin onu insanları aldatıp avlamak için bir aldatma aracı olarak kullandığına delil olur.
Bundan dolayı, yaptıkları vaazları ve verdikleri nasihatleri davranışlarıyla birleştirmeyen, sabır ve sebatla söylediklerine amel etme çabasından uzak duran vaizlerin ve nasihatçilerin vaazları ve nasihatleri karşısında insanların kalplerinin yumuşamadığı ve vicdanlarının boyun eğmediği görülür.
İnsanlar zaman zaman böyle vaizler hakkında, "Eğer söyledikleri doğru olsa onları kendisi uygulardı" derler. Fakat insanlar böyle bir sonuca varmakla muhtemelen hatalı bir değerlendirme yapıyorlar.
Çünkü varılması gereken sonuç, "Söylenen söz, söyleyicisi nazarında doğru kabul edilmiyor. Eğer doğru kabul edilse, onun tarafından uygulanırdı" şeklinde olmalıdır. Yoksa insanların dedikleri gibi, söylediği söz mutlak anlamda doğru değil, şeklinde bir sonuca varmak doğru değildir.
Buna göre verimli bir eğitimin şartlarından biri, eğitimi veren öğretmenin öğrenciye anlattıklarını kendinde gerçekleştirmiş olması, önerdiği nitelikleri şahsında taşımasıdır. Meselâ korkak bir eğitim görevlisinin kahraman bir yiğit yetiştirmesi veya bağnaz, dogmatik ve inatçı bir eğitim kurumundan hür fikirli ve hür vicdanlı bir âlimin yetişmesi kesinlikle imkânsızdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Acaba hakka götüren mi uyulmaya daha lâyıktır, yoksa (tutulup) yola götürülmedikçe, kendisi doğru yolu bulamayan mı? O hâlde size ne oluyor? Nasıl hükmediyorsunuz?" (Yûnus, 35) "İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?" (Bakara, 44) Yine yüce Allah, Şuayb Peygamberin kavmine söylediklerini şöyle naklediyor: "Yasakladığım hareketleri kendim yaparak size ters düşmek istemiyorum. Tek isteğim, gücümün yettiği oranda (bozuklukları) düzeltmektir." (Hûd,
88) Bu anlamdaki ayetlerin sayısı çoktur. Bütün bunlardan dolayı eğitici öğreticinin öğrettiği ve eğitimini yaptığı hususlara inanmış olması gerekir. Üstelik şunu da unutmamak gerekir: Söylediklerine hiç inanmayan bir kimsenin, hatta açık ve katıksız bir imanın sahibi gibi görünüp iyi ameller yapmakla gerçek kişiliğini gizleyen bir görünüp iyi ameller yapmakla gerçek kişiliğini gizleyen bir münafığın elinde ancak kendisi gibi iğrenç karakterli biri yetişebilir. Çünkü her ne kadar vicdanın benimsemediği ve kalbin onaylamadığı sözler söyleyerek dil ile kalp arasında farklılık meydana getirmek mümkün ise de, öbür yandan söz bir davranıştır ve davranış da insanın nefsinden kaynaklanan, dışarıya sızan bir gerçektir. Buna göre davranışın, sahibinin karakterine ters olması nasıl mümkün olabilir?
Çünkü söylenen söz, sözel fonksiyonu dışında söyleyenin iman ve küfür gibi vicdanî niteliklerinin de taşıyıcısıdır, bu nitelikleri öğrencinin yalın ve sade vicdanına iletip yerleştirir. Buna göre sözün sözel fonksiyonu olan yararlı yönünü, onun yıkıcı olan diğer yönlerinden ancak durumu iyi teşhis eden basiret sahibi kimseler ayırt edebilir. Nitekim yüce Allah, münafıkların vasıflarını Peygamberimize (s.a.a) anlatırken, "Sen onları sözlerinin üslûbundan tanırsın." (Muhammed, 30) buyuruyor.
Buna göre yararlı sonuçlar vermesi beklenen eğitimde eğitici öğretmenin öğrencilerine verdiği bilgilere inanması ve ilmine uygun davranışlarla donanmış olması şarttır. Ancak böyle bir eğitimin yararlı olması beklenebilir. Söylediklerine inanmayan veya ilmine uygun davranışlar ortaya koymayan bir eğiticinin vereceği eğitime gelince, bundan hayır beklenemez.
Biz doğuluların ve Müslümanların, özellikle eğitim ve öğretimle ilgili tutumunda, bu gerçeğin birçok örneği ve sayısız somut misali vardır. Bunları hem resmî, hem de gayriresmî öğretim kurumlarımızda bol bol görürüz. O nedenle hiçbir tedbir işe yaramıyor ve hiçbir çaba başarılı olamıyor.
Kur'ân'ın, peygamberlerin ve elçilerin davranışlarında tecelli eden ilâhî edeplerle ilgili öyküler içermesi de, bu gerçeğe dayanır. Bu davranışların bir kısmı peygamberlerin Allah'a yönelttikleri ibadetlerle, dualarla ve sorularla ilgilidir. Diğer bir bölümü de peygamberlerin insanlarla aralarındaki ilişkilerle ve onlara hitap tarzları ile ilgilidir. Bilindiği gibi eğitim faaliyeti sırasında örnekler göstermek, uygulamayı delil olarak göstermeyi amaç edinen, pratik eğitim tarzının bir türüdür.
5- Yüce Allah, İbrahim Peygamber ile kavmi arasındaki tevhit mücadelesini naklettikten sonra şöyle buyuruyor: "Bu bizim kesin kanıtımızdır, onu kavmine karşı İbrahim'e verdik. Biz dilediklerimizin derecesini kat kat yükseltiriz. Hiç şüphesiz senin Rabbin hikmet sahibi ve (her şeyi) bilendir. Biz ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik; hepsini doğru yola ilettik. Daha önce de Nuh'u ve onun soyundan gelen Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u doğru yola iletmiştik. Biz iyileri işte böyle mükâfatlandırırız. Zekeriya'yı, Yahya'yı, İsa'yı ve İlyas'ı da (doğru yola ilettik). Hepsi de iyilerdendi. İsmail'i, el-Yese'i, Yunus'u ve Lut'u da doğru yola ilettik, hepsini âlemlere üstün kıldık. Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını da... Onları seçtik ve doğru yola ilettik. İşte bu, Allah'ın hidayetidir, kullarından dilediğini bununla doğru yola iletir. Eğer onlar (Allah'a) ortak koşsalardı, yapmış oldukları bütün iyi işler boşa giderdi. Bunlar, kendilerine kitap, hüküm ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir.
Eğer şu adamlar bunları inkâr ederlerse, (bilsinler ki) onlara, kendilerini inkâr etmeyen başka bir topluluğun desteğini sağlarız. İşte onlar Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Sen de onların yolunu izle." (En'âm, 83-90)
Okuduğumuz ayetlerde yüce Allah, toplu bir şekilde peygamberlerini (hepisine selâm olsun) sayıyor, arkasından onlara ilâhî hidayeti bağışladığını belirtiyor. Bu hidayet ise sadece tevhide iletilmeleridir.
Bunun delili, "Eğer onlar (Allah'a) ortak koşsalardı, yapmış oldukları bütün iyi işler boşa giderdi." ifadesidir. Çünkü onlara armağan ettiği hidayetle çelişen tek şeyin şirk olduğunu vurguluyor. Dolayısıyla onları ilettiği tek gerçek tevhit gerçeğidir. Ancak şu da var ki, tevhit bilincinin hükmü yüce şahsiyetlerin amellerine sirayet etmiş, davranışlarına sızmış ve her alanda etkisini göstermiştir. Bunun delili ayetteki, "Eğer onlar (Allah'a) ortak koşsalardı, yapmış oldukları bütün iyi işler boşa giderdi." ifadesidir. Çünkü eğer şirk, davranışlara sirayet etmemiş, amellere sızmamış olsa, onların içine içlerine işlemeseydi o davranışların boşa çıkmasını, yok olmasını gerektirmez. Şirkin zıddı olan tevhit de böyledir.
Tevhit şuurunun davranışların içine işlemesinin anlamı, davranış biçimlerinin tevhidi somutlaştırması, aynanın görüntüyü yansıtması gibi onu yansıtmasıdır. Öyle ki, tevhidin somut bir fotoğrafı olduğu farz edilirse, bu fotoğraf o davranışlar olurdu. Aynı ekilde o davranışların sırf bir inanç olarak oyutlaştıkları varsayılırsa, o davranışlar söz konus inanç olurdu. Bu anlamın ruhî sıfatlarda birçok örneği vardır. Meselâ kibirli, kendini beğenmiş birinin nefsindeki bu duygunun davranışlarında somutlaştığı görüldüğü gibi, karamsar bir zavallının da ruhundaki zilletin ve miskinliğin bütün davranışların yansıdığı görülür. Sonra yüce Allah, Peygamberimize (s.a.a) kendinden önceki peygamberlerin hidayetlerine uymasını emrediyor; onların kendilerine uymasını emretmiyor. Çünkü uymak, inançta değil, davranışlarda olur. Çünkü inançta uymak, özü itibari ile iradî bir iş değildir. Yani yüce Allah Peygamberimizden, kendisinden önceki peygamberlerin, uygulamalı ilâhî eğitimlerinin sonucunda ortaya koydukları, tevhide dayanan iyi davranışlarını tercih etmesini ve bu yöndeki yollarını izlemesini istiyor. Bu uygulamalı eğitimle, yüce Allah'ın şu ayette işaret ettiği edebi kastediyoruz: "Onları emrimiz uyarınca insanları doğru yola ileten önderler yaptık. Onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdi." (Enbiyâ, 73) Ayetin orijinalinde geçen "fi'l'el-hayrat=hayırlı işler yapmak","ikam'es-salât=namaz kılmak" ve "îtae'z-zekât=zekât vermek" ibarelerinde mas-tarla yapılan isim tamlaması (izafet) şuna delâlet eder:
Peygamberlerin ortaya koydukları fiillerden maksat, yaptıkları hayırlı işler, kıldıkları namazlar ve verdikleri zekâtlardır; yoksa uygulamaya geçirilmemiş sırf farazî fiil kastedilmiyor. Buna göre fiillerin ortaya konma aşamasındaki bu fiillerle ilgili vahiy, doğruya yöneltme ve eğitme vahyidir; yoksa [yasama anlamındaki] peygamberlik ve kanun koyma vahyi değildir. Eğer bu vahiyden maksat, peygamberlik vahyi olsaydı, "Onlara 'Hayırlı işler yapın, namaz kılın ve oruç tutun' diye vahyettik." denirdi. Şu ayetlerde buyrulduğu gibi: "Sonra sana... 'İbrahim'in dinine uy...' diye vahyettik." (Nahl, 123) "Biz Musa ile kardeşine, 'Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın, (ey İsrailoğulları) evlerinizi karşı karşıya kurun, namaz kılın!' diye vahyettik." (Yûnus, 87) Bu anlamda başka ayetler de vardır. Doğruya yöneltme vahyi şu demektir: Yüce Allah kullarından birine kutsî bir ruh ayıracak ve bu mukaddes ruh iyi işler yapıp kötülüklerden kaçınma konusunda o seçkin kulu doğruya yöneltecek. Tıpkı insanî ruhun, bizi hayır ve şer konusu ile ilgili düşüncede doğruya yöneltmesi ve hayvanî ruhun iradî olarak canımızın istediği veya istemediği şeyler hususunda tercih etmemizi sağlaması gibi. Bu konuyu ileride geniş bir şekilde inceleyeceğiz. Sözün kısası "Sen de onların yolunu izle." direktifi, detaya girilmeksizin Peygamberimize (s.a.a) yönelik, peygamberlerin bütün davranışlarına yayılmış, şirkten arınmış bir tevhit edebi olan ilâhî eğitimdir. İşte yüce Allah, Peygamberimize bu edebi aşılamaktadır. Yüce Allah, Meryem suresinde bazı peygamberlerin (hepsine selâm olsun) adlarını saydıktan sonra şöyle buyuruyor: "İşte bunlar, Allah'ın nimete erdirdiği Âdem'in soyundan, Nuh ile birlikte gemide taşıdıklarımızın soyundan, İbrahim ve İsrail (Yakup) soyundan doğru yola ilettiğimiz ve seçtiğimiz peygamberlerdir. Bunlar, Rahman'ın ayetleri kendilerine okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlardı. Onlardan sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki, namazı zayi ettiler ve şehvetlerine uydular. Onlar kötülük bulacaklardır (sapıklıklarının cezasına çarpılacaklardır). Ancak tövbe edip inanan ve iyi işler yapanlar bu hükmün kapsamı dışındadırlar. Onlar cennete girecekler ve hiç haksızlığa uğratılmayacaklardır." (Meryem, 58-60)
Okuduğumuz ayetlerde yüce Allah, peygamberlerinin günlük hayatlarındaki genel edeplerini anlatıyor ve şu noktaları vurguluyor: Onlar davranışlarında Allah'a boyun eğiyorlar ve kalpleri yüce Allah'a huşu ile doludur. Allah'ın ayetleri okunduğunda secdeye kapanmaları, Allah'a boyun eğmelerinin göstergesidir. Kalbin incelmesinden ve nefsin zelilliği kabul etmesinden kaynaklanan ağlama ise, huşu hâllerinin belirtisidir. Bunların ikisi birlikte de kulluk sıfatının nefislerine egemen olduğunun kinayeli ifadesidir. Öyle ki, kendilerine Allah'ın her ayeti okunduğunda, kulluk sıfatı iç dünyalarının her yanına yayıldığı gibi, bu etkisi dış görüntülerinde de belirir. Onlar, hem Allah ile baş başa kaldıklarında, hem de insanlar arasındayken kulluklarının sembolü olan ilâhî edebi takınıyorlar. Hem Rableri ile ve hem de insanlarla bir arada iken ilâhî edep uyarınca yaşıyorlar. Bu edep ile genel edebin kastedilmiş olduğunun delillerinden biri, okuduğumuz ayetlerin ikincisinde yer alan, "Onlardan sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki, namazı zayi ettiler ve şehvetlerine uydular." ifadesidir. Çünkü Allah'a yönelmek demek olan namaz, bu sapıtmış nesillerin Rableri ile durumlarını ve ihtirasların tutsağı olmak, şehvetlerine uymak da onların kendileri dışındaki insanlarla ilgili durumlarını ifade ediyor.
Bu iki kesim birbirinin karşısına konulduğuna göre, ayetten şöyle bir sonuç elde edilmektedir: Peygamberlerin genel edebi, kulluk bilinci ve sıfatı ile Rablerine yönelmeleri ve yine kulluk bilinci ile insanlar arasında yaşamalarıdır. Başka bir ifadeyle onların hayat yapısı şu esasa dayanıyor: Kendilerine egemen olan ve her şeylerini tasarlayan bir Rableri vardır. O'ndan geldiler ve O'na döneceklerdir. Onların bütün tutumlarının ve davranışlarının temeli işte budur.
İkinci ayette yer alan tövbe edenlerin istisna edilişine ilişkin hüküm, ilâhî eğitimin (edebin) bir başka maddesidir. Bu madde ilk önce peygamberlerin ilki olan Hz. Âdem'e uygulandı. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Âdem, Rabbinin emrine karşı geldi ve yoldan çıktı. Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve doğru yola iletti." (Tâhâ, 121-122) Bu konuyla [Hz. Âdem'in Rabbinin emrine karşı gelmesiyle] ilgili bazı açıklamaları inşallah ileride ele alacağız.
[Peygamberlerin genel edep ve eğitimiyle ilgili olarak başka bir ayette] yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah'ın, kendisine farz ettiği bir şeyi yerine getirmekte, Peygambere herhangi bir güçlük
yoktur. Sizden öncekiler içinde de Allah'ın yasası böyle idi. Allah'ın emri, hiç şüphesiz yerine gelmiştir. (O peygamberler) Allah'ın emirlerini tebliğ ederler (mesajlarını duyururlar), Allah'tan korkarlar ve O'ndan başka kimseden korkmazlardı. Hesap görücü olarak Allah yeterlidir." (Ahzâb, 38-39)
Bu, yüce Allah'ın peygamberlerini (hepsine selâm olsun) eğittiği, edeplendirdiği genel bir edep, aynı zamanda peygamberler için geçerli ilâhî bir yasadır. Bu edebin ve yasanın özü şudur: Peygamberler paylarına ayrılan hayatta sıkıntıya düşmemeliler ve hiçbir konuda zorlanmamalılar. Çünkü onlar fıtrat üzeredirler, fıtrata uygun hareket ederler ve fıtrat da sahibini sadece kendisi ile bağdaşan hedefleri elde etmeye yöneltir, Allah'ın çıkılmasını kolay kılmadığı düzeylere çıkmak için kendini zorlamaz.
Nitekim yüce Allah bir ayette, Peygamberinin (s.a.a) şöyle dediğini naklediyor: "Ben zorlama yapanlardan değilim." (Sâd, 86) Yine aynı anlamda şöyle buyruluyor: "Allah hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez." (Bakara, 286) "Allah hiç kimseye verdiğinden başkasını yüklemez." (Talâk, 7) Zorlama, fıtratın dışına çıkmak olduğuna göre, nefsin arzularına uyma kapsamına girer ki, peygamberler böyle bir tehlikeden korunmuş kimselerdir. Allah, yine genel edeple edeplendirme babında şöyle buyuruyor: "Ey peygamberler, temiz yiyeceklerden yiyin ve iyi işler yapın. Hiç şüphesiz ben yaptıklarınızı bilirim. Ve işte sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir, ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse benden korkun." (Mü'mi-nûn, 51-52) Bu ayetlerde yüce Allah peygamberlerini eğiterek onların temiz şeyler yemelerini, hayattaki maddelerin temiz olanları üzerinde tasarrufta bulunmalarını, bu temiz maddeleri aşıp sağlıklı fıtratın nefret duyacağı pis maddelere el sürmemelerini telkin ediyor. Bunun yanı sıra işlerin iyi ve yararlı olanlarını yapmalarını emrediyor.
İyi iş demek; fıtratın belirlenen süreye kadar yaşamasını koruma altına alıcı sebeplerle uyuşması açısından yapılması insanın yararına olan, fıtratın eğilimine uygun olan iş demektir. İşte Allah peygamberlere böyle işler yapmalarını emrediyor. Veya Allah'a takdim edilmeye elverişli işler yapmaya emrediyor. Bu manaların her ikisi de birbirine yakındır. Bu ayetlerde telkin edilen edep ve verilen eğitim, her insan ferdi ile ilgili bireysel eğitimdir. Yüce Allah daha sonra sözü toplumsal bir edep kuralına getirerek, peygamberlere şöyle bir hatırlatmada bulunuyor: "Elçiler ve kendilerine elçi gönderilen insanlar tek bir ümmettir [peygamberler ve ümmetleri bu ümmetin birer parçasıdır]. Bu ümmet bütününün tek bir Rabbi vardır. O hâlde hep birlikte sadece ondan korksunlar, takvalı olsunlar ve böylece bu takvaları sayesinde ayrılıkların ve bölünmelerin kökünü kessinler."
Bu iki husus birleşince, yani ferdî edep ile içtimaî edep bir araya gelince, tek bir insan toplumu oluşur. Bu toplum ayrılıklardan korunmuş olup, tek bir Rabbe kulluk eder. Fertleri ilâhî edep uyarınca hareketlerini düzenler, bunun sonucu olarak pis işlerden ve kötü davranışlardan sakınırlar ve mutluluk koltuğuna kurulurlar. Bu ilâhî eğitimin unsurları başka bir ayette şöyle bir araya getiriliyor:
"O, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi sizin için de din olarak yasalaştırdı. Şöyle ki: Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin." (Şûrâ, 13)
Başka bir yerde yüce Allah bu iki edep maddesini, yani Allah'la ilgili edep ile insanlığa yönelik edebi birbirinden ayırarak şöyle buyuruyor: "Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, 'Benden başka ilâh yoktur, sadece bana kulluk edin' diye vahyettik." (Enbiyâ, 25) Böylece peygamberlere kendisinin birliği edebini telkin ediyor ve bu edebi kendisine kulluk edilmesine dayandırıyor. Bu, peygamberlerin Rablerine yönelik edepleridir. Başka bir yerde de peygamberlerin insanlarla ilgili edebini anlatarak şöyle buyuruyor: "Dediler: Bu elçiye ne oluyor ki yemek yiyor ve çarşıda geziyor? Ona kendisiyle beraber uyarıcı olarak bir melek indirilmeli değil mi? Yahut üstüne bir hazine atılmalı, yahut kendisinin, ürününden yiyeceği bir bahçesi olmalı değil mi?... Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de yemek yerler, çarşıda gezerlerdi." (Furkan, 7-20) Bu ayette anlatılıyor ki, bütün peygamberlerin ortak davranışı ki o, Allah'ın onlara telkin ettiği bir edeptir- insanlarla bir arada yaşamak, insanlardan kopmayı, insanlar arasında ayrıcalığı ve ayırımcılığı reddetmektir. Bunların hepsi fıtratın da reddettiği tutumlardır. İşte bu da peygamberlerin insanlarla ilgili edebidir.
6- Peygamberlerin ahlâk ve adabıyla ilgili bir diğer husus da, onların Allah'a yönelme, O'na dua etme konusunda takındıkları edeptir. Yüce Allah bu hususta Âdem Peygamber ile eşinin sözlerini naklederek şöyle ifade ediyor: "Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, kesinlikle ziyana uğrayanlardan oluruz." (A'râf, 23)
Âdem Peygamber ile eşi bu sözleri, Allah tarafından yanına yaklaşmaları yasaklanan yasak ağacın meyvesinden yedikten sonra söylediler. Bu yasak ise, yükümlülük getirici bir yasak değil, irşadî (yönlendirme amaçlı) bir yasaktı. Onların bunu çiğnemeleri de bir yükümlülüğe uymamak değildi; gözetilmesi menfaatlerine olan, cennetteki güvenli hayatlarının mutluluğunu garanti eden, her türlü bedbahtlıktan ve sıkıntıdan uzak kalmalarını sağlayacak olan bir nasihate karşı gelmekti. Nitekim yüce Allah onları şeytana uymamaları konusunda uyarırken şöyle buyurmuştu: "Sakın (şeytan) sizi cennetten çıkarmasın, sonra yorulursun. Şimdi burada acıkmayacaksın, çıplak kalmayacaksın. Susuzluk çekmeyecek, sıcaktan kavrulmayacaksın." (Tâhâ, 117-119)
Âdem Peygamber ile eşi sıkıntıya uğrayınca, başları belâya girince, cennet hayatındaki mutluluklarını kaçırınca, karamsarlığa kapılmadılar ve Rableri ile aralarındaki bağdan ümitlerini kesmediler. Tersine hemen her şeyleri elinde olan ve kendileri için arzuladıkları bütün hayırlar iradesine bağlı olan Rablerine sığındılar, her türlü kötülüğü giderip her çeşit iyiliğe kapı açacak olan rububiyet sıfatına bel bağladılar. Zira rububiyet sıfatı, kul ile Allah arasında bağlantı kuran yüce bir sıfattır.
Âdem Peygamberle eşi, daha sonra belirtilerinin ortaya çıkmasıyla kendilerini tehdit eden kötülüğün ne olduğunu anladılar. Bu kötülük, hayatlarını saran hüsran ve ziyandı. İlâhî irşada uymayı, yasak meyvenin lezzeti karşılığında satmış gibi idiler. Böylece mutluluklarının bitmeye yüz tuttuğunu açıkça fark ettiler. Bu kötülüğü başlarından savmaya yönelik ihtiyaçlarını şöyle dile getirdiler:
"Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, kesinlikle ziyana uğrayanlardan oluruz." Yani hayattaki hüsran, bizi tehdit ediyor ve varlığımızı etkisi altına alacak şekilde gölgesini üzerimize salmıştır. Bu tehdidin bizden uzaklaşabilmesinin yegane çaresi, senin işlediğimiz günahı affetmen ve arkasından bizi merhametinin şemsiyesi altına almandır. Mutluluk da budur zaten. Çünkü insan, hatta her yaratılmış varlık, fıtratında saklı bilinci ile fark eder ki, varlık alanında ve mevcudiyet sürecinde yer alan her şey, uğradığı kaybı ve kusuru gidermek, kendisini tamamlamak ister ve bu kaybı sadece yüce Allah giderir; çünkü varlıkların kayıplarını gidermek bir rububiyet geleneğidir.
Bundan dolayı sadece durumu anlatmak ve kulun başına çöreklenen ihtiyaç zavallılığını ortaya koymak yeterlidir, sözlü istekte bulunmak gereksizdir. Hatta muhtaçlığı açıkça dile getirmek, en etkili isteme ve dilekte bulunmanın en fasih biçimidir. Böyle olduğu için Âdem Peygamber ile eşi, isteklerini somut biçimde dile getirerek, "Bizi affet, bize merhamet et" demediler. Bir diğer sebep de -ki asıl önemlisi odur- Hz. Âdem ve eşi, ilâhî irşada karşı geldikleri için kendilerini şahsiyet ve yücelikten yoksun zavallı duruma düşürdüklerini fark ettiler. Ardından kendilerini böylesi bir durumda görmeleri, onları mutlak teslimiyete götürdü ve böylece Allah'ın, haklarında vereceği hükme peşinen boyun eğdiler. Sonuç itibariyle de her türlü istekten ve dilekten, arzularını dile getirmekten kaçındılar; sadece Allah'ın Rableri olduğunu anarak, zalimliklerini itiraf etmelerinin yanı sıra O'ndan olan beklentilerine işaret ettiler.
O hâlde Âdem Peygamber ile eşinin, "Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan, ziyana uğrayanlardan oluruz." şeklindeki sözlerinin anlamı şudur: Biz nefsimize zulmetme kötülüğünü işledik. Bu sebeple hayattaki mutluluğumuzu bütünü ile tehdit eden bir hüsranla yüz yüze geldik. Bu bizi kuşatan bir zillet ve zavallılık durumudur. Bu zulmün sonuçlarını yok etmeye ve rahmetinin şemsiyesi altına alınmaya ihtiyacımız vardır. Nefsimize ettiğimiz kötülük bizi şahsiyet, değer ve yücelikten yoksun bıraktı; içine düştüğümüz durumun utandırıcılığı yüzünden senden bir şey istemeye yüzümüz yok. Ey aziz hükümdar, bil ki biz senin hükmüne teslimiz. Yetki ve hüküm sana aittir. Yalnız sen bizim Rabbimizsin ve biz de senin kullarınız. Buna dayanarak, kulların Rablerinden bekledikleri rahmeti biz de senden bekliyoruz. Peygamberlerin edep örneklerinden biri de Nuh Peygamberin (a.s) oğlu hakkında Kur'ân'da bize nakledilen şu duasıdır: "Gemi, onları dağlar gibi dalga(lar) arasından geçiriyordu. (O sırada) Nuh, bir kenarda duran oğluna, 'Yavrum, bizimle birlikte bin, kâfirlerle birlikte olma.' diye seslendi. (Oğlu,) 'Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.' dedi... Nuh, Rabbine seslendi. Dedi ki: 'Rabbim, oğlum benim ailemdendir. Senin vaadin elbette haktır ve sen hükmedenlerin en hayırlısısın.' Dedi ki: 'Ey Nuh, o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir ameldir. Öyleyse bilmediğin bir şeyi sakın benden isteme. Sana cahillerden olmamanı öğütlerim.' Nuh dedi ki: Rabbim, bilmediğim bir şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana acımazsan, ziyana uğrayanlardan olurum." (Hûd, 42-47) Hiç şüphesiz, Nuh Peygamberin (a.s) sözlerinden ilk bakışta onun oğlunun kurtuluşu için dua ettiği anlaşılır. Fakat olayla ilgili ayetler incelenince, meselenin içyüzünün başka türlü olduğu görülür. Şöyle ki, meselenin bir yanı şöyledir: Yüce Allah, "Her canlı türünden birer çifti ve (boğulacağına ilişkin) aleyhlerinde hüküm verilenler hariç, aileni ve inananları gemiye yükle." (Hûd, 40) buyruğu ile Nuh Peygambere ailesini ve müminleri yanına alarak gemiye binmesini emretti. Böylece haklarında kesin hüküm verilenler dışındaki aile fertlerinin kurtulacağını kendisine vaat etti. "Allah inkâr edenlere, Nuh'un ve Lut'un eşlerini örnek verdi." (Tahrîm, 10) ayetinde belirtildiği üzere Hz. Nuh'un eşi kâfirdi. Fakat oğlunun, hak çağrısını reddettiği ortaya çıkmamıştı. Yüce Allah'ın kelâmında, onun bir kenarda dururken babası ile arasındaki karşılıklı konuşmasıyla ilgili verilen bilgiden ortaya çıkan şey, onun babasının emrine karşı gelmesi idi. Bu da açıkça kâfir olma anlamında değildir. Bu yüzden Nuh Peygamber onun kurtulacaklar arasında olacağını sanmış olabilirdi. Çünkü onun oğlu olduğu belli idi ve kâfirlerden biri değildi. O hâlde kurtuluş vaadinin içinde olmalı idi. Öte yandan yüce Allah, insanlar hakkında Nuh Peygambere şu kesin hükmü vahyetti: "Nuh'a vahyedildi ki: Kavminden, daha önce inananlar dışında kimse inanan olmayacak, onların yaptıklarından dolayı üzülme. Gözlerimiz önünde ve vahyimiz gereğince gemiyi yap ve zulmedenler konusunda bana hitapta bulunma (kurtuluşları için bana yalvarma); onlar mutlaka boğulacaklardır." (Hûd, 36-37) Acaba bu ayette sözü edilen "zulmedenlerden" maksat, hakka çağrıyı inkâr edenler midir, yoksa bu ifade her türlü zulmü kapsamakta mıdır, yoksa ifade Allah tarafından açıklanmaya muhtaç bir belirsizlik mi taşımaktadır?
Anlaşılan bu hususlar, Nuh Peygamberi (a.s) oğlu konusunda şüpheye düşürdü. Yoksa bütün peygamberlerin efendileri beş ululazm (çığır açıcı) peygamberlerden biri olan Nuh Peygamberin (a.s), Rabbinin yüce konumundan gafil olması veya yüce Allah'ın, "zulmedenler konusunda bana hitapta bulunma (kurtuluşları için bana yalvarma); onlar mutlaka boğulacaklardır." şeklindeki vahyini unutmuş olması düşünülemez. Çünkü, "Rabbim! Yeryüzünde tek bir kâfir bile bırakma." (Nûh, 26) diye Rabbine dua eden kendisidir. Eğer kâfir olması hâlinde bile oğlunun kurtulmasına razı olsaydı, aynı rızayı eşi için de gösterirdi. Bundan dolayı kesin bir istekte bulunmaya cüret etmeyerek, isteğini bilgi edinmek isteyen bir dilekçe üslûbu ile sundu. Çünkü oğlu konusunu bütün yönleri ile bilmiyordu. Bu yüzden Allah'ın, "Rabb" sıfatını anarak söze girdi. Çünkü "Rabb" ismi, dilek sahibi muhtaç kulun (merbubun) duasının anahtarıdır. Arkasından, "oğlum benim ailemdendir. Senin vaadin elbette haktır." dedi. Bu sözleri ile şöyle söylemek ister gibi idi: "Oğlumun benim aile fertlerimden olması da, kurtuluşunu gerektirir. [Gerçi şunu da bilmekteyim ki:] Sen hükmedenlerin en hayırlısısın. Senin yaptığında hata olmaz, senin hükmünde hiçbir pürüz bulunmaz, oğlumun akıbetinin neye varacağını bilmiyorum."
İşte ilâhî edebin gereği budur. Kul, bilgisinin sınırında duracak ve faydalı olup olmayacağını bilmediği şeyi istemeye kalkışmayacak. İşte bu nedenle Hz. Nuh (a.s), "Nuh, Rabbine seslendi." İfadesinden de anlaşıldığı gibi, sözlerini heyecanlı bir dille söyleyerek Allah'ın vaadini gündeme getirmenin dışında başka bir söz söylemiyor ve bir şey istemiyor. Sonuçta ilâhî masumiyet bu noktada Hz. Nuh'un imdadına yetişti ve başka bir şey söylemesine engel oldu. Yüce Allah, ["...aleyhlerinde hüküm verilenler hariç, aileni ve inananları gemiye yükle." ayetiyle] kurtuluş vaadini bildiren ifadesindeki "âilen" kelimesinin anlamını ona açıkladı ve aileden maksadın salih kimseler olduğu kendisine bildirildi. Oysa oğlu salih bir kimse değildi. Zaten yüce Allah daha önce, "zulmedenler konusunda bana hitapta bulunma (kurtuluşları için bana yalvarma); onlar mutlaka boğulacaklardır." buyurmuştu.  
 
Nuh Peygamber (a.s) ise, "aile" kelimesini bilinen anlamında almıştı ve sadece kâfir olan eşinin kurtuluş vaadinin kapsamı dışında olduğunu sanmıştı. Arkasından bilmediği konuda bir istekte bulunması -ki o da oğlunun kurtulmasıdır- yasaklandı. Çünkü sözlerinden anlaşıldığı üzere bu yolda bir istekte bulunacaktı. Bu ilâhî tembih ve terbiye üzerine böyle bir istekte bulunmadı ve başka bir söze geçti. Bu başka sözler görünüşte tövbe niteliğinde, aslında ise Allah'ın lütfettiği bu edebe karşılık olan bir şükür niteliğinde idi. Dedi ki: "Rabbim, bilmediğim bir şeyi senden istemekten sana sığınırım." Böylece sözünün akışının kendisini sürükleyeceği noktadan Allah'a sığındı. Bu nokta gerçek durumunu bilmediği oğlunun kurtuluşunu istemekti. Bu noktadan sonra artık istekte bulunmadığının bir delili, "Bilmediğimi bir şeyi istememden sana sığınırım" değil de, "bilmediğim bir şeyi senden istemekten sana sığınırım." demesidir. Çünkü birinci cümlenin orijinalinde ["eûzu bike min suâlî mâ...] mastar ("suâl") kendi failine ("î") izafe edilmiş ve bundan failin fiili işlediği anlamı çıkar. Bir delili ise şu ifadedir: "...sakın isteme." Çünkü eğer Nuh Peygamber dilekte bulunmuş olsaydı, sözün akışı ona açık bir redle karşılık verilmesini veya "Bir daha böyle yapma" şeklinde bir cevap almasını gerektirirdi. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de yer alan buna benzer durumlarda bu tür cevaplarla karşılaşırız. Şu ayetlerde olduğu gibi: "Rabbim, kendini göster de seni gözlerimle göreyim, dedi. Allah ona, 'Sen beni göremezsin.' dedi." (A'râf, 143)  "Çünkü siz onu dillerinizle alıveriyorsunuz ve hakkında hiç bilginiz olmayan bir şeyi, (düşünüp taşınmadan hemen) ağızlarınızla söylüyorsunuz. Allah size öğüt veriyor ki, eğer inananlar iseniz, böyle bir şeye bir daha asla düşmeyesiniz." (Nur, 15-17)
Nuh Peygamberin (a.s) bir başka duasını yüce Allah şöyle naklediyor: "Ey Rabbim! Beni, ana-babamı, evime mümin olarak girenleri, inanan erkek ve kadınları bağışla; zalimlerin de sadece helâkini artır." (Nûh, 28) Bu dua Nuh suresinin sonunda yer alıyor. Bu duadan önceki çok sayıda ayette, Nuh Peygamberin (a.s) Rabbine yönelttiği şikâyetler nakledilmiştir. Bu şikâyetlerde geceli-gündüzlü çağrı çalışmaları ile geçen bin yıla yakın ömrü boyunca giriştiği mücadeleleri, kavminden gördüğü şiddet içerikli tepkileri, Allah yolunda katlandığı sıkıntıları, bu konuda elinden geleni yaptığını, kavmini yola getirmek için son raddesine kadar bütün gücünü seferber ettiğini, buna rağmen çağrılarının onların haktan kaçmalarından, böbürlenip hakka boyun eğmemelerinden ve nasihatlerinin onların burun kıvırmalarından başka bir işe yaramadığını anlatıyor. Kavmine yönelik bu vaaz ve nasihatlerden, hak ve hakikatle kulak zarlarını titreştirmesinden, karşılaştığı inattan ve ısrarlı günahkârlıktan dolayı Rabbine yönelttiği şikâyetlerden, kendisine yönelik hilelerle ve tuzaklarla ilgili yakınmalardan sonra Nuh Peygamber heyecana ve üzüntüye kapılarak, ilâhî hamiyet duygusunun etkisi ile kavmine şu bedduayı yapıyor: "Ey Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden tek kişi bile bırakma. Çünkü eğer sen onları bırakırsan, senin kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece gerçekten sapan kâfir nesiller doğururlar." (Nûh, 26-27)
Nuh Peygamberin bu ayetlerde, eğer Allah kâfirleri yeryüzünde bırakırsa, kulları yoldan çıkaracaklarını, şaşırtıp saptıracaklarını belirtiyor. Bu yoldan çıkarma endişesini ise yukarıda nakledilen sözleri arasındaki, "Onlar birçok insanı yoldan çıkardılar." ifadesinde dile getirmişti. [Dolayısıyla o ayetteki "yoldan çıkarmak" bu ayette geçen "yoldan çıkarma"ya işarettir. Yani bunlar birçok insanı yoldan çıkardıkları için, eğer tekrar yeryüzünde bırakılırlarsa, Allah'ın kullarını yoldan çıkaracaklardır.] Çünkü onun kavmi gerçekten birçok mümini yoldan çıkarmıştı ve Nuh Peygamber geride kalan müminleri de yoldan çıkaracaklarından korktu [o nedenle de nesillerinin kesilmesi için Allah'a dua etti]. Hz. Nuh (a.s) "sadece gerçekten sapan kâfir nesiller doğururlar." ifadesi ile, onların soylarından ve yakınlarından mümin nesillerin türemesinin beklenemeyeceğinden haber veriyor. Gayp haberlerinden olan bu haber, peygamberce bir sezgiye ve ilâhî vahye dayanıyor.
Hz. Nuh (a.s) ilk kez kitap ve şeriat getiren yüce bir peygamberdir, dünyayı putperestlik karanlığından kurtarma girişiminin öncüsüdür. Böyleyken çok az kişi -hadislerde yer aldığına göre yaklaşık olarak seksen kişi- çağrısına olumlu karşılık vermiştir. İşte ilâhî hamiyetin etkisi ile böyle yüce bir peygamberin, kâfirlere beddua ettikten sonra bu gibi durumda takınılacak olan edep gereği, çağrısına uyan müminleri de unutmaması ve onlar için kıyamet gününe kadar hayır dilediğinde bulunması gerekirdi.
Bu nedenle sözlerine şöyle devam etti: "Ey Rabbim! Beni... bağışla." Önce kendisinin affedilmesi dileği ile söze girdi. Çünkü gösterdiği yolu izleyenlere yönelik bir af talebinden söz ediyor ve o da bu izleyenlerin başı ve öncüsüdür. "ana-babamı" Bu ifade, ana babasının mümin olduklarına delildir. "Evime mümin olarak girenleri" Bunlar onun dönemi içindeki kendisine inanan müminlerdir. "inanan erkek ve kadınları..." Bunlar tevhit ilkesine bağlı [kendi dönemindeki ve gelecek] bütün müminlerdir. Çünkü onların hepsi kıyamet gününe kadar onun ümmeti ve minnettarlarıdırlar. Zira o, dünyada kutsal bir kitaba ve belirli bir şeriata dayalı ilk dinî çağrıyı gerçekleştiren ve insanlar arasında tevhit bayrağını ilk dalgalandıran peygamberdir. Bundan dolayı yüce Allah onu, "Âlemler içinde Nuh'a selâm olsun." (Sâffât, 79) diye buyurarak en saygı dolu bir dille selâmlıyor. Evet; her kul Allah'a iman ettikçe, her insan iyi bir iş yaptıkça, her Allah'ın adı anıldıkça, insanlar arasında her hayır ve mutluluk belirtisi görüldükçe, bu keremli peygambere selâm ulaşır. Çünkü bütün bunlar onun çağrısının bereketi, onun devriminin sonuçlarıdır. Allah'ın rahmeti onun ve diğer bütün peygamberlerin üzerine olsun.
İbrahim Peygamberin (a.s) kavmi ile arasındaki tartışmalar konusunda Kur'ân'da nakledilen şu sözleri de bu kabildendir: "(İbrahim) dedi ki: 'Gerek sizin, gerekse eski atalarınızın, neye taptığınızı görüyor musunuz? Onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur). Beni yaratan ve doğru yola ileten O'dur. Beni yediren ve içiren odur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur. Beni öldürecek, sonra yeniden diriltecek O'dur. Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur. Rabbim! Bana egemenlik (şeriat) ver ve beni iyiler arasına kat. Bana, sonra gelecekler arasında bir doğruluk dili (sözcüsü) nasip eyle. Beni bol nimetli cennetinin vârislerinden kıl. Babamı da bağışla.
Çünkü o sapıklardandı. (İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme." (Şuarâ, 75-87)
Hz. İbrahim (a.s) bu sözleri ile kendisi ve amcası için dua ediyor. Babası için dua etmesi, ona bu yolda söz verdiği içindir. Bu dua, onun peygamberliğinin başlarında yapılmıştı. İbrahim Peygamber henüz babasının iman edeceğinden ümit kesmemişti. Ama onun bir Allah düşmanı olduğunu kesinlikle anlayınca, ondan uzaklaştı ve onunla ilişkisini kesti.
İbrahim Peygamber burada, kulluk edebinin gerektiği şekilde Rab-bine güzel övgüler yönelterek söze giriyor. Bu övgüler, Kur'ân'ın ondan naklettiği ilk ayrıntılı övgülerdir. Kur'ân'ın daha önce ondan naklettiği şu övgüler böyle kapsamlı değildi: "Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben... yüzümü gökleri ve yeri yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden (ortak koşanlardan) değilim." (En'âm, 78-79) Babasına söylediği şu sözler de bu kısa övgünün bir başka örneğidir:
"Rabbimden senin için af dileyeceğim. Hiç şüphesiz O bana karşı çok lütufkârdır." (Meryem, 47)
İbrahim Peygamber (a.s) bu kapsamlı övgüsünde yaratılışının başlangıcı ile Rabbine döneceği gün arasındaki belli başlı ilâhî bağışları dile getirdi. Kendini bütünü ile yoksul ve muhtaç konumda gösterdi, Rabbinin ise sadece zenginliğini ve katıksız cömertliğini vurguladı. Kendini hiçbir şeye gücü yetmeyen zavallı bir kul olarak tanımladı; İlâhî gücün kendisini hâlden hâle geçirdiğini ifade etti. Bu bağlamda Allah'ın kendisini yoktan var ettiğini, yedirip içirdiğini, hastalanınca iyileştirdiğini, arkasından canını aldığını, sonra tekrar dirilttiğini, sonra da kıyamet günü hesap vermeye hazır hâle getirdiğini dile getirdi. Bu süreçte kendisine düşen tek görevinse, sadece katıksız itaat ve günahların affedileceği beklentisi olduğunu vurguladı. Gözettiği edep ilkelerinden biri, "Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur." sözünde görüleceği üzere hastalanmayı kendine izafe etmesidir. Çünkü böyle bir övgü bağlamında hastalığı Allah'a izafe etmek yakışıksız olurdu. Gerçi hastalık da varlık âleminde gerçekleşen olaylardandır ve bu niteliği ile Allah ile bağlantısız değildir; ama burada anlatılmak istenen şey hastalığın meydana gelişi değildir. Eğer maksat bu olsaydı, onu Allah'a izafe etmekten söz edilebilirdi. Buradaki maksat, hastalığı iyileştirmenin Allah'ın bir rahmeti ve inayeti olduğunu vurgulamaktır. Bu yüzden İbrahim Peygamber Allah'tan sadece iyi şeylerin sadır olduğunu vurgulamak amacıyla, hastalığı kendine ve şifayı Rabbine isnat etti. Sonra duaya başladı ve bunda da çarpıcı bir edep üslûbu kullandı. Sözüne Allah'ın "Rabb" ismiyle başladı. Ardından isteklerini kalıcı ve gerçek nimetlerle sınırlayarak geçici dünya süslerini gündeme getirmeye kalkışmadı. Tercihini büyük ve en onurlu nimetler olan egemenlikten, yani şeriattan ve iyi kullar arasına katılmaktan yana kullandı. Ayrıca daha sonraki kuşaklar arasında bir doğruluk dilinin, sözcüsünün varolmasını istedi. Bu da kendinden sonra zaman zaman, dönem dönem çağrısını sürdürecek ve şeriatını uygulayacak önderlerin ortaya çıkmasını istemek demekti. Bu istek, aslında şeriatının kıyamet gününe kadar yaşamasını istemek anlamına gelir. Son olarak da cennet vârisliğini (cennetlik olmayı), babasının affedilmesini ve kıyamet günü mahcup olmamayı istedi. Ayetin akışından anlaşıldığına göre yüce Allah, babasının affedilmesi dışında onun bütün bu dileklerini kabul etti. Çünkü yüce Allah'ın, seçkin bir kulu tarafından yapıldığı hâlde boşa gitmiş, kabul edilmemiş olan bir duayı söz konusu etmesi düşünülemez. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Babanız İbrahim'in dinine..."(Hac, 78) "Onu, daha sonra gelenler arasında kalıcı bir söz yaptı." (Zuhruf, 28) "Biz onu dünyada seçtik ve o ahirette salihlerdendir." (Bakara, 130) Ayrıca yüce Allah, "İbrahim'e selâm olsun." (Sâffât,109) şeklindeki buyruğu ile onu kapsamlı bir selâmla onurlandırmıştır.
Tarihin ondan sonraki akışı, Kur'ân'ın onun hakkındaki bütün övgülerini doğruladı. Çünkü o seçkin peygamberdi. Tek başına tevhit dinini yerleştirmeye, fıtrat inancını hayata geçirmeye girişti.
Putperestliğin temellerini yıkmak için kıyam etti ve putları kırdı. Bütün bunları tevhit ilkesinin izlerinin silindiği, peygamberlik misyonunun kayıplara karıştığı, dünyanın Nuh'un ve diğer seçkin peygamberlerin adlarını unuttuğu bir dönemde gerçekleştirdi. Fıtrat dinini ihya etti. Günümüze kadar varlığını, hâkimiyetini sürdüren tevhit çağrısını ve tevhit dinini insanlar arasında yaydı. Onun dönemi üzerinden dört bin kadar yıl geçtiği hâlde adıyla diridir ve kendisinden sonra gelenler arasında kalıcılığını sürdürmektedir. Çünkü dünyanın bildiği tevhit dininin kolları şunlardır:
Yahudilerin dini, ki peygamberleri Musa'dır. Hıristiyanlık dini, ki peygamberleri İsa'dır. Bu peygamberlerin her ikisi İsrail adı ile de anılan İbrahim oğlu İshak oğlu Yakup soyundandır. Bir de Hz. Muhammed'in (s.a.a) getirdiği İslâm dinidir, ki Peygamberimiz de İbrahim oğlu İsmail'in soyundandır.
İbrahim Peygamberin Kur'ân'da bize nakledilen dualarından biri, "Rabbim! Bana salihlerden olacak bir evlât ver." (Sâffât, 100) şeklindedir. İbrahim Peygamber bu duasında Allah'tan salih bir evlât istiyor. Bu duasında hem Rabbine sarılıyor, hem de bir açıdan dünyevî bir amaca yönelik olan isteğini salihlik sıfatı ile donatarak Allah'ın rızasına uygun bir mahiyete büründürüyor. Onun Kur'ân'da nakledilen bir başka duası da, bugünkü Mekke'nin bulunduğu yere ayak bastığında yaptığı duadır. Oğlu İsmail ile annesini oraya yerleştirdiğinde yaptığı bu dua Kur'ân'da şöyle naklediliyor: "Hani İbrahim, 'Ey Rabbim! Burayı güvenli bir şehir yap, halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızklandır' dedi. Allah da, 'İnkâr edeni ise az bir süre geçindirir, sonra cehennem azabına (girmeye) zorlarım; ne kötü varılacak yerdir orası.' dedi." (Bakara, 126)
İbrahim Peygamber Rabbinden o sırada kıraç ve ziraata elverişsiz bir arazi olan bu yeri kendisi için harem, yani güvenli ve dokunulmaz bir yer yapmasını istiyor. Bu sayede dini bütünleştirmeyi amaçlıyor. Buranın insanlarla Rableri arasında somut bir bağlantı merkezi olması düşüncesindedir. İnsanlar Rablerine kulluk etmek için buraya gelecekler, ibadetlerinde oraya yönelecekler, saygısını gözetip aralarında oranın güvenliğine ve dokunulmazlığına riayet edecekler. Böylece burası Allah'ın yeryüzündeki kalıcı bir ayeti olacak; Allah'ı anan herkes orayı da anacak, Allah'a yönelen herkes oraya da yüzünü çevirecek; neticede bunun sayesinde müminler arasında somut bir yön ortaklığı ve söz birliği meydana gelecektir.
İbrahim Peygamberin (a.s) duasında sözünü ettiği güvenlikten kastı, bu yerin dokunulmaz bir mekân kabul edilmesi anlamına gelen teşriî güvenliktir; yoksa çatışmaların, savaşların ve huzuru ihlâl eden bozguncu olayların meydana gelmemesi anlamındaki [tekvinî ve] dış güvenlik değildir. Bunun delili, "Biz onları, kendi katımızdan bir rızk olarak her türlü ürünün toplanıp getirildiği güvenli, dokunulmaz bir yere yerleştirmedik mi?" (Kasas, 57) ayetidir.
Bu ayette Kâbe'nin güvenliği orada oturanlara sunulmuş bir nimet olarak tanıtılıyor. Orası Allah'ın kendisi için dokunulmaz ve saygın kıldığı bir yerdir. Güvenli olarak nitelenmesi, insanların buraya saygı duymaları sebebi iledir; yoksa orayı kargaşadan ve savaştan koruyan tekvinî=varoluşsal bir faktörden dolayı değildir. Nitekim bu ayet inmeden önce Mekke şehri, Kureyşliler ile Cürhümlular arasında kanlı savaşlara sahne olmuş, ayrıca sayısız öldürmelere, zulümlere ve kargaşalara şahit olmuştur. Bu söylediğimizin bir başka delili de şu ayettir: "Çevrelerindeki insanlar kapılıp götürülürken, bizim (Mekke'yi), dokunulmaz ve güvenli bir yer yaptığımızı görmediler mi?" (Ankebût, 67) Yani onlar Harem-i Şerif'ten kapılıp götürülmüyor, kaçırılmıyorlar. Bunun sebebi, insanların o mekâna saygı duymalarıdır ve bu saygıyı oraya yükleyen biziz.
Kısacası, Hz. İbrahim (a.s) yeryüzünde soyundan gelenlerin yerleşecekleri Allah'a ait bir dokunulmaz ve güvenli yer olmasını istiyordu. Bu da ancak dünyanın her tarafından insanların ziyarete gelecekleri bir beldenin kurulması ile mümkündü. Burası kıyamet gününe kadar oturma, sığınma ve ziyaret amacı ile gelinecek bir dinî toplantı yeri olacaktı. Bu yüzden Allah'ın burayı güvenli bir yer yapmasını istedi. Burası ziraata elverişsiz ve bitkisiz bir çıplak yer olduğu için orada oturanlara çeşitli ürünler bağışlamasını istedi.
Böylece burada oturanlar geçimlerini sağlayabilecek ve orayı terk etmek zorunda kalmayacaklardı.
Sonra İbrahim Peygamber Mekke'ye ayrıcalık kazandıracak olan bu isteğinin müminler ile kâfirleri birlikte içerdiğini fark edince, "halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları" (Bakara, 126)
ifadesi ile isteğini, dua konusu edilenlerin mümin olmaları ile kayıtlandırdı. Peki, bu belde de hem kâfirler, hem de müminler bir arada oturdukları ve ihtilâfa düştükleri veya sadece kâfirler burada oturdukları takdirde ne olacak? O zaman buranın halkı bu bitkisiz ve ziraata elverişli olmayan çıplak yerde nasıl yiyecek maddesi bulacak? İşte İbrahim Peygamber bu meseleye hiç değinmiyor.
Bu, onun dua makamında gözettiği bir edep kuralıdır. Dua edenin, isteğini nasıl karşılayacağını Rabbine öğretmeye kalkışması ve isteğinin kabul edilmesine ulaştırıcı yolun hangisi olduğunu göstermeye çalışması yersiz bir gevezeliktir. Zira Allah, ilim, hikmet ve kudret sahibidir. O'nun işi, bir şeyin olmasını istedi mi ona "ol" demektir; o iş hemen oluverir. Yüce Allah onun isteğini normal sebeplere dayalı olan yürürlükteki yasası uyarınca yerine getirmeyi dilediği için ve bu uygulamada mümin-kâfir ayırımı yapmamayı murat ettiği için İbrahim Peygamberin (a.s) duasına şu kaydı eklemiştir: "İnkâr edeni ise az bir süre geçindirir, sonra cehennem azabına (girmeye) zorlarım; ne kötü varılacak yerdir orası." (Bakara, 126) Harem-i Şerif'in teşriî bir ayrıcalık kazanmasına ve Kâbe'nin yani insanlar için Mekke'de kurulan ilk ev ve bütün âlemler için bereket ve hidayet kaynağı olan bu kutsal mekânın yapılmasına yol açan İbrahim Peygamberin (s.a.a) bu duası, kendinden sonra kıyamet gününe kadar gelecek Müslümanlara bağışladığı yüce ve kutsal himmetinin bir ürünüdür. Yüce Allah, İbrahim Peygamberin (a.s) ömrünün sonlarında yaptığı bir duayı bize şöyle naklediyor:
"Hani İbrahim dedi ki: Ey Rabbim! Bu şehri (Mekke'yi) güvenli kıl, beni ve evlâtlarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ey Rabbim! O putlar birçok insanı yoldan çıkardı. Şimdi kim bana uyarsa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, hiç şüphesiz sen bağışlayan ve esirgeyensin. Ey Rabbimiz! Ben neslimden bir kısmını senin Beyt-i Haremi'nin (dokunulmaz ve güvenli evinin), Kâbe'nin yanı başında, ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz! (Bunu) namaz kılsınlar diye (böyle yaptım). Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve onlara meyvelerden rızk ver; umulur ki, sana şükrederler. Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen bizim gizlediğimiz ve açığa vurduğumuz her şeyi bilirsin. Çünkü ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. İhtiyar hâlimde bana İsmail'i ve İshak'ı bağışlayan Allah'a hamdolsun! Hiç şüphesiz benim Rabbim duaları işit(ip kabul ed)endir. Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelenlerin bir kısmını namaz kılanlardan eyle. Ey Rabbimiz! Duamı kabul et! Ey Rabbimiz! Hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve bütün müminleri bağışla." (İbrâhîm, 35-41)
Bu, İbrahim Peygamberin (a.s) ömrünün sonlarında yaptığı duadır. O sırada Mekke şehri kurulmuştu. Bunun böyle olduğunu, okuduğumuz ayetlerdeki "İhtiyar hâlimde bana İsmail'i ve İshak'ı bağışlayan Allah'a hamdolsun!" ifadesi ile, "bu şehri (Mekke'yi) güvenli kıl." ifadesinden anlıyoruz. Çünkü daha önceki duasındaki gibi, "burayı güvenli bir şehir yap." (Bakara, 126) demiyor. Bu duada gözettiği edep kurallarının biri, duası sırasında Rabbine bağlılığı sık sık ifade etmesi ve Allah'ın rububiyet sıfatına sarılmasıdır. Ne zaman sırf kendisi ile ilgili bir şey söylese, "Ey Rabbim!" ve ne zaman başkalarını da ilgilendiren bir şey söyleyecek olsa söze, "Ey Rabbimiz!" diye başlıyor. Bu duada gözettiği bir başka edep kuralı da şudur: Ne zaman, hem meşru ve hem de gayrı meşru bir amaçla istenebilecek bir dileğini açıklasa, onun için güttüğü doğru amacı da ortaya koyuyor. Böylece Allah'ın rahmetini harekete geçirmek istediği açıkça anlaşılıyor. Meselâ, "beni ve evlâtlarımı putlara tapmaktan uzak tut." deyince, arkasından "Ey Rabbim! Onlar birçok insanı yoldan çıkardılar." diyor. "Ey Rabbimiz! Ben neslimden bir kısmını... yerleştirdim." dedikten sonra, "Ey Rabbimiz! (Bunu) namaz kılsınlar diye (böyle yaptım)." diyor. "Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl." şeklindeki duasının arkasından, "umulur ki, sana şükrederler." cümlesini getiriyor.  Bu dua da gözettiği bir başka edep kuralı da şudur: Dile getirdiği her isteğin arkasından Allah'ın güzel isimlerinden o isteğin içeriğine uygun olanını anıyor. Bağışlayan, esirgeyen ve duaları işiten gibi. Her dileğinden önce "Rabb" adını tekrarlıyor. Çünkü rububiyet, kul ile Allah arasında bağlantı kuran yegâne faktör ve her duanın kapısını açan anahtardır.
Yine bu duasında gözettiği bir edep kuralı, "Kim de bana karşı gelirse, hiç şüphesiz sen bağışlayan ve esirgeyensin." İfadesinde görülüyor. Çünkü asi olanlar için beddua etmediği gibi, onlardan söz eder etmez yüce Allah'ın öyle iki adını anıyor ki, bu iki isim her tür insanın mutluluk nimetinin kapsamına girmesine vasıtadır. Bu iki isim affedicilik ve merhametlilik isimleridir. Böylece ümmetinin kurtuluşuna ve Rabbinin cömertliğinin yaygın olmasına yönelik isteğini, sevgisini ortaya koyuyor.
Peygamberlerin Allah'a yönelik dua edebiyle ilgili bir diğer dua da Hz. İbrahim'in, oğlu İsmail Peygamberle birlikte yaptığı duadır. Kur'ân-ı Kerim bunu bize şöyle naklediyor: "Hani İbrahim ile İsmail Kâbe'nin duvarlarını yükseltirlerken şöyle dua etmişlerdi: Ey Rabbimiz! Bizden (bunu) kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, bilensin. Ey Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan yap, neslimizden de sana teslim olan bir ümmet çıkar. Bize ibadet yerlerimizi göster, tövbelerimizi kabul et; çünkü tövbeleri kabul eden ve çok merhametli olan sensin. Ey Rabbimiz! İçlerinden onlara senin ayetlerini okuyacak, kitabı ve hikmeti öğretecek, kendilerini temizleyecek bir elçi gönder. Hiç şüphesiz sen her zaman üstün gelen ve hikmet sahibisin." (Bakara, 127-129)
İbrahim Peygamber bu duayı oğlu ile birlikte Kâbe'yi inşa ederlerken yapmışlardı. Bu duada da, daha önceki dualarda dikkatimizi çeken edep kurallarının gözetildiğini görüyoruz. Peygamberlerin davranışlarında Allah'a yönelik sergilenen bir diğer edep kuralı da, İsmail Peygamberin (a.s), kurban edilme olayındaki tavrıdır. Yüce Allah bu hususta şöyle buyuruyor: "Biz ona yumuşak huylu bir erkek müjdeledik. Çocuk onun yanında çalışma çağına erişince ona, 'Yavrucuğum! Rüyamda seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?' O da, 'Babacığım! Sana emredileni yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun.' dedi." (Sâffât, 101-102)
İsmail Peygamberin sözlerinin başı her ne kadar babasına karşı takındığı edeple ilintili olsa da, sözlerinin devamında Rabbine karşı takındığı edebi ortaya koyuyor. Üstelik Halilullah (Allah'ın dostu) İbrahim Peygamber (a.s) gibi bir babaya karşı takınılan edep, aslında Allah'a karşı takınılmış bir edeptir.
Kısacası; babası, İsmail'e gördüğü rüyayı anlattı. Bu rüya bir ilâhî emri içeriyordu. Bunun böyle olduğunu İsmail'in, "Sana emredileni yap." şeklindeki sözünden anlıyoruz. Hz. İbrahim (a.s) oğluna rüyasını anlattığında, ona bu konuda ne düşündüğünü söylemesini emretti. -Bu tutum, İbrahim Peygamberin (a.s) oğluna karşı takındığı bir edepti.- İsmail babasına, "Sana emredileni yap..." dedi. Bunun bu konudaki şahsî görüşü olduğunu belirtmedi. Kendini arka plâna atmak ve babasına karşı alçak gönüllülük olsun diye böyle konuştu. Sanki babası karşısında şahsî bir görüşü yok gibi davrandı. Bundan dolayı söze babacığım diye girdi ve "Eğer istersen öyle yap." demedi. Böylece kesin isteğinin babasının gönlünü hoş etmek olduğunu ortaya koymuş oldu. Ayrıca o işin, İbrahim Peygambere (a.s) verilmiş bir emir olduğunu kendisi ifade etmiştir. Hz. İsmail (a.s) gibi birinin Allah'ın emrinin yerine getirilmesi konusunda tereddüt göstereceği, kararsız davranacağı düşünülemez.
Hz. İsmail bu sözlerinin arkasından, "İnşallah beni sabredenlerden bulursun." diyor, ki bu söz babasına yönelik bir başka gönlü hoş etme girişimidir. Bütün bunlar Hz. İsmail'in babasına karşı takındığı edebin ilkeleridir.
Bu sözünde Rabbine karşı başka bir edep takınıyor. Çünkü ["beni sabredenlerden bulursun" sözüyle sabredeceğine dair] babasına verdiği sözde kesin konuşmuyor, sonucu Allah'ın dileğine bağlıyor. Çünkü bir işi Allah'ın dileğine bağlamaksızın kestirip atmakta, sebebiyet konusunda bağımsızlık iddiası şaibesi vardır, ki peygamberler böyle bir şeyden münezzehtir. Yüce Allah işlerini Allah'ın iradesine bağlamayarak kestirip atan "Bahçe Sahipleri"ni Kur'ân'da şöyle ayıplıyor: "Biz bunlara da belâ verdik, şu Bahçe Sahiplerine belâ verdiğimiz gibi. Hani onlar sabah olunca, bahçeyi devşireceklerine yemin etmişlerdi. İstisna da etmiyorlar (Allah dilerse devşiririz demiyorlar)dı." (Kalem, 18) Yine yüce Allah Kur'ân'da Peygamberimizi (s.a.a) istisnalı konuşması hususunda şaşırtıcı bir kinayeli ifade ile şöyle edeplendiriyor: "Hiçbir iş hakkında, 'Bunu yarın yapacağım' deme. Ancak 'Allah dilerse (yapacağım)'de." (Kehf, 24)
Bu edeplerden biri de Yakub Peygamberin (a.s) edebidir. Oğulları, Bünyamin ve Yahuda adlı kardeşlerini Mısır'da bırakıp döndüklerinde, takındığı bu edebi, Kur'ân bize şöyle naklediyor: "Ve onlardan yüzünü çevirdi de, 'Vah Yusuf'um, vah!' dedi ve üzüntüden gözleri ağardı. (Buna rağmen) acısını içine gömüyor (belli etmiyordu). Dediler ki: 'Vallahi sen, hep Yusuf'u anıp durmaktasın; sonunda ya hasta olacaksın ya da öleceksin!' Dedi ki: 'Ben üzüntümü ve tasamı sadece Allah'a şikâyet ediyorum ve ben Allah'tan (bir bilgi olarak) sizin bilmediklerinizi biliyorum." (Yûsuf, 84-86)
Yakup Peygamber oğullarına diyor ki: "Benim devamlı şekilde Yusuf'un adını anmam, kötü durumumu Allah'a şikâyet etmektir. Ben Rabbimin rahmetinden ümit kesmiş değilim. Yusuf'u bana bulmadık bir şekilde geri döndüreceğinden umutluyum." Hz. Yakub'un böyle davranış sergilemesinin nedenine gelince, bu tutum peygamberlerin Allah'a karşı gözetmeleri gereken bir edep kuralıdır.
Onlar her hâllerinde Rablerine yönelmelidirler, bütün hâl ve hareketleri Allah yolu doğrultusunda olmalıdır. Çünkü yüce Allah, "Onlar Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir." (En'âm, 90) diyerek onları doğru yola ilettiğini açıkça belirtiyor. Yakup Peygamberle ilgili olarak da, "İbrahim'e, İshak'ı ve Yakub'u evlât olarak armağan ettik. Hepsini de doğru yola ilettik." (En'âm, 84) buyuruyor. Yüce Allah, ayrıca nefsin arzularına uymanın Allah yolundan çıkmak demek olduğunu şöyle ifade ediyor: "Nefsinin arzularına uyma. Arzuların seni Allah yolundan çıkarır." (Sâd, 26) Yüce Allah'ın hidayeti ile yönlendirilen peygamberler, kesinlikle nefislerinin arzularına uymazlar. Onların mal, evlât, kadın, yiyecek, giyecek ve barınma gibi hayat görüntüleri ile bağlantılı şehvet, öfke, sevgi, nefret, sevinç ve üzüntü gibi nefsanî duyguları ve batınî meyilleri Allah yolu ile özdeştir; bunlar ancak Allah'a yönelirler, O'nun rızasını umarlar. Şöyle ki, hayatta tutulacak iki yol vardır:
Hakka uyma yolu ile nefsin arzularına uyma yolu. Başka bir tabirle, Allah'ı hatırda tutma yolu ile Allah'ı unutma yolu. Peygamberler Allah'a doğru yönlendirilmiş, arzularının esiri olmayan seçkin şahsiyetler oldukları için, hiçbir durumlarında Allah'ı unutmaz, her zaman O'nu anarlar; bütün hâl ve hareketlerinde Allah'tan başka bir maksatları olmaz; hayattaki hiçbir istekleri için Allah dışında bir sebebin kapısını çalmazlar. Yani herhangi bir sebebe yapıştıkları zaman, bu sebep onlara Allah'ı ve yetkinin O'nun elinde olduğu gerçeğini unutturmaz. Yoksa sebepleri kökten reddetmezler, onların kavramsal varlıklarını inkâr etmezler. Çünkü bunların inkârı düşünülemez. Ayrıca nesnelerin somut varlıklarını kabul edip, onların sebep olma niteliklerini de inkâr etmezler. Çünkü böyle bir yaklaşım, insanî fıtrat yolundan sapma anlamına gelir. Allah'a bağlılık demek, onun dışındaki bir faktöre bağımsız bir etki tanımamak ve her şeyi Allah'ın koyduğu yere koymaktır. Peygamberlerin Rablerine bağlılıkları, anlattığımız gibi tam ve gerçek bir bağlılık olduğu için bu ilâhî edep, onların, Rablerinin yüceliğini gerektiği gibi gözetmelerini, rububiyet yönünü göz önünde bulundurup riayet etmelerini sağlar. Bunun sonucu olarak yöneldikleri her şeye Allah için yöneliyor, terk ettikleri her şeyi dikleri her şeye Allah için yöneliyor, terk ettikleri her şeyi Allah için terk ediyorlar; sarıldıkları her sebebin öncesinde, beraberinde ve sonrasında Rablerine bağlılıklarını sürdürürler. Öyle ki yüce Allah her durumda onların gayeleri olur.
Yakup Peygamber (a.s), "Ben üzüntümü ve tasamı sadece Allah'a şikâyet ediyorum." derken, şöyle demek istiyor: "Ben devamlı şekilde Yusuf'u anıyor, onun üzüntüsünü yaşıyorum. Fakat benim bu hâlim, herhangi bir musibet sonucunda sahip olduğu bir nimeti kaybedince kendisine ne fayda ve ne zarar veremeyecek bir mercie bilmeyerek dert yanan birinin davranışına benzemez.
Ben Yusuf'u kaybetmenin beni içine düşürdüğü durumu Allah'a şikâyet ediyorum. Benim bu isteğim de olmayacak bir şey değildir.
Çünkü ben Allah'tan sizin sahip olmadığınız bilgilere sahibim." Bu edep örneklerinden biri de Yusuf Peygamberden (a.s) nakledilen edeptir. Bilindiği gibi, Mısır padişahının karısı, Yusuf Peygamberi emrini yerine getirmediği takdirde hapse atmakla tehdit etmişti. İşte bu sıradaki duasını Kur'ân'ı Kerim bize şöyle naklediyor:
"(Yusuf) Rabbim, dedi, bana göre zindan bunların beni çağırdığı şeyden iyidir. Eğer onların düzenini benden savmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum." (Yûsuf, 33)
Hz. Yusuf (a.s) bu sözleri ile şunu demek istiyor: İçinde bulunduğu kritik durumda onun akıbeti, hapsedilmek ile o kadınların isteklerine olumlu karşılık verme şıkları arasında gidip geliyor ve "(Yusuf) erginlik çağına erişince, ona hikmet ve ilim verdik." (Yûsuf, 22) ayetinde Allah tarafından kendisine bağışlandığı bildirilen bilgisi ile, hapse girmeyi o kadınların isteklerini yerine getirmeye tercih ediyor. Yalnız sebepler, saray kadınlarının istekleri lehine işlemektedir. Bu sebepler, kendisini Allah'ın makamına cahil olma (yüceliğini bilmeme), Allah'a ilişkin sahip olduğu bilgisini geçersiz kılma yönünde tehdit eden güçlü ve üstün nitelik taşıyor. Oysa Yusuf Peygamber hapishanedeki arkadaşına, "Hüküm sadece Allah'a aittir." (Yûsuf, 40) dediği gibi, karşılaştığı durumla ilgili hükmün sadece Allah'ın elinde olduğuna inanıyor.
Bundan dolayı Yusuf Peygamber (ona selâm olsun), edebini takınarak kendisi için bir istekten söz etmiyor. Çünkü öyle yapmak, bir tür hüküm vermektir. Sadece Rabbinin kendisine bağışladığı bilgi nimetini geçersiz kılmaya yönelik bir cahillik tehdidi altında bulunduğuna işaret ediyor ve cahilliğin mahvedici etkisinden ve saray kadınlarının tuzaklarının harekete geçmesinden kurtulmasının, bu tuzakların Allah tarafından uzağında tutulmasına bağlı olduğunu ifade ediyor. Böylece işi Allah'a havale ediyor ve susuyor.
Yüce Allah da duasını kabul ederek, onu saray kadınlarının tuzaklarından uzak tuttu. Bu tuzak, ya onlara meyletmek olmak veya hapse girmektir. Yüce Allah onu hem zinadan, hem de hapse girmekten kurtardı. Bundan anlaşılıyor ki, saray kadınlarının tuzağından söz ederken zina ile hapse girmeyi birlikte kastetmiştir. "Rabbim, dedi, zindan... iyidir." şeklindeki sözü ise, iki şık arasında sıkıştığı takdirde kalbinin hapse girme eğiliminde olduğunu belirtmek, zinaya yönelik nef-retini ifade etmek için söylemiştir. Yoksa hapse girmeyi istediğini söylemek istememiştir. Tıpkı Hz. Hüseyn'in (a.s) şu beyitte dediği gibi:
"Ölmek, utanç yükü altına girmekten iyidir. / Utanç yükü altına girmek de ateşe girmekten iyidir."
Yoksa bazılarının sanabilecekleri gibi, Yusuf Peygamber hapse girmeyi istemiş ve bu yüzden hapse atılmasına hükmedilmiş, değildir. Bunun delili, yüce Allah'ın bu ayetin hemen arkasından, "Sonra kesin delilleri görmelerine rağmen, onu bir zamana kadar mutlaka zindana atmaları kendilerine gerekli göründü." şeklindeki buyruğudur. Bu ayette Yusuf Peygamberin o olaydan sonra [Mısır Azizi ve arkadaşları tarafından] gerekli görüldüğü için hapse atıldığı belirtiliyor. Yoksa yüce Allah daha önce [hapse atılma olayı gündeme gelmeden önce] saray kadınlarının zina teklifinden ve hapse atma tehditlerinden onu korumuş, kadınların komplolarından uzak tutmuştu.
Yusuf Peygamberin (a.s) Allah'a yönelik bir başka övgüsünü ve duasını Kur'ân bize şöyle naklediyor: "Yusuf'un yanına girdikleri zaman, ana-babasını kucakladı ve 'Allah'ın izni ile Mısır'a güvenle girin' dedi. Ana-babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için secdeye kapandılar. (Bunun üzerine Yusuf,) dedi ki: 'Babacığım! İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana (çok şey) lütfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytanın benimle kardeşlerimin arasını bozmasından sonra sizi çölden (kaldırıp yanıma) getirdi. Hiç şüphesiz Rabbim dilediklerine karşı lütfedicidir. Kuşkusuz O (her şeyi) bilendir, hikmet sahibidir. Ey Rabbim! Mülkten (egemenlikten) bana pay verdin ve bana (rüyalarda görülen) olayların yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da, ahirette de velim sensin. Benim canımı (sana) teslim olmuş olarak al ve beni salihler arasına kat!" (Yûsuf, 99-101)
Bu ayetleri inceleyenler, bu ayetlerde yansıyan peygamberlik edebi üzerinde iyice düşünmelidirler. Bunun yanı sıra Yusuf Peygamberin (a.s) sahip olduğu egemenliği ve devlet otoritesini, ana babasının bir an önce ona kavuşmanın özleminden kaynaklanan yüksek heyecanlarını ve kardeşlerinin takındıkları alçak gönüllülüğü aklında canlandırmalı, iyi değerlendirmelidirler. Oysa ki bunların hepsi onun, kaybettikleri günden buluştukları güne kadar geçen hayat hikâyesini hatırlıyor, o ise şimdi bir devlet yetkilisi olarak, izzet ve otorite koltuğuna oturmuş hâlde karşılarına çıkıyor. Ağzından çıkan her sözün ya tamamında veya bir bölümünde Allah'a yer veriyor. Sadece sözlerinin başındaki, "Allah'ın izni ile Mısır'a güvenle girin." ifadesi böyle değil. Bu sözlerinde ailesine şehre girmelerini emrediyor ve onlara güvence tanıyor. Fakat bu sözlerini bile hemen Allah'ın dileğini içeren bir istisna ile bağlıyor. Böylece bu hükmü Allah'ın iradesini hesaba katmadan, tamamı ile kendine mal ettiğinin sanılmasına meydan vermiyor. Zira o, "Hüküm sadece Allah'a mahsustur." diyen kişidir.  Arkasından Rabbini övmeye başlıyor. Bu övgü, ailesinden ayrıldığı günden tekrar onlara kavuştuğu güne kadar geçen zamanın olaylarını kapsıyor. Önce görmüş olduğu rüyayı gündeme getirerek onun gerçekleştiğini ifade ediyor. Babasının hem rüyayı yorumlamada, hem de sözlerinin sonundaki Allah'ın ilmine ve hikmetine vurgu yapan ifadelerde haklı çıktığını ifade ediyor. Bu hatırlatmayı, Allah'ı daha çok övmüş olmak için yapıyor. Babası o zaman şöyle demişti: "Böylece Rabbin seni seçecek ve sana düşlerin yorumundan bir parça öğretecek... Hiç şüphesiz Rabbin (her şeyi) bilendir ve hikmet sahibidir." (Yûsuf, 6) Burada Yusuf Peygamber, babasının o rüyayı doğru yorumladığını belirttikten sonra şöyle diyor: "Hiç şüphesiz, Rabbim dilediklerine karşı lütfedicidir. Kuşkusuz, O (her şeyi) bilendir, hikmet sahibidir." (Yûsuf, 100)
Sonra rüyası ile bu rüyanın gerçekleşmesi arasında geçen olayları özetliyor ve bunları Rabbine bağladıktan sonra onları güzel olmakla niteliyor, bunların Allah'ın ihsanı olduğunu dile getiriyor. [Hz. Yusuf'un ilâhî edebini gösteren bir diğer husus da şudur:] Bi-lindiği gibi kardeşleri onu kuyuya atmışlar, arkasından onu çok az bir bedel karşılığında satmışlar ve hırsızlıkla suçlamışlardı. Oysa Yusuf Peygamber son derece nazik bir edeple bu olayları, "şeytanın benimle kardeşlerimin arasını bozma" olarak niteliyor. Arkasından Rabbinin nimetlerini saymayı ve bu nimetlere övgülerle karşılık vermeyi sürdürüyor. Öyle ki, "Rabbim, Rabbim!" diye diye O'nun aşkı bütün vücudunu sarıyor, aklını alıyor, ilâhî cezbeye geliyor ve bu duygu seli içinde Rabbiyle meşgul oluyor, âdeta aile fertlerini tanımaz hâle geliyor. İşte onları bırakarak Rabbine yönelerek, "Ey Rabbim! Mülkten (egemenlikten) bana pay verdin ve bana (rüyalarda görülen) olayların yorumunu öğrettin." diyor.
Bu sözleri ile mülk (egemenlik) ve rüyaları yorumlama bilgisi nimetleri karşılığında Allah'ı övüyor. Sonra bu nimetleri kendisine Rabbinin verdiğni anımsıyor. Çünkü O, göklerin ve yeryüzünün yaratıcısıdır, her şeyi kesin yokluktan varlık sahnesine çıkarandır. Öyle ki, bu süreçte varlıklardan hiçbirinin fayda ile menfaati kazanıp zarar ile belâyı defetmede kendilerinden yana hiçbir çaba göstermemiş, kendi dünya ve ahiret işlerini düzenleme yetkisi türünden bir fonksiyonları olmamıştır.
Yüce Allah, her şeyi yoktan var ettiğine göre, aynı zamanda her şeyin velisidir. İşte böyle olduğu için Yusuf Peygamber, "gökleri ve yeri yaratan" dedikten sonra şu gerçekleri dile getiriyor: Kendisi âciz bir kuldur; ne dünyada ve ne ahiretteki işlerini kendisinin düzenlemeye gücü yetmez. O, Allah'ın velâyeti altındadır; Allah onun hesabına dilediği iyiliği seçer ve onu dilediği makama oturtur. Bu gerçekleri, "dünyada da, ahirette de benim velim sensin." diye ifade ediyor.
Böyle deyince, ancak Rabbinin karşılayacağı bir dileğini seslendiriyor. Bu dileği, dünyadan ahirete Rabbine teslim olmuş olarak göçmektir. Ataları İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a ve Yakub'a sunulan bu nimet ve ayrıcalığın aynen kendisine de verilmesini  istiyor. Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyuruyor: "Biz onu (İbrahim'i) dünyada seçtik, ahirette de şüphe yok ki o, salihlerdendir.Hani Rabbi ona, 'Teslim ol.' dedi, -ki bu, seçme işlemine işarettir o da, 'Âlemlerin Rabbine teslim oldum.' dedi. İbrahim de bunu oğullarına tavsiye etti. Yakup da, Oğullarım, dedi, Allah sizin için bu dini seçti, siz de artık (Allah'a) teslim olmuşlar olarak ölün." (Bakara, 130-132)
İşte bu, Yusuf Peygamberin, "Benim canımı (sana) teslim olmuş olarak al ve beni salihler arasına kat." sözleri ile dile getirdiği duadır. Hz. Yusuf burada teslim olmuş (Müslüman) olarak ölmeyi ve sonra da iyi kullar arasına katılmayı istiyor. Atası İbrahim Peygamber de, "Rabbim! Bana egemenlik ver ve beni salihler arasına kat." (Şuarâ, 83) diyerek aynı isteği dile getirmiş ve yukarıda belirtildiği üzere bu isteği kabul edilmişti. Böylece Yusuf Peygamber hakkında anlatılanlar ve onun hayat hikâyesi bununla noktalanıyor ve "Sonunda senin Rabbine varılacaktır." Bu, Kur'ân'ın anlatımları içinde ilginç lütuflardan biridir.  
Bu edepli dua örneklerinden biri de Musa Peygambere (a.s) aittir. İlk gençlik yıllarında Mısır'da bir Kıptîyi yumruklayarak öldürdüğünde yaptığı bu duayı Kur'ân bize şöyle naklediyor: "Rabbim, ben kendime zulmettim, beni bağışla, dedi. (Allah da) onu bağışladı. Çünkü O, bağışlayan ve esirgeyendir." (Kasas, 16) Daha sonra Mısır'dan kaçışı sırasında Medyen'e vardığında ve Şuayb Peygamberin iki kızı için kuyudan su çıkarıp gölgeye oturduğunda şu duayı yaptı: "Rabbim, dedi, ben senin bana indireceğin hayra muhtacım." (Kasas, 24)
Bu iki duada Allah'a sığınıp O'nun Rablık sıfatına bağlılığını arz ettikten sonra şöyle bir edep takındı: İlk duasında açıkça dilekte bulundu. Çünkü dileği affedilmekle ilgili idi ve yüce Allah kendisinden bağışlanma dilenmesinden hoşlanır. Nitekim, "Allah'tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah bağışlayan ve esirgeyendir." (Bakara, 199) buyurmuştur. Gerek Nuh Peygamber, gerekse onun arkasından gelen peygamberler (hepsine selâm olsun) insanları buna [Allah'tan bağışlanma dilemeye] çağırmışlardır. Hz. Musa (a.s) ikinci duasında ise, sözlerinin akışından anlaşıldığına göre, beslenme ve barınma gibi ihtiyaçlarının karşılanmasını istedi. Ama bu isteğini açıkça ifade etmedi, sadece ihtiyacını dile getirdi ve sustu. Çünkü Allah katında dünyanın hiçbir değeri yoktur. Şunu bilmek gerekir ki: Musa Peygamberin, "Rabbim, ben kendime zulmettim, beni bağışla." şeklindeki duası, zulmü itiraf etme ve af dileme bakımından Âdem Peygamber ile eşinin, "Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, kesinlikle ziyana uğrayanlardan oluruz." (A'râf, 23) şeklindeki dualarının benzeridir. Şu anlamda ki, buradaki zulümden maksat, tıpkı Âdem Peygamber ile eşinin durumlarında olduğu gibi, hayatının selâmetine, maslahatına aykırı bir hareket yaptığı için kendine zulmetmesidir.
Çünkü Hz. Musa (a.s) yaptığı eylemi, adam öldürmeyi yasaklayan şeriatının gelişinden önce yapmış ve o sırada can saygınlığı olmayan bir kâfiri öldürmüştü. Kendi şeriatından önce böyle bir adam öldürme olayının yasak olduğuna dair bir delil de yoktur.
Âdem Peygamber ile eşinin Allah'ın emrine karşı gelmeleri de bu türden bir olaydı. Çünkü onlar yasak ağacın meyvesinden yemekle nefislerine zulmettiklerinde, Allah'ın insanlara yönelik bir şeriatı yoktu. Yüce Allah şeriat denen hukuk sistemlerini Âdem Peygamber ile eşinin cennetten yeryüzüne indirilmelerinden sonra ortaya koydu.
Sadece o ağaca yanaşmanın yasaklanmış olması, o yasağın çiğnenmesinin bildiğimiz anlamdaki günahın gerçekleşmiş olmasını gerektiren mevlevî bir yasak olduğuna delil olamaz. Üstelik Tâhâ suresindeki ayetlerde olduğu gibi, onlarla ilgili bu yasağın irşadî nitelikli bir yasak olduğunu gösteren karineler vardır. Birinci ciltte Âdem Peygamberin kaldığı cennet ile ilgili ayetleri tefsir ederken bu hususu açıklamıştık.
Üstelik Kur'ân'ı Kerim, Musa Peygamberin (a.s) halis kılınmış seçkin bir kul olduğunu bildiriyor ve Allah'ın ihlâslı kullarının şeytan tarafından yoldan çıkarılmaları mümkün değildir. Bilindiği gibi de, günah olayının meydana gelebilmesi için şeytanın yoldan çıkarma girişiminin mutlaka varolması gerekir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kitapta, Musa'yı da hatırla. Doğrusu o halis kılınmış ve elçi bir peygamberdi." (Meryem, 51)
"(İblis) dedi: Senin izzetine andolsun ki, onların hepsini azdırıp yoldan çıkaracağım. Yalnız onlardan halis kılınmış kulların hariç." (Sâd, 82-83)
Bundan anlaşılıyor ki, Musa Peygamberin duasında istediği aftan maksat, Âdem Peygamber ile eşinin dualarında olduğu gibi, Allah'ın mevlevî suçlarda suçlular hesabına yazdığı cezanın silinmesi değil, hayatın akışı içinde nefse zulmedilmesi sonucunu veren suç izlerinin silinmesidir. Musa Peygamber (a.s) yaptığı eylemin ortaya çıkmasından ve o toplumda suç sayılan bir fiili işlediğinin belli olmasından korkuyordu. Bu yüzden Allah'tan bu eylemin örtülmesini ve bu anlamda affedilmesini istedi. Kur'ân dilinde mağfiret=bağışlama, cezanın silinmesinden geniş kapsamlı bir kavramdır; hatta mağfiret aslında her türlü kötü sonucun ortadan kaldırılması, yok edilmesi demektir. Ve şüphe yoktur ki, bütün bunların hepsi Allah'ın elindedir.
Nuh Peygamberin (a.s) daha önce aktardığımız duasında geçen, "Eğer beni bağışlamaz ve bana acımazsan..." (Hûd, 47) şeklindeki sözleri bir bakıma bunun benzeridir. Yani, "Eğer sen beni kendi edebinle edeplendirmez, kendi ismetinle korumaz, kendi rahmetinin kapsamı içine almazsan, ben hüsrana uğrarım." Bunun üzerinde iyi düşün.
Bu edep örneklerinden bir diğeri, Musa Peygamberin vahye ilk muhatap oluşu ve kavmine peygamber olarak gönderilmesi üzerine yaptığı duadır. Kur'ân bize bu duayı şöyle naklediyor: "(Musa) dedi ki: Rabbim, göğsümü benim için aç, işimi bana kolaylaştır, dilimden düğümü çöz ki, söylediklerimi anlasınlar ve ailemden bana bir yardımcı kıl, kardeşim Harun'u. Onunla arkamı güçlendir ve onu işime ortak et. Ta ki seni çokça tesbih edelim. Ve seni çok analım. Şüphesiz sen bizi görmektesin." (Tâhâ, 25-35) Hz. Musa (a.s), görevlendirildiği dinî çağrı hakkında iyilik dileğinde bulunuyor; söylediği sözlerden bulunduğu konum itibariyle anlaşılacağı üzere Rabbine şunları söylüyor: "Sen benim ve kardeşimin durumunu bilmektesin, ikimizin de hâlini görmektesin. Biz küçük yaşlarımızdan beri seni tesbih etmeyi severiz. Bu gece omuzlarıma peygamberlik yükünü yükledin. Ben öfkeli [ve titiz] bir insanım ve dilimde düğüm var. Bunları sen iyi bilirsin. Eğer insanları sana çağırır, onlara mesajını tebliğ edersem, korkarım ki beni yalanlarlar. O zaman göğsüm daralır (canım sıkılır) ve dilim dönmez olur. Bunun için göğsümü açıp genişlet ve işimi bana kolaylaştır. -Bu dua, yüce Allah'ın şu ayette sözünü ettiği zorluğun ve güçlüğün giderilmesini istemek anlamına gelir: 'Allah'ın kendisine takdir ettiği her şeyi yerine getirmekte peygambere herhangi bir güçlük yoktur. Sizden önce geçenler arasında da Allah'ın yasası böyleydi.' (Ahzâb, 38)- Dilimdeki düğümü çöz ki, söylediklerimi anlasınlar. Kardeşim Harun benden daha güzel konuşur. Hem o ailemin bir ferdidir. Onu bu işe ortak et, bana yardımcı yap ki, -öteden beri istediğimiz üzere- seni çok tesbih edelim ve birbirimizi destekleyerek senin adını insanların önünde çok analım." Musa Peygamberin (a.s) çağrı ve tebliğ araçları olarak Allah'tan özetle istedikleri bunlardır. Bu duada gözettiği edep kurallarına gelince, sorduğu soruları kendi çıkarı için sorduğu sanılmasın diye bu soruları sormaktaki maksadını, "Ta ki seni çokça tesbih edelim. Ve seni çok analım." şeklindeki ifadesi ile açıkça belirtiyor.
Allah'ın kendisini bildiğini, bu söylediğinin doğruluğuna delil gösteriyor. Bunun için "Şüphesiz sen bizi görmektesin." diyerek, kendinin ve kardeşinin nefsini Allah'a sunuyor. Muhtaç bir kişinin dileğini zengin ve cömert bir mercie sunarken nefsini ortaya koyması, merhamet duygusunu harekete geçiren en kuvvetli faktörlerden biridir. Çünkü bu tutum, ihtiyacı dil ile söylemeye göre daha etkili bir şekilde ifade eder. Oysa dilin yalan söylemesi her zaman mümkündür.
Bu edep örneklerinin bir başkası da, Musa Peygamberin (a.s) Firavun'a ve yakın adamlarına yaptığı bedduadır. Bu bedduayı Kur'ân bize şöyle naklediyor: "Musa dedi ki: Rabbimiz! Sen dünya hayatında Firavun'a ve adamlarına debdebe ve nice mallar verdin.
Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz! Onların mallarını sil-süpür ve kalplerini şiddetle sık ki, acı azabı görünceye kadar inanmasınlar. (Allah) dedi ki: İkinizin duası kabul edildi. Doğruluktan şaşmayın ve bilmezlerin yoluna uymayın." (Yûnus, 89)
Bu dua Musa ile Harun'un her ikisine aittir. Bu yüzden ona, "Rabbimiz!" diye başlandı. Bir sonraki ayetteki,  "İkinizin duası kabul edildi." ifadesi bunun delilidir. Musa ile Harun ilk olarak Firavun ile yakın çevresini oluşturanların mallarına yönelik isteklerini dile getirip, mallarını silip-süpürmesi, yok etmesi için Allah'a dua ediyorlar, arkasından da kendilerine beddua ederek kalplerinin şiddetle sıkılmasını, sıkıca mühürlenmesini yüce Allah'tan istiyorlar; ta ki acı azabı görünceye kadar inanmasınlar ve böylece imanları kabul edilmesin.
Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Rabbinin bazı ayetleri geldiği gün, daha önce inanmamış veya imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye, artık inanması fayda sağlamaz." (En'âm,158) Yani, [Musa ile kardeşi Harun şöyle demek istiyorlar:] Onlar nasıl kullarını yoldan çıkararak imandan mahrum bıraktılar ise, sen de onları aniden azapla karşı karşıya bırakarak imandan mahrum bırakmak suretiyle kendilerinden intikam al. Bu, bir kişiye yapılabilecek en ağır bedduadır. Çünkü bu, daimî bedbahtlık için yapılan duadır ve bir insan için bundan daha kötü bir şey düşünülemez.
Beddua hüküm bakımından hayır dua gibi değildir. Çünkü Allah'ın rahmeti gazabından ileridedir, rahmeti gazabından öne geçmiştir. Nitekim Musa'ya yönelik bir vahiyde, "Azabıma, dilediğimi çarptırırım; rahmetim ise her şeyi kapsamıştır." (A'râf, 156) buyurmuştur. Allah'ın rahmetinin geniş kapsamlı oluşu, zalim de olsa herhangi bir kulunun kötülüğe ve zarara uğramasından hoşlanmamasını gerektirir.
Bunun somut delili şudur: Yüce Allah kullarına nimetlerini bol bol akıtıyor, onların kusurlarını örtüyor, kullarına birbirlerinin cahillikleri ve aykırı davranışları karşısında yumuşak ve sabırlı bir tutum takınmalarını emrediyor. Yalnız gerekli bir hakkı sahibine vermek veya zulmü ortadan kaldırmak söz konusu olduğunda, dinin veya dine mensup olanların maslahatı gibi gözetilmesi gerekli olan bir maslahatın, sabırlı ve yumuşak davranmamayı gerektirdiğine dair kesin bilgileri olduğu takdirde, insanlar sert tutum takınabilirler. Bunun yanı sıra hayır ve mutluluk tezahürleri, ne kadar ince, zarif ve ayrıntılara yönelik olursa, insan nefsini o kadar daha çok etkiler. Bu, Allah tarafından biçimlendirilen insan fıtratının özelliklerindendir. Fakat kötülük ve bedbahtlık tezahürleri böyle değildir. İnsan, tabiatı gereği onlara vâkıf olmaktan kaçar. Onların ayrıntılarına inmek bir yana, asıllarına bile dönüp bakmak istemez. Bu gerçek, edep açısından beddua ile hayır duanın farklı olmasını gerektirir.
 
Bu yüzden bedduada gözetilmesi gereken edep kurallarından biri, bu duanın gerekçelerinin üstü kapalı bir biçimde dile getirilmesidir.
Özellikle utanç verici ve yüz kızartıcı durumlarda bu edep kurallarına uymak daha çok önem kazanır. Hayır duada ise bunun tersi geçerlidir. Yani o dualarda, o duanın gerekçelerinin açıkça belirtilmesi aranır. Musa Peygamber (a.s) bu bedduasında bu edep kuralını gözetmiştir. Çünkü "Senin yolundan saptırsınlar diye mi?" şeklinde üstü kapalı bir gerekçeye parmak basmış, Firavunlar rejiminin iğrenç uygulamalarının ayrıntılarına girmemiştir.
Bedduada gözetilecek bir başka edep kuralı da, yalvarma ve yardım dileme içerikli ifadelere çokça yer vermektir. Musa Peygamberin bu edebi de gözettiği görülüyor. Çünkü duasının kısa olmasına rağmen defalarca "Rabbimiz!" ifadesini kullanıyor.
Bedduada gözetilecek bir diğer edep kuralı da, bunun dinin veya din mensuplarının lehine olduğu bilinmedikçe yapılmaması, zanna ve itham mantığına dayanarak beddua edilmemesidir. Musa Peygamber (a.s) ise Firavun hakkında bilgi sahibi idi. Çünkü yüce Allah onun hakkında, "Andolsun biz ona (Firavun'a) ayetlerimizin hepsini gösterdik, yine de yalanladı ve dayattı." (Tâhâ, 56)buyurmuştur. Denebilir ki: Yüce Allah'ın, Musa ile kardeşine bu bedduayı kabul ettiğini bildirdiği sırada onlara, "Doğruluktan şaşmayın ve bilmezlerin yoluna uymayın." şeklinde emir vermesinin sebebi budur. Yine de doğrusunu Allah herkesten daha iyi bilir. Musa Peygamberin bir başka duası Kur'ân'da şöyle naklediliyor:
"Musa, bizimle buluşma vakti için kavminden yetmiş adam seçti. Şiddetli sarsıntı onları yakalayınca, Musa dedi ki: 'Rabbim! Dileseydin onları da, beni de daha önce helâk ederdin. Aramızdaki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helâk eder misin? Bu (iş), senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini doğru yola iletirsin. Sen bizim velimizsin; bizi bağışla, bize acı! Sen bağışlayanların en hayırlısısın. Bize bu dünyada da, ahi-rette de iyilik yaz. Biz sana yöneldik." (A'râf, 155- 156)
Musa Peygamber duasına "bizi bağışla..." diye başlıyor. Fakat içinde bulundukları durum zor bir durumdur. Onları karşı konulmaz ilâhî öfke ve şiddetli sarsıntı yakalamıştır. Saygınlığı çiğnenmiş ve yüceliği hafife alınmış öfkeli bir efendiden bir şey istemek, normal durumdaki bir efendiden bir şey istemek gibi değildir.
Bu yüzden Musa Peygamber (a.s) af ve rahmet dileğine zemin hazırlamak düşüncesiyle ilâhî öfkeyi dindirmeye öncelik tanıyarak, "Rabbim! Dileseydin onları da, beni de daha önce helâk ederdin." diyor. Sözlerinin akışından anlaşılacağı üzere şöyle demek  istiyor:
"Benim ve onların nefisleri bütünü ile senin güçlü avcunda 4 ve dileğinin emrindedir. Eğer isteseydin bugün nasıl onları yok edip beni sağ bıraktın ise, daha önce beni de, onları da yok ederdin.
Kavmimin yanına döndüğümde ve onlar tarafından yanımdakileri öldürmekle suçlandığımda ne diyeceğim? Kavmimin durumunu sen çok iyi biliyorsun. Bu durum davetimi geçersiz ve çalışmalarımı etkisiz hâle getirir."
Arkasından, yanındaki yetmiş kişinin helâk edilmesini kendisinin ve kavminin helâk edilmesi olarak saydığını söyledi; onların kavminin beyinsizleri olduklarını bu sebeple davranışlarına önem verilmemesini ifade etti. Daha sonra Rabbinin merhametine sığındı.
Çünkü aralarındaki beyinsizler yüzünden bir kavmi toptan helâk etmek Allah'ın âdeti değildir. Bu uygulama, insanlar arasında öteden beri geçerli olan genel bir imtihan uygulamasından başka bir şey değildir. Allah böylesine imtihanlarla birçoklarını saptırırken, birçok kişiyi de doğru yola iletir. Sen bu durumu göz yumma ve örtme ile karşılarsın.
Benim ve hepimizin nefislerimiz senin elinde olduğuna göre, sen bizi istediğin zaman helâk edebilirsin. Bu olay, bir grubun sapması ve başkalarının hidayete ermesi ile sonuçlanan senin genel imtihan sürecinde örneği olmayan bir istisna ve yeni olay değildir; sonuçta varıp dayandığı nokta senin dileğindir. Dolayısıyla sen bizim öyle bir velimizsin ki, bütün işlerimiz senin emrinle ve dileğine göre düzenlenir; o alanda bizim yapabileceğimiz bir şey yoktur. O hâlde bizim hakkımızda af ve rahmetle hüküm ver! Çünkü senin sıfatlarından biri bağışlayanların en hayırlısı olmandır. Ve bize bu dünyada belâlardan uzak, güvenli bir hayat yaz! İlâhî öfkenin kuşatması altında bulunanların güzel diye niteleyecekleri hayat budur. Ayrıca bize ahirette affı ve cenneti kapsayan bir güzellik ihsan eyle!
Musa Peygamberin (a.s), yanındakilerle birlikte sarsıntıya yakalandıkları ve belânın ortasında kaldıkları bir sırada dile getirdiği isteğinin akışı ve içeriği işte bunlardan ibaretti. Bak gör, Hz. Musa kulluk edebini nasıl da güzel gözetiyor, Allah'tan kendilerine nasıl acımasını istiyor, sürekli rahmet bağışlamasını diliyor, övgüleri ile ilâhî öfkeyi dindiriyor ve böylece sonunda isteklerini dile getirirken sözünü etmediği bir dileği karşılanıyor!
Bu dilek, yanındakilerin helâk edildikten sonra tekrar hayata döndürülmeleri idi. Vahiy yolu ile kendisine verilen bu haber Kur'ân'da şöyle naklediliyor: "(Allah) dedi ki: Azabıma, dilediğimi uğratırım; rahmetim her şeyi kaplamıştır. Onu (kötülüklerden) sakınanlara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize inanlara yazacağım." (A'râf, 156) Musa'nın dileğine cevap olarak, "rahmetim her şeyi kaplamıştır." dedikten sonra Allah'ın daha ne yapacağı beklenebilir ki?!
Yüce Allah o kimseleri affettiğini ve Musa Peygamberin (a.s) isteğine olumlu karşılık vererek helâk etmiş olduğu o kimseleri tekrar canlandırıp dünyaya döndürdüğünü şöyle açıklıyor: "Hani, 'Ey Musa, Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız." Demiştiniz de derhal sizi yıldırım çarpmıştı; siz de bunu görüyordunuz. Sonra belki şükredersiniz diye sizi ölümünüzden sonra yeniden dirilttik." (Bakara, 55-56) Nisâ suresinde de yaklaşık olarak bu ayetlerdeki bilgi verilmiştir.
Musa Peygamberin duasında gözettiği edeplerden biri, "Onunla dilediğini saptırırsın..." şeklindeki sözüdür. Burada Allah'a kalben tenzih ettiği gibi sözle de tenzih etmiş olsun diye, bu durumun sapıtanların kötü tercihlerinden kaynaklandığını söylemedi. Söylemek istediği şey, "Allah onunla birçoğunu saptırır ve yine onunla birçoğunu doğru yola iletir. Onunla sadece fasıkları saptırır." (Bakara, 26) ayetinde olduğu gibi. Çünkü içinde bulunduğu durum onu, Allah'ın mut-lak veli olduğunu, her düzenlemenin O'na varıp dayandığını vurgulamaktan başka şeye değinmekten alıkoymaktaydı.
Bunun yanı sıra içindeki asıl dileği olan yanındakilerin öldürüldükten sonra tekrar diriltilmeleri isteğini dile getirmedi. Çünkü içinde bulunduğu korku ve tehlike içiçeren durum, onu sözü uzatmaktan alıkoydu. Bu isteğe, "Rabbim! Dileseydin onları da, beni de daha önce helâk ederdin..." sözü ile sadece işaret etmekle yetindi.
Musa Peygamberin (ona selâm olsun) dualarından biri de bu buluşmanın dönüşünde kavminin buzağıya taptıklarını görmesi üzerine yaptığı duadır. Yüce Allah bu olayı ona haber vermişti. Bu hususta yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Levhaları yere attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeğe başladı. (Kardeşi,) Anamın oğlu, dedi, bu topluluk beni horlayıp hırpaladılar. Neredeyse beni öldürüyorlardı. (Ne olur) düşmanları bana güldürme, beni bu zalim toplulukla bir tutma." (A'râf, 150) Bunun üzerine kardeşine acıdı ve kardeşi ile kendisinin zalim topluluklardan ayırt edilmesi için dua ederek şöyle dedi:
"(Musa) dedi ki: 'Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetinin içine al. Sen merhametlilerin en merhametlisisin." (A'râf, 151)
Kendisi ile kardeşinin ayırt edilerek ilâhî rahmetin şemsiyesi altına alınmalarını istemesinin sebebi, soydaşlarının bu zulümleri yüzünden ilâhî gazaba uğrayacaklarını bilmesi idi. Nitekim yüce Allah bu duanın hemen arkasından bunu şöyle açıkladı: "Buzağıyı ilâh edinenlere, muhakkak Rablerinden bir öfke ve dünya hayatında bir zillet ulaşacaktır." (A'râf, 152) Daha önceki açıklamalarımız, onun sözlerinde değişik edep kurallarını gözettiğini ortaya koyar.
Musa Peygamberin (a.s) bir başka duasını Kur'ân bize şöyle naklediyor: "Musa, 'Rabbim! Ben kendimden başkasına malik değilim; kardeşim de (öyle). O hâlde bizimle, o yoldan çıkmış toplumun arasını ayır.' dedi." (Mâide, 25) Beddua anlamında olan bu duayı, kavmine kutsal topraklara girmelerini emrettiğinde, "Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece biz oraya asla girmeyiz. O hâlde sen ve Rabbin gidin, savaşın; biz burada oturacağız." (Mâide,24) diye verdikleri cevap üzerine yapmıştır.
Hz. Musa (a.s) bu duada güzel edebin örneğini veriyor. Çünkü ilk emri gayet küstahça reddedildikten sonra ikinci kez ilâhî emri onlara iletmek istemediğini, "Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına malik değilim." diyerek kinaye şeklinde ifade ediyor. Yani senin verdiğin emirlere sadece ben ve kardeşim uyuyoruz. Onlar beni o kadar küstahça reddettiler ki, artık onlardan ümidimi kestim. Bu yüzden senin emrini onlara iletmek ve toplumlarını iyiliğe yöneltmek istemiyorum. Kendine ve kardeşine malik olmayı şahsına izafe etmesinin [yani kendisine ve kardeşine kendisinin malik olduğunu ifade etmesinin] sebebi, bu malikiyetten kastının itaat etme olmasıdır. Yoksa eğer maksadı tekvinî anlamdaki malikiyet olsaydı, bu malikiyetin gerçek anlamda Allah'a ait olduğunu, kendisinin ise ancak Allah'ın kendisine bağışladığı kadarıyla bundan bir nasibi olduğunu ifade etmeden onu şahsına izafe etmezdi. Bu isteksizliğini ve olumlu karşılık verebilecekleri konusundaki ümitsizliğini
Rabbine arz ettikten sonra onlarla ilgili hükmü Allah'a havale ederek şöyle diyor: "O hâlde bizimle, o yoldan çıkmış toplumun arasını ayır."
Şuayb Peygamberin (a.s) kavmine yaptığı şu beddua da bu kabildendir: "Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet. Sen hükmedenlerin en hayırlısısın." (A'râf, 89)
Şuayb Peygamber, kavmine yönelik çağrısının başarısından ümit kestikten sonra ilâhî vaadin yerine getirilmesini ve kavmi ile arasındaki anlaşmazlığın hak uyarınca çözülmesini, adaletle hükmedilmesini istiyor. Kastettiği ilâhî vaat şudur: "Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiği zaman, aralarında adaletle hükmedilir, onlara asla zulmedilmez." (Yûnus, 47)
Şuayb Peygamber "aramızda hüküm ver." diyerek müminleri kendisi ile birleştiriyor. Çünkü kavminin kâfirleri şu sözleri ile onu ve müminleri birlikte tehdit etmişlerdi: "Ey Şuayb! Seni ve seninle birlikte inananları şehrimizden kesinlikle çıkaracağız veya dinimize döneceksiniz." (A'râf, 88) İşte bu yüzden Şuayb müminleri kendi yanında mütalaa ederek kavmini davranışları ile baş başa bıraktı ve "Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında... hükmet..." diyerek işlerini Allah'a havale etti.
Şuayb Peygamber duasında Allah'ın, "hükmedenlerin en hayırlısı" ismine sığındı. Çünkü daha önce belirtildiği gibi duanın metnine uygun bir ilâhî sıfata sığınmak, [Allah'ı o sıfatına] ant verme [ve o sıfatı aracı kılarak O'ndan bir istekte bulunma] anlamına gelen etkili bir teyittir. Bu ifade Musa Peygamberin (a.s) yukarıda naklettiğimiz, "Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına malik değilim. O hâlde bizimle, o yoldan çıkmış toplumun arasını ayır." şeklindeki sözünden farklıdır. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi o dua, aslında dua değildi; çağrı yapmaktan vazgeçmeyi ve işi Allah'a havale etmeyi amaçlayan bir ifade idi. Bu yüzden ant vermeyi gerektirmiyordu. Oysa Şuayb Peygamberin ifadesi böyle değildir.
Bu tür duaların bir başka örneği de Davud ile Süleyman Peygamberlerin (ikisine de selâm olsun) Kur'ân'da nakledilen şu dualarıdır:
"Andolsun biz, Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar da, 'Bizi mümin kullarının birçoğuna üstün kılan Allah'a hamdolsun.' dediler." (Neml, 15)
Bu iki peygamberin hamdetmede, şükretmede ve sahibi oldukları ilmî üstünlüğü Rablerine izafe etmede gözettikleri edep açıktır. Başka bazıları gibi konuşmuyorlar. Meselâ Karun'a, kendisine ve servetine güvenerek kavmine karşı gururlanmaması yolunda öğüt verildiğinde, "Bu (servet) bende bulunan bir bilgi sayesinde bana verildi." (Kasas, 78) demişti. Başka bir kavim hakkında da yüce Allah şöyle buyuruyor: "Peygamberleri onlara açık kanıtlar getirince, onlar kendilerinde bulunan bilgi ile sevinip övündüler.
Sonunda alaya aldıkları şey ken-dilerini kuşatıverdi." (Mü'min,83)
Allah onları birçok mümine üstün kıldı gerekçesi ile hamdetmele-rinin sakıncası yoktur. Çünkü bu davranış, özel bir nimeti anmak ve realiteyi ifade etmektir. Yoksa Allah'ın kullarına karşı büyüklük taslamak değil ki, kötü görülsün. Nitekim yüce Allah bir bölük müminin üstünlük isteğini ve yüksek karakterleri ve yüce gayretleri gerekçesi ile onları övdüğünü şöyle ifade ediyor:
"Rabbimiz! Bize gözümüzün aydınlığı olacak eşler ve çocuklar bağışla ve bizi (kötülüklerden) sakınanlara önder yap." (Furkan, 74) Süleyman Peygamberin (a.s) karınca hikâyesi ile ilgili olarak nakledilen şu sözleri de bu kabildendir: "Karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca, 'Ey karıncalar, dedi, yuvanıza girin ki Süleyman ve ordusu farkında olmayarak sizi ezmesin.' (Süleyman) onun sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki: 'Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi işler yapmamı gönlüme ilham et ve rahmetinle beni iyi kullarının arasına kat." (Neml, 18-19)
Karınca, Süleyman Peygambere sahibi olduğu büyük egemenliği hatırlattı. O egemenlik ki, temelleri rüzgarın ve cinlerin emrine sunulması ile pekişmişti. Rüzgarlar emri uyarınca esiyor ve cinler istediği işleri yapıyorlar. Bunların yanı sıra kuşların dilini de biliyor. Yalnız bu egemenliği, bizlerde olduğu gibi insanın varabileceği en yüce özlem şeklinde görmüyor, gözünde öyle canlanmıyor ve bu ihtişam ona kulluk sıfatını, Rabbi karşısındaki zavallılığını unutturmuyor. Tersine bu muhteşem egemenliği, Rabbinin kendisine bağışladığı bir nimet olarak algılıyor. Dolayısıyla da [karıncanın sözlerinden] Rabbini, kendisine ve ana-babasına özel olarak sunulan nimetleri hatırlıyor ve onları dile getiriyor. İşte bu tutum, onun gibi bir peygamberin (ona selâm olsun) bu durumda takınabileceği en üstün edep örneğidir.
Ayette görüldüğü gibi Hz. Süleyman burada, Allah'ın kendisine sunduğu nimeti andı. Gerçi ona verilen nimetler çoktur ama, bu noktada ön plânda gördüğü nimet o büyük egemenlik ve ezici saltanattır.
Bundan dolayı iyi işler yapmayı hatırladı ve Rabbinden kendisini iyi işler yapmaya muvaffak kılmasını, gönlüne iyi işler yapmayı ilham etmesini istedi. Çünkü mülk (egemenlik, hükümdarlık) tahtında oturan kişiden en çok beklenen şey iyi işler yapmak ve güzel bir tutum sergilemektir.
Bütün bunlardan dolayı Rabbinden ilk olarak kendisini nimetlerine karşı şükretmeye, ikinci olarak da iyi işler yapmaya muvaffak etmesini istedi. İyi iş yapma dileği ile yetinmeyerek iyi işi "hoşnut olacağın" kaydı ile kayıtlandırdı. Çünkü o her işinde Rabbini göz önünde bulunduran bir kuldur ve iyi işleri sırf Rabbinin rızasını kazanmak için istemektedir. Arkasından, "ve rahmetinle beni iyi kullarının arasına kat." diyerek iyi işlerle ilgili başarı dileğini özde iyi olma dileği ile perçinlemiştir.
Bu tür duaların bir başka örneği Yunus Peygamberin (a.s) kendisini yutan balığın karnındayken yaptığı ve bize Allah tarafından nakledilen şu duadır: "Zünnun'u (Yunus'u) da (an); hani o öfkeli hâlde (yurdundan) gitmişti, bizim asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Nihayet karanlıklar içinde, 'Senden başka tanrı yoktur, sen (noksanlıklardan) münezzehsin; gerçekten ben zalimlerden oldum.' diye seslendi." (Enbiyâ, 87)
Kur'ân'ın bize anlattığına göre Yunus Peygamber (ona selâm olsun), Rabbinden kavminin azaba çarptırılmasını istemişti. Allah da onun bu isteğini kabul etti ve bunu Yunus Peygamber kavmine haber verdi. Fakat azap gelmek üzereyken Rablerine tövbe ettikleri için Allah tarafından azapları kaldırıldı. Yunus Peygamber bunu görünce, kavmini terk ederek bir yolculuğa çıktı. Yolculuğu sırasında bir gemiye bindi. Geminin yolunu bir balık kesti. Yolcular, aralarından birini denize atmaya karar verdiler. Balık bu adamı yutacak ve diğerleri kurtulacaklardı. Bu yolcu kur'a ile belirlenecekti. Çekilen kur'ada Yunus Peygamberin adı çıktı ve denize atıldı, böylece balık tarafından yutuldu. Yunus Peygamber balığın karnında iken sürekli biçimde Allah'ı tesbih ediyordu. Sonunda Allah'ın emri üzerine balık Yunus Peygamberi sahile attı. Bu olay Allah'ın Yunus Peygambere yönelik bir ders vermesi idi. Yüce Allah, değişik hâllerinin gerekleri uyarınca peygamberlerine ders verir. Nitekim şöyle buyuruyor: "Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı." (Sâffât, 143-144)
Yunus Peygamberin, kavmi ile ilgilenmeyi bırakıp amaçsız bir yolculuğa çıkması, Rabbinin bir tasarrufunu yadırgayan, bu yüzden Rabbine kızarak O'ndan kaçan, hizmetini ve kulluk görevini terk eden bir kulun durumunu temsil ediyordu. Bu durum Allah'ın hoşuna gitmediği için imtihana tâbi tutarak ona bir ders verdi, onu edeplendirdi. Onu öyle daracık bir zindana attı ki, onun katmerli karanlıklarında parmak ucu kadar bir genişlik bulamadı. Bunun üzerine bu karanlıklar içinde, "Senden başka tanrı yoktur, sen (noksanlıklardan) münezzehsin; gerçekten ben zalimlerden oldum." diye seslendi.
 
Bu olup bitenlerin tek gayesi, durumunun temsil ettiğinden farklı bir durumun ortaya çıkmasıydı. Bu farklı durum, şu gerçeği ortaya koymak içindi: Yüce Allah onu yakalayıp istediği yerde hapsetmeye kadirdir; ona dilediğini yapabilir. O hâlde Allah'tan kaçıp sığınılabilecek tek yer yine Allah'ın kendisidir. Bu yüzden balığın karnındaki o hâli, ona Allah'ın kendinden başkası olmayan tek mabut olduğunu ve O'na kulluk etmenin kaçınılmaz olduğunu kabul etmeyi telkin etti ve bu idrakle "Senden başka tanrı yok tur." dedi. Allah'a, Rablık sıfatını anarak [yani "Rabbim!" diyerek] seslenmedi. Bu dua, peygamberlerin (hepsine selâm olsun) duaları içinde "Rabb" ismi ile başlamayan tek duadır. Sonra yüce Allah'ın, kavmini kendilerine indirdiği azap ile yok etmemesi üzerine onları terk etmesi ile ilgili hâlini hatırladı. Zalim olduğunu itiraf etti ve Allah'ın her türlü zulümden ve noksanlıktan münezzeh olduğunu belirtmek üzere, "sen (noksanlıklardan) münezzehsin, gerçekten ben zalimlerden oldum." dedi. Eski kulluk konumuna dönmekten ibaret olan isteğini dile getirmedi. Çünkü o kadar utanca gömülmüştü ki, kendini lütuf istemeye ve lütuf hak etmeye lâyık görmüyordu. Böyle bir isteğinin varlığının delili ise, bir önceki ayeti izleyen şu ayettir: "Biz de onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık." (Enbiyâ, 88)
Söz konusu isteğinin, daha önceki kulluk makamına dönmek olduğunun delili ise şu ayettir: "Onu hasta bir hâlde ağaçsız, çıplak bir yere attık. Üzerine kabak türünden bir ağaç bitirdik. Onu yüz bin veya daha fazla insana peygamber gönderdik. Onlar ona inandılar, diz de onları bir süreye kadar geçindirdik." (Sâffât, 145-
148)
Eyyub Peygamberin (a.s) yatalak bir hasta olduktan, malını ve çocuklarını kaybettikten sonra yapmış olduğu şu dua da bu kabildendir:
"Eyyub'u da (an); hani o, 'Başıma dert geldi ve sen merhametlilerin en merhametlisisin.' diye Rabbine seslenmişti." (Enbiyâ, 83)
Daha önceki açıklamalarımızla bu duada gözetilen edep kuralları açıklık kazanmaktadır. Eyyub Peygamber, daha önce incelediğimiz Âdem, Nuh, Musa ve Yunus Peygamberlerin (hepsine selâm olsun) dualarında olduğu gibi isteğini açıkça dile getirmiyor.
Nefsini arka plâna atmak ve kişisel problemini önemsiz gördüğünü belirtmek için böyle davranıyor. Daha önce gördüğümüz ve ileride göreceğimiz üzere peygamberler, bu isteklerinin hiçbirinde nefislerinin arzularına uymamakla birlikte dünya konuları ile ilgili dualarında isteklerini açıkça ifade etmezler.
Eyyup Peygamberin, isteğini açıkça dile getirmemesinin bir başka açıdan başka bir nedeni de vardır. O da şu ki: Sıkıntıya düşmek gibi istekte bulunmaya yol açan sebebi zikretmek, bunun yanı sıra "merhametlilerin en merhametlisi" olmak gibi isteğe muhatap merciin istekte bulunanı istekte bulunmaya özendiren sıfatını dile getirip isteğin kendisini açıkça söylememek, ihtiyacın belirtilmesinin gerekli olmadığını en etkili bir şekilde ifade ediyor.
Çünkü bu durumda eğer ihtiyacın ne olduğu açıkça söylense, sözü edilen sebeplerin, merhametlilerin en merhametlisi olan Allah'ın merhametini harekete geçirmeye yetmediği ve bu yüzden açık bir dille desteklenmesine, sözle düşündürülmeye ihtiyaç duyulduğu sanılır.
Bu tür duaların bir başka örneği, Hz. Zekeriyya'nın (a.s) Kur'ân'da nakledilen şu duasıdır: "(Bu,) Rabbinin, kulu Zekeriyya'ya yönelik rahmetinin anılmasıdır. Hani o, Rabbine gizli bir sesle yalvarmıştı. Rabbim, demişti, kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle tutuştu; ben sana dua etmekle mutsuz olmadım. Doğrusu ben, arkamdan gelecek olan yakınlarım adına korkuya kapıldım, benim karım da bir kısır kadındır. Artık bana kendi katından bir yardımcı (oğul) armağan et. Bu oğul benim ve Yakub oğullarının mirasını sürdürsün. Rab-bim, onu sevimli bir kişi yap." (Meryem, 2-6)
Zekeriyya Peygamberi Rabbinden bir erkek evlât istemeye özendiren faktör, İmran kızı Meryem'de müşahede ettiği züht ve ibadet ile Allah'ın ona ikram ettiği kulluk edebi ve ona kendi katından lütfettiği rızk verme ayrıcalığı idi. Yüce Allah Âl-i İmrân suresinde bu olayı şöyle anlatıyor: "Zekeriyya'yı da onun (Meryem-'in) bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya onun yanına, mihraba her girişinde onun yanında bir rızk bulurdu. 'Ey Meryem, bu sana nereden (geliyor)?' deyince, 'Bu, Allah katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız (karşılıksız) rızk verir.' derdi. Orada Zekeriyya Rabbine dua etti, 'Rabbim, bana katından tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu sen duaları işitensin.' dedi." (Âl-i İmrân, 37-38)
Zekeriyya Peygamberi temiz bir evlâda yönelik şiddetli bir arzu sardı. Böylece nasıl ki Meryem, babası İmran'a vâris olup olanca gücü ile Allah'a ibadet ederek O'nun katından bir keramete erdi ise, o evlât da kendisinin yerine geçecek, vârisi olacak ve Rabbine, O'nun hoşnutluğunu kazanacak şekilde ibadet edecekti.
Fakat diğer taraftan yaşı oldukça ilerlemiş ve güçten düşmüştü.
Eşi de öyle idi. Ayrıca çocuk doğuracak döneminde bile kısırdı. Bu yüzden Allah'ın rızasını kazanacak temiz bir evlât sahibi olma nimetinden mahrum olmanın hasretinin içini ne kadar yaktığını ancak Allah bilirdi.
Fakat içi öylesine güçlü bir ilâhî hamiyetle, öylesine coşkun bir ilâhî güvenle dolu idi ki, Rabbine yönelip ilâhî merhameti ve şefkati harekete geçirecek hâlini ona arz etmekten kendini alamadı. Çünkü o, çocukluğundan beri sürekli olarak kulluk kapısına ve dileklerini sadece O'nun dergâhına sunmaya bağlı idi. Kemiklerini bu uğurda yıpratmış ve başı, yaşlılık aleviyle tutuşmuştu [saçlarını bu uğurda ağartmıştı], Rabbine dua etmekle de hiçbir zaman mutsuz olmamıştı. O, Rabbini duaları işitici olarak bulmuştu; şimdi de duasını işitip ona kendisini hoşnut edici bir mirasçı verse olmaz mıydı?
Zekeriyya Peygamberin bu isteğini coşkun bir heyecan ve hüzün içinde dile getirdiğin delili, kendisine Allah tarafından isteğinin kabul edildiği bildirildikten sonra Kur'ân'da nakledilen şu sözleridir:
"Zekeriyya dedi ki: 'Benim nasıl oğlum olabilir ki, eşim çocuktan kesildi ve ben ileri derecede yaşlıyım?' Ona gelen melek, İşte böyle, dedi, Rab-bin dedi ki: Bu benim için kolaydır, daha önce hiçbir şey değil iken, seni yaratmıştım." (Meryem, 8-9)
Açıkça görülüyor ki, Zekeriyya Peygamber (a.s) isteğinin kabul edildiğini işitince, kendine geldi ve gerek isteğinin, gerekse isteğinin kabul edilişinin garipliği karşısında şaşkınlığa uğradı. Bu şaşkınlıkla Rabbine bu uzak ve garip işin nasıl mümkün olabileceğini sormuş ve bunun için bir belirti istemiş, bu belirti de ona gösterilmişti.
Her neyse. Zekeriyya Peygamberin bu duada gözettiği edep, onu bu duayı yapmaya sevk eden şevkten ve hüzünden kaynaklanmıştır. Bundan dolayı duasını yapmadan önce Allah yolundaki istikrarlı ilerleyişini dile getirdi. Şöyle ki, bütün ömrünü Allah'a yönelme ve O'na dua etme, her şeyi O'ndan isteme yolunda geçirmişti.
Nihayet her merhametli gözlemcinin kalbini yumuşatacak bir noktaya vardı. İşte bu noktadan sonra Rabbinden bir erkek evlât istedi ve bu isteğini Rabbinin duaları işitici olması gerekçesine dayandırdı.
İşte isteğini dile getirmeden önceki sözlerinin anlamı budur.
Yoksa böyle demekle, uzun zamandır yaptığı ibadetleri Rabbine karşı bir minnet olarak göstermek istemiyor. (Peygamberlik makamı böyle bir davranıştan münezzehtir.) Dolayısıyla Âl-i İmrân suresinde yer alan, "Rabbim, bana katından tertemiz bir soy armağan et. Şüphesiz sen duaları işitensin." (Âl-i İmrân, 38) şeklindeki sözlerinin anlamı şudur: Ben bu dileğimi, uzun süredir yaptığım ibadetin senin katında bir değeri olduğu için veya bu ibadetten dolayı bana bir minnet borcun olduğunu düşünerek sana yöneltmiyorum. Ben senin, kullarının duasını işittiğini ve darda kalanların isteklerine olumlu karşılık verdiğini gördüğüm için senden istekte bulunuyorum. Arkamdan gelecek yakınlarım adına korkuya kapılmam ve sana ibadet edecek temiz bir soya şiddetle müştak olmam, beni senden böyle bir dilekte bulunmama zorladı. Yukarıda söylediğimiz gibi Zekeriyya Peygamberin bu duasında gözettiği bir edep kuralı da, arkasından gelecek yakınlarıyla ilgili endişesine, "Rabbim, o evlâdı razı olunmuş kıl." (Meryem, 6) şeklinde sözlerini eklemesidir. Rıza her ne kadar doğal olarak onu taşıyan kimsede sabit bir sıfat olduğuna delâlet ediyorsa ve mutlak hâli ile Allah'ın rızasını, Zekeriyya'nın rızasını, Yahya'nın rızasını hep birlikte kapsıyorsa da, Âl-i İmrân suresindeki "hoşa giden bir soy" (Âl-i İmrân, 38) ifadesi, bu evlâdın razı olunmuş olmasından kastedilenin, Zekeriyya-nın yanında razı olunmuş olması olduğuna delâlet eder. Çünkü evlâtlar, ancak sahipleri için hoşa giden olurlar. Bu duaların bir başka örneği, İsa Peygamberin gökten sofra indirilmesini istediğinde yaptığı, bize nakledilen şu duadır: "Meryem oğlu İsa şöyle dedi: Allah'ım, ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, (bugün) hem öncekilerimiz, hem de sonrakilerimiz için bir bayram ve senden bir mucize olsun. Bize rızk ver. Sen rızk verenlerin en hayırlısısın." (Mâide, 114)
Havarîlerin İsa Peygambere (ona selâm olsun) yönelik gökten sofra indirilmesine ilişkin Allah'ın kelâmında yer alan isteklerinin söz akışı, bu isteğin onun için en zor isteklerinden biri olduğunu gösterir. Çünkü havarîler bu isteği, "Senin Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?" şeklinde dile getirdiler. Bu sözler ilk önce, görünüşte Allah'ın gücünden kuşku duyma anlamı içeriyor. Bu kuşku ise kulluk edebi ile bağdaşmaz. Gerçi havarîlerin sorusunun maksadı gücün kendisi değil, böyle bir şeyin uygun ve yerinde olup olmadığıdır, ama yine de ifadenin kabalığı tartışılmaz. İkinci olarak havarîler, her yanları İsa Peygamberin (ona selâm olsun) mucizeleri ile sarılmış olduğu hâlde yeni bir mucize istiyorlardı. Her şeyden önce onun kendisi bir mucize idi. Beşikteyken konuşabilmesi bir mucize idi. Ölüleri diriltmesi, kuşları yaratması, anadan doğma körleri ve alacalıları iyileştirmesi, gaybten haber vermesi, Tevrat'ı, İncil'i, Kitab'ı ve hikmeti bilmesi, bütün bunlar hiçbir şüpheciye şüphe yeri bırakmayacak açıklıkta ilâhî mucizelerdi. İşte bütün bunlara rağmen kendileri için bir mucize seçerek bunun gerçekleşmesini istemeleri, görünüşte Allah'ın mucizelerini oyuncak hâline getirmek, [Allah'ın yüceliğini hafife alarak] O'nun yüce zatıyla oynamak anlamına geliyordu. Nitekim bundan dolayı İsa Peygamber, "Eğer mümin iseniz, Allah'tan korkun." diyerek onları azarlamıştı. Fakat buna rağmen havarîler, "İstiyoruz ki, ondan yiyelim, kalplerimiz sakinleşsin, bize (Rabbinden tebliğ ettiğin hususlarda) doğru söylediğini kesin olarak bilelim ve buna (dünya ve kıyamette) tanıklık edenlerden olalım." diyerek ısrarlarını sürdürdüler ve İsa Peygamberi bu dilekte bulunmaya yönelttiler. O da bu yüzden bu dileği yöneltmek durumunda kaldı.
Hz. İsa (a.s) ise Allah'ın bağışladığı edep sayesinde havarîlerin isteğini düzelterek yüce Allah'a sunulacak hâle getirdi. Bunun için ilk önce, bunun kendisi ve ümmeti için bir bayram olmasını dile getirdi. Çünkü bu mucize, diğer peygamberlerce (hepsine selâm olsun) gösterilen mucizeler arasında benzeri olmayan yeni bir şeydi. Çünkü diğer peygamberlerin gösterdikleri mucizeler ya susturucu delil olmaları için veya indirilmelerine ümmetin ihtiyaç duyduğu için indirilmişti. Oysa bu mucize bu niteliklerin hiçbirini taşımıyordu.
İkinci olarak, "senden bir mucize olsun." diyerek havarîlerin sıraladıkları kalplerinin güven bulması, doğru söylediğini bilmeleri ve olaya tanık olma gibi bu mucizeden beklenen faydaları özetlemiştir.
Üçüncü bir edep örneği olarak da havarîlerin, "İstiyoruz ki, on  dan yiyelim" şeklindeki ifadelerinde ön sıraya koydukları yemek yeme amacını arka sıraya attı, ayrıca "Bize rızk ver." diyerek bu amacı edebe uygun bir kılığa büründürdü, arkasından da "Sen rızk verenlerin en hayırlısısın." diyerek bir yandan isteğini teyit ederken, öbür yandan yüce Allah'a övgü sunmuş oldu.
Bunların yanı sıra Allah'a seslenişe "Allah'ım, ey Rabbim!" seslenişleriyle (nidalarıyla) başlayarak, diğer peygamberlerin dualarında rastlanan "Rabbim" veya "Rabbimiz" ifadelerine bir de "Allah'ım" ifadesini ekledi. Daha önce söylediğimiz gibi durumunun zorluğundan dolayı bu eklemeyi yaptı.
Bu edebin bir başka örneği, Kur'ân'da nakledilen İsa Peygamberin Rabbi ile arasındaki şu konuşmadır: "Hani Allah dedi ki: 'Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, Allah'tan başka beni ve annemi de iki tanrı edinin, dedin?' İsa şöyle dedi: Hâşâ, sen (her türlü noksanlıktan) yücesin. Gerçek olmadığını bildiğim bir sözü söylemeye benim hakkım yoktur. Eğer böyle bir şey söyleseydim sen mutlaka onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, fakat ben senin özündekini bilemem. Çünkü gaypleri yalnız sen bilirsin. Ben onlara, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, diye senin bana emrettiğinden başka bir şey söylemedim. Aralarında olduğum sürece üzerlerinde gözetleyici oldum. Fakat beni tam olarak (onların içinden) alınca, onların (amellerinin) tek koruyucusu sen oldun. Ve sen her şeyin şahidisin. Eğer onları azaba çarptırırsan onlar senin kullarındır. Eğer günahlarını affedersen şüphe yok ki, sen izzet ve hikmet sahibisin." (Mâide, 116-118)
İsa Peygamberin (a.s) bu sözlerinde gözettiği birinci edep kuralı, sözlerine başlarken yüce Allah'ı şanına yakışmayan noksanlıklardan tenzih etmesidir. Tıpkı şu ayette yüce Allah'ın bizzat kendisinin yaptığı gibi: "Rahman olan Allah evlât edindi dediler. Hâşâ!" (Enbiyâ, 26)
Onun gözettiği ikinci edep kuralı şudur: Kendini, böyle bir söz söylemesi sanılamayacak derecede küçük ve aşağı olarak takdim ediyor ve bu yüzden böyle bir sözü söylediğini reddetmesine bile gerek görmüyor. Bu düşünce ile başından sonuna kadar sözlerinin hiçbir yerinde "söylemedim" veya "yapmadım" demiyor, bunun yerine böyle bir sözü arka arkaya kinaye yolu ile ve üstü kapalı bir biçimde reddederek, "Gerçek olmadığını bildiğim bir sözü söyle  meye benim hakkım yoktur." diyor ve o sözün sebebini reddetmekle sözü söylediğini reddetmiş oluyor. Yani, benim bu gibi söz söylemeye hakkım yoktur; dolayısıyla böyle büyük bir sözü ağzıma almam imkânsızdır. Arkasından, "Eğer böyle bir şey söyleseydim sen mutlaka onu bilirdin." diyerek öyle bir söz söylemeyi, kaçınılmaz sonucu ile reddediyor. Yani, eğer ben böyle bir söz söylemiş olsaydım, bunun kaçınılmaz sonucu, senin bunu bilmendi. Çünkü senin ilmin beni ve bütün gaybı kuşatmıştır.
Daha sonra, "Ben onlara, 'Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin' diye senin bana emrettiğinden başka bir şey söylemedim." diyor. Böylece öyle bir söz söylemediğini, zıddını ortaya koyarak, hasr edatı olan "mâ" ve "illâ" kelimeleri sayesinde pekiştirmeli bir dille reddediyor. Yani: "Evet, ben onlara bir söz söyledim. Ama bu söz senin bana emrettiğin mesajdan ibarettir ki, o da, 'Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' mesajıdır.
Böyle dedikten sonra beni ve annemi Allah'ın yanında ilâh edinmelerini nasıl söyleyebilirdim?"
Arkasından da, "Aralarında olduğum sürece üzerlerinde gözetleyici oldum. Fakat beni tam olarak (onların içinden) alınca, onların (amellerinin) tek koruyucusu sen oldun." diyor. Bu sözler, onun "senin bana emrettiğinden başka bir şey söylemedim." Şeklindeki sözlerini tamamlayan bir reddiye niteliğindedir. Çünkü bu sözlerin anlamı şudur: Bana atfedilen sözlerin hiçbirini ben onlara söylemedim. Onlara söylediklerim, senin emrettiklerindir. Bunlar da, "Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin." mesajıdır.
Bu mesaj dışında bana bir emir verilmedi. Aralarında kaldığım sürece onlarla tek ilişkim şahitlik ve denetlemedir. Canımı alınca onlardan koptum. Artık onların tek gözetleyicisi ve şahidi sen oldun.
Senin bu şahitliğin sürekli ve geneldir. Canımı almadan önceki ve sonraki bütün zamanları kapsadığı gibi onları ve diğer her şeyi de kapsar.
Söz bu noktaya gelince İsa Peygamber (a.s) bu sözleri, şimdiye kadar dile getirdiği şekilleri tamamlayacak nitelikte olan bir başka şekilde reddediyor. Kesin bir ret niteliği taşıyan bu ifade, "Eğer onları azaba çarptırırsan onlar senin kullarındır..." şeklindedir.  İsa Peygamber (a.s) -cümlelerin akışının teyit ettiğine göre şöyle diyor: Durum anlattığım gibi olunca, artık ne benim onlarla ve ne onların benimle bir ilişkisi vardır, sen ve kulların başbaşasınız. Eğer onları azaba çarptırırsan onlar senin kullarındır.
Efendi ve Rab, emrine karşı çıkan, O'na ortak koşan kölelerini azaba çarptırmaya yetkilidir ve onlar böyle bir azaba müstahaktırlar. Eğer onları affedersen, hiç kimse seni kınayamaz. Çünkü sen azizsin, kimse sana üstün gelemez; hikmet sahibisin, yaptığın hiçbir iş yersiz ve boş olmaz, her zaman en uygun olanı yaparsın.
Bu açıklamalarımızda İsa Peygamberin (a.s) sözlerindeki kulluk edebinin ince örnekleri ortaya çıkıyor. Sözlerinin her cümlesini, en etkili bir üslûpla ve en sadık dille ifade etmiş, en güzel övgülerle donatmıştır.
Bu dualardan biri de Peygamberimizin yaptığı duadır. Kendisi ile birlikte müminleri de zikrettiği bu duayı Kur'ân bize şöyle naklediyor:
"Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene inandı, müminler de. Tümü Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inandı. O'nun el-çileri arasında hiçbirini ayırt etmeyiz (dediler). Ve dediler ki: İşittik ve itaat ettik. (Günahlarımızı) bağışlamanı dileriz, ey Rabbimiz! Varış ancak sanadır. Allah hiç kimseye güç yetirebileceğinden başkasını yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak, bizi sorumlu tutma. Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği yükü taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bize acı.
Sen bizim mevlâmızsın; öyleyse kâfir topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara, 285-286)
Görüldüğü gibi, yüce Allah bu ayetlerde Peygamberimizin (s.a.a) Kur'ân'ın içerdiği bilgilere ve hükümlere bir bütün olarak inandığını naklediyor. Arkasından müminleri de Peygamberin (s.a.a) yanına koyuyor. Bu müminlerden kasıt sadece Peygamberimizin (s.a.a) çevresinde bulunan o günkü müminler değil, ayetlerin akışından anlaşıldığı üzere bu ümmete mensup bütün müminlerdir. Bu durumun gerektirdiği sonuç şudur: Bu ayetlerde zikredilen ikrarlar, övgüler ve dualar bir bölüm müminler tarafından hâl dili ile söylenmiş olarak naklediliyor. Gerçi müminlerin diğer bir bölümünün bu ifadeleri kendi dilleri ile söylemiş olmaları mümkündür.
Veya Peygamberimiz (s.a.a) bu ifadeleri hem kendisi, hem de müminler adına doğrudan Rabbine söylemiş olabilir. Çünkü müminler iman etmekle Peygamberimizin temiz ve mübarek nefsinin ağacının dalları olmuşlardır. Bu iki ayetin içeriğinde, Ehlikitap ile bu ümmetin müminlerinin, Allah'ın kutsal kitaplarında yer alan mesajları karşısındaki tutumlarının birbirleri ile karşılaştırıldığı söylenebilir. Başka bir ifadeyle bu iki kesim, kendilerine indirilen kutsal kitap karşısında takındıkları kulluk edebi bakımından birbirleri ile karşılaştırılıyorlar. Bunu şundan anlıyoruz: Yüce Allah bu iki ayette bu ümmetin mensuplarını överken ve onların yükümlülüklerini hafif tuttuğunu ima ederken, surenin daha önceki ayetlerinde Ehlikitab'ı azarlamakta, hatta kınamaktadır.
Dolayısıyla buradaki övgüler tamamıyla oradaki yergilerin karşısında yer almıştır. Şöyle ki, Bakara suresinde söz konusu edilen önceki ayetlerde Ehlikitab'ın melekler arasında ayırım yaparak Cebrail'den nefret edip diğer melekleri sevdikleri belirtilmiştir. Aynı ayırımı Allah tarafından indirilen kutsal kitaplar arasında da yaparak Kur'ân'ı inkâr ederken diğerlerine inanmışlardır. Bunların yanı sıra Allah'ın peygamberleri arasında da ayırım yaparak Musa Peygambere (a.s) veya Musa ve İsa Peygamberlere inanırken, Hz. Muhammed'i (s.a.a) inkâr etmişlerdir. Ayrıca ilâhî hükümler arasında da ayırım yaparak Allah'ın kitaplarında yer alan hükümlerin bazılarına inanırken, diğer bazılarını inkâr etmişler ve bütün bu nedenlerden dolayı yerilmişlerdir. Oysa bu ümmetin müminleri Allah'a, meleklere, kutsal kitaplara ve peygamberlere hiçbir ayırım yapmadan inanmışlardır. [Nitekim bu iki ayette bu hususa işaret edilmektedir.]
Bu ümmetin müminleri, kendilerine indirilen hak bilgilere teslim olarak Rablerine karşı edepli davrandıkları gibi, kendilerine önerilen hükümleri kabul ederek de edepli davrandılar. Çünkü Yahudiler gibi "İşittik ve karşı geldik." değil, "İşittik ve itaat ettik." dediler. Arkasından yine edepli davranarak kendilerini Allah'ın mülkiyeti altındaki kulları saydılar. O'na karşı hiçbir şeye malik olmadıklarını, ibadetlerini ve itaatlerini O'na karşı bir minnet meselesi yapmadıklarını belirtmek üzere, "(Günahlarımızı) bağışlamanı dileriz, ey Rabbimiz!" dediler; Yahudiler gibi, "O bizi affedecek", "Allah fakir, biz ise zenginiz", "Sayılı birkaç gün dışında bize cehennem ateşi kesinlikle dokunmayacak." ve benzeri nice saçma sözler söylemediler.
Yüce Allah daha sonra, "Allah hiç kimseye güç yetirebileceğinden başkasını yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına ve kötülük de kendi zararınadır." buyuyor. İlâhî yükümlülük doğal olarak insanların yaratılıştan getirdikleri fıtrata tâbidir. Bu da bilinen bir gerçektir ki, yaratılışın türü olan fıtrat nelerle donanmış ise, sahibini onlara doğru çağırır. Hayatın mutluluğu da kesinlikle bundadır.
Evet; eğer durum daha büyük bir önem vermeyi gerektirecek nitelikte veya emrin muhatabı olan kul, fıtratın hükmü ve kulluk konumu dışına çıkmış olursa, o zaman fıtrat yönünden gelecek başka bir hükümle Mevlâ veya yetkili merci, kula normal gücünü aşan bir yükümlülüğü yöneltebilir. Meselâ, sırf şüpheye kapılmakla ihtiyata uymasını emredebilir veya meseleye olağanüstü derecede önem verildiği takdirde unutmadan ve hatadan kaçınmasını şart koşabilir. İslâm şeriatında adam öldürme, namus ve mal konularında ihtiyat esasına göre işlem yapılmasının gerekli oluşu gibi. Veya inatlılığı sürdüren ve ısrarla soru soran fertlere ağır yükümlülükler yükleyebilir ve onları şiddetli baskı altına alabilir. Yüce Allah'ın İsrailoğulları hakkında haber verdiği bazı ağır yükümlülükler bunun örnekleridir.
Kısacası, her halükârda "Allah hiç kimseye güç yetirebileceğinden başkasını yüklemez." ifadesi[nin kime ait olduğu hususunda iki ihitmal vardır:] Ya Peygamberimiz (s.a.a) ile müminlerin sözlerinin uzantısıdır. Onlar bu ifadeyi, "Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak, bizi sorumlu tutma." şeklindeki sözlerine giriş olsun diye dile getirmişlerdir.
Bir diğer maksatları da Allah'a övgü olması ve Allah'ın, insanları güçlerinin yetmediği konulardan sorumlu tutacağı ve zor yükümlülükler yükleyeceği yolundaki asılsız şüphenin giderilmesidir.
Bu asılsız kuşku şöyle giderilmiş oluyor: Allah hiç kimseye gücünü aşan bir yük yüklemez. "Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak, bizi sorumlu tutma." şeklindeki isteğe gelince; bu istek, hüküm yönünden veya inatçı yükümlüler yönünden kaynaklanan ikinci dereceden hükümlerle ilgilidir; yoksa Allah tarafından emredilen temel hükümlerle ilgili değildir. Ya da [yüce Allah'ın kendi sözüdür ki,] Peygamberimiz (s.a.a) ile müminlerin "(Günahlarımızın) bağışlanmasını dileriz, ey Rabbimiz!" şeklindeki sözleri ile "Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak, bizi sorumlu tutma." şeklindeki sözleri arasına konulmuştur.
Bununla az önce anlattığımız faydayı sağlaması ve Allah'ın onlara yönelik bir edep öğretmesi amaçlanmıştır. Bu durumda da bu cümle onlar tarafından söylenmiş bir söz yerine geçer. Çünkü onlar Allah tarafından indirilen sözlere inanmış kimselerdir ve bu söz de O'ndan gelmiştir. Bu ihtimallerin hangisi geçerli olursa olsun, bu söz onların dualarının ve sözlerinin dayanaklarından biridir.
Arkasından diğer duaları, başka bir ifadeyle diğer istekleri şöyle zikrediliyor: "Rabbimiz!... bizi sorumlu tutma.", "Rabbimiz! Bize... ağır yük yükleme", "Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği yükü taşıtma. Bizi affet." Bu isteklerinden maksatları unutarak, yanılarak ve diğer zorlaştırıcı faktörler yüzünden işledikleri günahların affedilmesi olsa gerek. "Bizi bağışla. Bize acı." Yani, diğer günahlarımızı ve hatalarımızı bağışla.
Daha önceki, "(Günahlarımızı) bağışlamanı dileriz, ey Rabbimiz!" şeklindeki sözlerine dayanarak burada bağışlama dileğini tekrarlamış oldukları söylenemez. Çünkü o söz, müminlerin durumu ve Rablerine karşı takındıkları edep ile Ehlikitab'ın Rablerine karşı ve kendilerine indirilen kutsal kitaba karşı takındıkları edep arasında bir karşılaştırma yapılması amacına yönelik onlardan aktarılmıştır. Üstelik dua makamı, başka makamların aksine tekrarlara müsaittir.
Bu duada açıklamaya gerek kalmayacak derecede tam bir kulluk edebi sergilenmiş, art arda rububiyet makamına sığınılmış, Allah'ın mülkiyetine ve veliliğine itiraf edilmiş, Allah'ın yüceliği karşısında kul olmanın zillet ve zavallılık konumunda durulmuştur. Kur'ân'da Peygamberimize (s.a.a) yönelik birçok ilâhî edeplendirme örnekleri ve yüce eğitimler vardır. Bunlar bazen Allah'a yönelik çeşitli övgüler, bazen de Allah'a sunulmuş dilekler şeklinde karşımıza çıkar. Şu ayetlerde olduğu gibi: "De ki: Allah'ım, (ey) mülkün sahibi, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar. Dilediğini alçaltırsın; bütün hayırlar sadece senin elindedir. Gerçekten sen, her şeye güç yetirensin. Geceyi gündüze katarsın..." (Âl-i İmrân, 26-27) "De ki: Allah'ım, ey gökleri ve yeri yoktan var eden, görülmeyeni ve görüleni bilen! Ancak sen ayrılığa düştükleri şeylerde kullarının arasında hükmedersin." (Zümer, 46) "De ki: Hamdolsun Allah'a ve selâm olsun O'nun seçtiği kullarına." (Neml, 59) "De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir." (En'âm, 162) "De ki: Rabbim, ilmimi artır." (Tâhâ, 114) "Ve de ki:Rabbim, şeytanların dürtüklemelerinden sana sığınırım." (Mü'minun, 97) Kur'ân'da bu anlamdaki ayetler pek çoktur.
Bu ayetlerin ortak özelliği çok güzel ve üstün bir edebi içermeleridir ki Allah, Peygamberimizi (s.a.a) bu edep üzerine eğitmiş ve Peygamberimiz de ümmetini bu edebi edinmeye çağırmıştır.
7- Buradaki konumuz; peygamberlerin, kavimleri ile yaptıkları konuşmalarda Rableri tarafından gözettikleri edep kurallarıdır. Bu da geniş bir konudur. Bu konu, Allah'ı övme ile ilgili edebin uzantısı olsa da, bir başka açıdan sözlü tebliğden etkisi az olmayan, hatta sözlü tebliğin etkisini güçlendiren amelî tebliğin önemli bir bölümüdür. Kur'ân'da bu konu ile ilgili birçok örnekler vardır. Nitekim yüce Allah, Nuh Peygamber ile kavmi arasındaki konuşmalar hakkında şöyle buyuruyor: "Dediler ki: 'Ey Nuh, bizimle mücadele ettin.
Hem bizimle mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğru sözlülerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir.' (Nuh) dedi ki: Onu size, dilediği takdirde ancak Allah getirir; siz O'nu âciz bir hâle getiremezsiniz.
Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermeyi istesem de benim öğüdüm size yarar sağlamaz. O'dur sizin Rabbiniz ve O'na döndürüleceksiniz." (Hûd, 34)
Nuh Peygamber (a.s) bu sözlerinde kendisini âciz hâle getirmek amacıyla kavminin şahsına izafe ettiği azap verme yetkisini reddederek bu yetkiyi Rabbine izafe ediyor. "dilediği takdirde" ve "siz O'nu -yani Allah'ı- âciz bir hâle getiremezsiniz." şeklindeki ifadelerle, Rabbine karşı takındığı edebi ileri dereceye vardırıyor.
Bundan dolayı azaba çarptırma yetkisini "Rabb" ismine değil, Allah ismine izafe ediyor. Çünkü bütün cemal ve celâl sıfatları Allah isminde son buluyor. Üstelik kendisinin mucize ortaya koyma gücünü reddederek, bu gücün sadece Allah'a ait olduğunu vurgulamakla yetinmeyip, Allah'ın dileği ile örtüşmediği takdirde yapacağı nasihatin kavmine faydalı olmayacağını ifade ediyor. Böylece kendinin güçsüz olduğu ve bütün gücün Rabbine ait olduğu gerçeğini kesin bir dille tamama erdirmiş oluyor ve bu ifadelerini, "O'dur sizin Rabbiniz ve O'na döndürüleceksiniz." ifadesi ile gerekçelendiriyor. Bu konuşma, Allah'ın yanında halka yönelik güzel edeple dopdolu bir diyalogdur. Nuh Peygamber (ona selâm olsun), bu konuşmayı kendilerine mücadele açtığı kavminin zorbaları ile yapıyor. O, peygamberler (hepsine selâm olsun) içerisinde tevhide davet konusunda mücadele kapısını açan, Kur'ân'da anlatıldığı üzere putperestliğe karşı başkaldıran ilk peygamberdir.
Bu konu, peygamberlerin (hepsine selâm olsun) edebini inceleyenlerin büyüteç altına alacakları en geniş alandır. Bu alanda onların adep ve kemâl dolu gidişatlarının en ince örnekleri ile karşılaşırız.
Çünkü onların bütün sözleri, davranışları, hâl ve hareketleri kulluk murakabesi ve huzuru esasına dayanır. Görünümün Rabbinden gaip, yüce Rabbi de kendisinden gaip bir kimsenin davranışları gibi olması bunu değiştirmez. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "O'nun yanında bulunanalar, O'na kulluk etmekten büyüklenmez ve yorulmazlar. Gece ve gündüz tesbih ederler, hiç ara vermezler." (Enbiyâ, 19-20)
Yüce Allah Hud, Salih, İbrahim, Musa, Şuayb, Yusuf, Süleyman, İsa, Muhammed (s.a.a) ve diğer peygamberlerin (hepsine selâm olsun) sıkıntı, rahatlık, savaş, barış, gizli, açık, müjdeleme ve uyarma gibi değişik durumlarda gerçekleştirdikleri birçok karşılıklı konuşmaları bize naklediyor.
Meselâ şu ayet üzerinde iyice düşün: "Bunun üzerine Musa, çok kızgın ve üzüntülü bir hâlde kavmine döndü. (Onlara) dedi ki: Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmamış mıydı? Süre mi size uzun geldi, yoksa Rabbinizden üzerinize bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze ters davrandınız?" (Tâhâ, 86) Bu ayette kavminin yanına öfke ve kızgınlıkla dopdolu dönen Musa Peygamberin (a.s), bu durumda bile Rabbini hatırlamakta edepli davranmaktan geri kalmadığı, bu durumunun kendisini Rabbini anma yönünde edepli olmaktan alıkoymadığı anlatılıyor.
Bunun bir başka örneği de şu ayetlerdir: "Yusuf'un evinde kaldığı kadın, onun nefsinden murat almak istedi. Kapıları kilitleyip 'Haydi gelsene!' dedi. (Yusuf,) 'Allah'a sığınırım, Rabbim bana güzel bir barınak sağladı. Zalimler iflâh olmazlar' dedi." (Yûsuf, 23)
"Dediler: 'Vallahi, Allah seni bizden üstün kıldı. Doğrusu biz hep suçlu idik.' (Yusuf) dedi ki: 'Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlar. O, merhametlilelerin en merhametlisidir." (Yûsuf, 91-92)
Bu ayetlerin ilkinde Yusuf Peygamberin insanın aklını başından alan ve bütün direnme gücünü yok eden kadın çağrısı sırasında takvayı elden bırakmadığı, ikinci ayette ise Rabbini anmada ve kardeşleri karşısındaki edepli tutumu anlatılıyor. Diğer bir örnek de şu ayettir: "(Süleyman) tahtı yanında kurulmuş görünce, dedi ki: Bu, Rabbimin lütfundandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü diye beni sınamak istiyor. Şükreden kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, Rabbim zengindir (onun şükrüne muhtaç değildir) ve kerimdir (bağışı karşılıksızdır)." (Neml, 40) Süleyman Peygamberi düşünelim. Kendisine büyük bir mülk, etkili bir otorite ve şaşırtıcı bir güç verilmiş. Bunlara dayanarak Saba Kraliçesinin tahtının Saba'dan Filistin'e getirilmesini emrediyor ve bu taht göz kırpma süresinden daha kısa bir zamanda önüne getiriliyor. Fakat bu üstün iktidara rağmen büyüklük duygusuna ve kendini beğenmişlik kompleksine kapılarak Rabbini unutmuyor. Tersine hemen adamları arasında Rabbini en güzel övgülerle övüyor.
Ardından Hz. Süleyman'ın (a.s) bu tutumunu, Nemrud ile İbrahim Peygamber (a.s) hikâyesinde Nemrud tarafından sergilenen şu tutumla karşılaştır: "Allah kendisine hükümdarlık verdi diye Rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya giren kimseyi görmedin mi? Hani İbrahim, 'Benim Rabbim O'dur ki diriltir ve öldürür.' demişti. O da, 'Ben de diriltir ve öldürürüm.' demişti." (Bakara, 258)
Nemrud bu sözleri zindandan iki kişi getirterek birini öldürüp öbürünü sağ bıraktığı sırada söyledi.
Ya da bu tutumu Mısır Firavunu'nun Allah tarafından bize nakledilen şu sözleri ile karşılaştır: "Firavun, kavminin içinde bağırıp dedi: Ey kavmim! Mısır mülkü ve şu altımdan akıp giden dedi: Ey kavmim! Mısır mülkü ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi? Yahut ben, şu aşağılık, neredeyse söz anlatamayacak durumda olan adamdan daha iyi değil miyim? (Eğer söyledikleri doğru ise,) üzerine altın bilezikler atılmalı... değil miydi?" (Zuhruf, 53) Firavun, Mısır hükümdarlığı, oranın nehirleri ve kendisi ile yakınlarının sahip olduğu bir miktar altınlarla böbürlenerek, Allah'ın bize naklettiği üzere hiç tereddüt etmeden, "Ben sizin en yüce Rabbinizim" (Nâziât, 24) diyor. Oysa Musa Peygamberin günden güne ortaya koyduğu tufan (su baskını), kanatlı çekirge ile kanatsız çekirge, kurbağa ve benzeri böcek baskını gibi mucizeler karşısında zillete sürükleniyordu.
Peygamberlerin tutumuna bir başka örnek de şu ayetlerdir:
"Mağarada bulundukları bir sırada arkadaşına şöyle diyordu: Üzülme, Allah bizimle beraberdir." (Tevbe, 40) "Hani Peygamber, eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti... (Peygamber) bunu eşine haber verince eşi, 'Bunu sana kim bildirdi?' demişti. O da, 'O her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan bana bildirdi.' demişti." (Tahrîm, 3) O korkulu gündeki endişe ve dehşet Peygamberimizi (s.a.a), Allah'ın kendisi ile beraber olduğunu hatırlatmaktan alıkoymadığı gibi, tehdidi altında bulunduğu tehlikeden dolayı paniğe kapılmadı. İkinci ayette de eşlerinden birine gizlice verdiği sır konusunda da Allah'ı hatırlama edebini aynen gözettiğini görüyoruz.
Kur'ân'da anlatılan diğer peygamberlerle (hepsine selâm olsun) ilgili hikâyelerde de bu örneklerdekine benzer çarpıcı bir edebin ve onurlu uygulamaların sergilendiği görülür. Eğer söz çok uzamış olmasaydı, o peygamber hikâyelerini anlatır, arkasından ayrıntılı bir incelemeye tâbi tutardık.
8- Bu bölümde, peygamberlerin insanlarla ilişkilerinde ve karşılıklı konuşmalarında gözettikleri edep kurallarına değineceğiz. Bu bölümün örnekleri, peygamberlerin Kur'ân'da nakledilen kâfirlerle yaptıkları tartışmalar, müminlerle diyalogları ve bizlere aktarılan hayatlarından, gidişatlarından bazı kesitlerdir.
Önce konuşmalarda gözettikleri edep kurallarını ele alalım. Peygamberlerin zorbalarla ve cahillerle yaptıkları konuşmaların Kur'ân-daki örneklerini incelediğimizde, onların karşılarındakilere hiç ağır söz söylemediklerini; küfür, hakaret ve kaba ifade yöneltmediklerini görürüz. Oysa karşıtları onlara bol bol küfretmişler, onları suçlamışlar, alaya ve hakarete maruz bırakmışlardır.
Böyleyken onlara en güzel sözlerle ve yapıcı öğütlerle karşılık vermişler, onları selâmlayarak yanlarından ayrılmışlardır. Kendini bilmezler ve cahiller onlara sataşıp laf attıklarında, "selâm" derler, yumuşak sözlerle karşılık verirler.
Şu ayetlerde buyrulduğu gibi: "Kavminin -yani Nuh'un kavminin-ileri gelen kâfirleri dediler ki: 'Biz senin sadece bizim gibi bir insan olduğunu görüyoruz ve sana bizim basit görüşlü ayak takımlarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bize karşı herhangi bir üstünlüğünüzü de göremiyoruz; tersine sizi yalancı sanıyoruz.' (Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Bir düşünün! Ya ben Rabbimden gelen açık bir delil üzerindeysem, eğer katından bana bir rahmet vermiş de o (rahmet) sizin gözlerinizden saklanmışsa! Şimdi siz onu istemezken, biz sizi ona zorla mı ulaştıracağız?" (Hûd, 27-28)
Yüce Allah, Hud Peygamberin kavmi olan Âdoğullarının sözlerini bize şöyle naklediyor: "(Senin hakkında,) 'Seni tanrılarımızdan biri kötü çarpmış!' demekten başka söz bulamıyoruz. Hud dedi ki: 'Ben Allah'ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki, ben O'nun dışında ortak koştuğunuz şeylerden uzağım." (Hûd, 55-54) Âdoğulları, ilâhlarından birinin Hud Peygamberi (a.s) çarptığını söylemekle, onun delilik, sefihlik (beyinsizlik) ve benzeri bir hastalığa yakalanarak aklî dengesini yitirmiş biri olduğunu kastediyorlar. [Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmuştur: "Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: 'Biz seni bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz.' (Hûd,) 'Ey kavmim! Bende bir beyinsizlik yok, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm." (A'râf, 67-68)]
Kur'ân'da İbrahim Peygamberin babası Azer'in sözleri şöyle naklediliyor: "(Babası,) 'Ey İbrahim, dedi, sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım.
Uzun bir süre benden uzak dur.' (İbrahim,) 'Selâm sana (esen kal), dedi, Rabbimden senin için bağışlanma dileyeceğim.
Hiç şüphesiz, O bana karşı çok lütufkârdır." (Meryem, 45-46)
Yüce Allah, Şuayb Peygamberin kavminin sözlerini şöyle naklediyor:
"Dediler ki: 'Ey Şuayb! Senin söylediklerinden çoğunu anlamıyoruz, biz seni içimizde cidden zayıf görüyoruz. Kabilen olmasaydı, seni mutlaka taşlayarak öldürürdük.' (Şuayb,) 'Ey kavmim! Size göre kabilem Allah'tan daha mı değerli, ki O'nu arkanıza atıp unuttunuz...' dedi." (Hûd, 91-92)
Başka bir ayette şöyle buyruluyor: "Firavun dedi ki: 'Âlemlerin Rabbi (dediğin) de nedir?' dedi. Musa, 'Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir...' dedi. (Firavun,) 'Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle bir delidir.' dedi. Musa, 'Eğer düşünürseniz O, doğunun, batının ve ikisi arasındaki bütün varlıkların Rabbidir.' dedi." (Şuarâ, 23-28)
Kur'ân'da Meryem'in kavminin sözleri şöyle naklediliyor: "Dediler ki: 'Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz değildi.' Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. Dediler ki: 'Beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz?' (O sırada çocuk) dedi ki: Ben Allah'ın kuluyum. O bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı..." (Meryem, 28-30)
Yüce Allah müşriklerin kâhin, deli ve şair gibi hakaretleri karşısında Peygamberimizi (s.a.a) şöyle teselli ediyor: "Sen öğüt ver.
Rabbinin nimeti sayesinde sen ne bir kâhinsin, ne de bir deli.
Yoksa onlar, 'O bir şairdir, zamanın felâketlerine uğramasını bekliyoruz.' mu diyorlar? De ki: 'Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim." (Tûr, 29-31)
Yine bir başka ayette şöyle buyuruyor: "(O) zalimler (müminlere) 'Siz ancak büyüye tutulmuş bir adama uymaktasınız.' dediler. Senin hakkında bak nasıl benzetmeler getirdiler? Artık onlar sapmışlardır ve bir daha doğru yolu bulamazlar." (Furkan, 8-9)
Kur'ân bize, peygamberlere yapılan bu türden birçok küfür, iftira ve hakaret içerikli ifadeyi naklediyor. Fakat peygamberlerin (hepsine selâm olsun) bu tür saldırılara kaba sözlerle, ağır cevaplarla karşılık verdiklerine hiç rastlanmamıştır. Onlar bu hakaretlere, kendilerine hayırlı sözleri ve güzel edebi telkin eden ilâhî eğitime uyarak doğru sözlerle, yumuşak ve mantıklı ifadelerle karşılık vermişlerdir. Nitekim yüce Allah, Hz. Musa ile Harun'a (her iki sine de selâm olsun) hitap ederek şöyle buyuruyor: "Firavun'a gidin.
Çünkü o gerçekten azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar." (Tâhâ, 43-44) Peygamberimize (s.a.a) de şöyle buyuruyor: "Eğer Rab-binden umduğun bir rahmet için onlardan yüz çevirirsen, kendilerine yumuşak bir söz söyle."(İsrâ, 28)
Peygamberlerin tartışmalarda ve hitaplarda gözettikleri bir edep kuralı da şudur: Onlar kendilerini halkın seviyesine indirerek her kesime anlayış düzeyine göre hitap ederlerdi. Nuh'un ve diğer peygamberlerin halk kesimleri arasındaki farklılıkla gözeten tartışmaları incelenince, bu gerçek açıkça görülür. Nitekim Sünnî ve Şiî kaynaklardan gelen bir rivayete göre Peygamberimiz (s.a.a) "Biz peygamberler, insanlara akıllarının düzeyine göre söz söylemekle emrolunduk." buyurmuştur. Bilmek gerekir ki, peygamberlik görevi insanları hakka iletmek, hakkı açıklamak ve savunmak esasına dayanır. Buna göre peygamberlerin çağrıları sırasında hak ile donanmaları, batıldan sıyrılmaları, sapıklık tuzaklarının her türlüsünden uzak durmaları gerekir. Böyle olmak ister insanların hoşuna gitsin, ister onları kızdırsın; ister hoşnutlukları ile, ister hoşnutsuzlukları ile sonuçlansın önemli değildir. Bu konuda yüce Allah, peygamberlerine en ağır yasaklamayı ve en etkili uyarıyı yöneltmiştir. Hatta hakkı desteklemek amacı ile olsa bile, peygamberleri sözle ve fiilen batıla uymaktan men etmiştir. Çünkü hak yolunda olsun veya olmasın, batıl batıldır. Hakka çağırmak, hak yolunda olsa bile batılı caiz görmekle bağdaşmaz. Batıl aracılığı ile ulaşılan ve batılın sonucu olarak ortaya çıkan hak hiçbir bakımdan hak değildir. Bu yüzden yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ben, (insanları) yoldan çıkaranları yardımcı edinecek değilim." (Kehf, 51) "Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten neredeyse onlara birazcık meyledecektin. O zaman, hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın." (İsrâ, 74-75) Buna göre hak konusunda müsamahakârlık, umursamazlık ve taviz olmaz ve batıla saygı gösterilmez. Bundan dolayı yüce Allah, çağrısının görevlileri ve dininin önderleri olan peygamberlerini (hepsine selâm olsun) hakka uyma ve onu destekleme yollarını kolaylaştıran şeylerle donatmıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah'ın, kendisine farz kıldığı bir işi peygamberin uygulamasında bir güçlük yoktur. Bu, Allah'ın sizden öncekiler için de geçerli olan bir yasasıdır. Allah'ın emri şüphesiz gereği gibi yerine gelecektir. O peygamberler, Allah'ın buyruklarını tebliğ ederler, Allah'tan korkarlar ve O'ndan başka hiç kimseden korkmazlar. Allah yeterli hesap görücüdür." (Ahzâb,39) Bu ayetlerde haber veriliyor ki, peygamberler Allah'ın kendilerine farz kıldığı işleri zor bulmazlar, sırf O'ndan korkarlar, O'ndan başka hiç kimseden korkmazlar; neye mal olursa olsun ve başlarına ne getirirse getirsin, hakkı açıklamalarına hiçbir şey engel olamaz.
Arkasından Allah onlara giriştikleri işte zafer vaat ediyor. Şu ayetlerde buyrulduğu gibi: "Andolsun ki biz, peygamber kullarımıza kesin söz vermişizdir: Elbette onlara yardım edilecektir ve bizim ordumuz kesinlikle galip gelecektir." (Sâffât, 171-173) "Biz peygamberlerimize... kesinlikle yardım ederiz." (Mü'min, 51)
Bundan dolayı elimizdeki bilgilere göre peygamberlerin hakkı açıklamakta ve doğruyu söylemekte hiçbir şeye aldırış etmediklerini görürüz. İstediği kadar sözleri halkın hoşuna gitmesin, hatta onlara acı gelsin. Nitekim Kur'ân'da Nuh Peygamberin, kavmine "Fakat ben sizin cahil bir topluluk olduğunuzu görüyorum." (Hûd, 29) dediği naklediliyor. Hud Peygamber de, "Siz yalan uyduranlardan başkası değilsiniz." (Hûd, 50) diyor. Yine Hud Peygamber kavmine şunları söylüyor: "Üzerinize Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda mı benimle tartışıyor sunuz?" (A'râf, 71) Lut Peygamberin de, "Sizler haddi aşan bir toplumsunuz." (A'râf, 81) dediği naklediliyor. İbrahim Peygamberin ise kavmine, "Size de, Allah'ı bırakıp taptığınız şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?" (Enbiyâ, 67) dediği naklediliyor.
Musa Peygamberin de kendisine, "Ey Musa, ben senin büyülenmiş bir kişi olduğunu sanıyorum." (İsrâ, 101) diyen Firavun'a verdiği cevap şudur: "(Musa) dedi ki: Bunları, birer ibret olmak üzere, ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdiğini kesinlikle biliyorsun.
Ey Firavun, ben de senin hakikaten mahvolduğunu –yani hakka imandan alıkonmuş, kovulmuş ve mahvolmuş biri olduğunu sanıyorum." (İsrâ, 102) Kur'ân'da böyle örneklerin sayısı çoktur.
Bunların hepsi hakka karşı gözetilen edebe ve ona uyma kararlılığına dayanıyor. Haktan da daha üstün bir istek, ondan daha şerefli ve değerli bir amaç olamaz. Bu sözlerin bazıları insanlar arasında geçerli olan edep kurallarına aykırı görülebilir. Çünkü bu gibi insanlar, batıl yanlılarına yağcılık yaparak, bozgunculara ve yıkıcılara yardakçılık yapmayı davranış siyaseti kabul ederek hayatlarını nefislerinin arzularına ve maddî çıkar eğilimlerine dayandırmışlardır. Sözün kısası, bu incelemenin başında dediğimiz gibi edep ancak faydalı sözde ve iyi işte varolabilir. Bu yüzden içinde vücut bulduğu ve şeklini aldığı toplumların hayat tarzlarına, görüşlerine ve inançlarına göre değişiklik gösterir. Dinî toplumun dayanağı olan ilâhî çağrı, inançta ve davranışta hakka bağlıdır. Hak, batıla karışmaz, ona dayanmaz ve onunla desteklenmez. Dolayısıyla onu açıklamaktan ve ona uymaktan başka çare yoktur. İşte dinî toplumda ortaya çıkacak edep, en iyi şekilde hak yolu izlemek ve en zarif görüntüyü yansıtmaktır. Yumuşaklıktan ve sertlikten birini seçmenin doğru olduğu durumlarda yumuşak sözü tercih etmek, hızlı ve yavaş davranmanın mümkün olduğu hâllerde hayırda çabuk olmayı seçmek gibi.
Nitekim yüce Allah, şu ayette bunu emrediyor: "Bu levhalarda Musa'ya her konuya ilişkin öğüt, her konuda ayrıntılı açıklama yazdık. Bunlara sımsıkı sarıl ve kavmine de onlara en güzel biçimde uymalarını emret." (A'râf, 145) Yüce Allah bu ilkeye sarılan kullarını da şöyle müjdeliyor: "Sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah'ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır ve gerçek akıl sahipleri de onlardır." (Zümer, 17-18) Buna göre batılda edep olmadığı gibi, hakla batılın karışımında da edep yoktur. Çünkü katıksız hakkın dışında kalan şey hakkın velisinin hoşuna gitmeyen bir batıldır. Zira O, "Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır?" (Yûnus, 32) diye buyuruyor.
İşte hak peygamberlerini açık sözlülüğe ve doğru konuşmaya çağıran faktör budur. Bu üslûbun bazı durumlarda yağcılık, umursamazlık ve din dışı toplumlarda geçerli olan yalancı edep geleneğine ters düşmesi önemli değildir.
Peygamberlerin insanlarla ilişkilerinde ve onlarla aralarındaki davranışları sırasında gözettikleri diğer bir edep kuralı da zayıflar ile güçlüleri eşit saymak, ilim ve takva sahiplerine diğerlerinden daha çok saygı göstermektir. Onlar, kulluk ve insanların nefislerinin terbiyesi esasına dayandıkları için bunun sonucu olarak zengin ile fakir, büyük ile küçük, erkek ile kadın, efendi ile köle, yöneten ile yönetilen, amir ile memur, hükümdar ile halk hakkında eşit hüküm verirler. Böyle olunca da artık ayırımcı niteliğin ve sosyal ayrıcalıkların sadece güçlülere mahsus olması geleneği geçerliğini yitirir.
Dolayısıyla varlık ile yokluğun, mahrumiyet ile nimeti ele geçirmenin, mutluluk ile bedbahtlığın, zenginlik ile yoksulluk ve güçlülük ile zayıflık sıfatları arasında bölünmesi ortadan kalkar. Güçlüler ve zenginler her konumda en üstün olmazlar. Her yaşama alanının en bol nimetlisine konmazlar. Her çalışmanın en rahatına ve en kolayına getirilmezler. Her görevin en hafifine atanmazlar.
Bunun yerine insanların tümü bu alanda eşit olurlar. Şu ayette buyrulduğu gibi: "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en üstün olanınız en çok korunanınızdır." (Hucurât, 13)
Böylece güçlülerin, güçlerine dayanarak büyüklük taslamaları, zenginlerin servetleri ile böbürlenerek övünmeleri, hak karşısında tevazua, affa ve rahmete koşmaya, hayır alanlarında yarışmaya, Allah yolunda cihat etmeye ve O'nun rızasını kazanma arzusuna dönüşür. O zaman fakirler zenginler gibi saygı görür. Zayıflara karşı zenginlere gösterilen edebin aynısı gösterilir. Hatta zayıflara ve fakirlere daha çok şefkat, merhamet ve cana yakınlık gösterilir. Yüce Allah bu konuda Peygamberimizi şöyle eğitiyor: "Nefsini, sabah akşam Rablerine yalvaranlarla beraber tut (onlarla bir arada olmaya candan sabret). Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan alıkoyduğumuz, keyfine uyan ve işi, hep aşırılık olan kişiye boyun eğme." (Kehf, 28)
"Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na yalvaranları kovma! Onların hesabından sana bir sorumluluk yoktur ve senin hesabından da onlara herhangi bir sorumluluk yoktur ki, onları kovup da zalimlerden olasın!" (En'âm, 52), "Sakın onlardan bazı çiftlere verdiğimiz dünya nimetine göz dikme. Onlar için üzülme ve müminlere (karşı alçakgönüllülük) kanadını indir. Ve de ki: Ben açık sözlü bir uyarıcıyım." (Hicr, 88-89) Bu güzel edebi, Kur'ân'da nakledilen Nuh Peygamber (a.s) ile kavmi arasındaki şu konuşma da yansıtmaktadır: "Kavminin ileri gelen kâfirleri dediler ki: 'Biz senin sadece bizim gibi bir insan olduğunu görüyoruz ve sana bizim basit görüşlü ayak takımlarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bize karşı herhangi bir üstünlüğünüzü de göremiyoruz; tersine sizi yalancı sanıyoruz.'
(Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Bir düşünün! Ya ben Rabbimden gelen açık bir delil üzerindeysem, eğer katından bana bir rahmet vermiş de o (rahmet) sizin gözlerinizden saklanmışsa! Şimdi siz onu istemezken, biz sizi ona zorla mı ulaştıracağız?
Ey kavmim! Buna karşı sizden bir mal da istemiyorum. Benim ücretimi Allah verecektir. Ben inananları kovacak değilim. Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben -yoksulları ve Kâfirleri hor görmenizde- sizi cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum.
Ey kavmim! Eğer ben onları kovarsam, Allah'a karşı beni kim savunacaktır? (Bunu hiç) düşünmüyor musunuz? Size Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem. Ben bir meleğim, de demiyorum. -Yani beni sizden ayıracak hiçbir ayrıcalık iddia etmiyorum, sadece size gönderilmiş bir peygamberim ben.- Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için 'Allah onlara hayır vermeyecek' de demem. Allah, onların içlerinde olanı yani onlardan umulan hayır ve saadeti- daha iyi bilir. Böyle bir şey yaptığım takdirde ben, mutlaka zalimlerden biri olurum." (Hûd, 27-31) Ayrımcılığı reddetme bakımından bu ayetlerin bir başka benzeri de Şuayb Peygamberin (a.s) kavmine söylediği şu sözlerdir:
"Yasakladığım hareketleri kendim yaparak size ters düşmek istemiyorum. Tek isteğim, gücümün yettiği oranda (bozuklukları) düzeltmektir. Başarım Allah'ın yardımına bağlıdır. Yalnız O'na dayanıyor ve sadece O'na yöneliyorum." (Hûd, 88) Yüce Allah, Peygamberimizi (s.a.a) insanlara tanıtmak üzere şöyle buyuruyor: "Andolsun, içinizden size öy-le bir elçi geldi ki, sıkıntıya düşmenizona ağır gelir; size düşkün, müminlere karşı şefkatli ve merhametlidir." (Tevbe, 128) Başka bir ayet de şöyledir: "İçlerinden bazıları da, Peygamberi incittiler, 'O (herkesi dinleyen) bir kulaktır'derler. De ki: (O,) sizin için hayır kulağıdır. Allah'a inanır, müminlere inanır. Sizden inananlar için de (o) bir rahmettir." (Tevbe, 61)
Bir başka ayette, "Sen yüce bir ahlâk üzeresin." (Kalem, 4) buyruluyor.
Şu ayette ise deminden beri söylenenleri birleştiren bir ifade ile, "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ, 107) buyruluyor.
Bu ayetler anlam bakımından her ne kadar Peygamberimizin(s.a.a) güzel ahlâkı ile ilgili olup, ahlâkın ötesinde bir kavram olan edebi ile ilgili olmasalar da -daha önce belirtildiği üzere- edep, ahlâkın türevidir. Ayrıca edebin kendisi ayrıntı nitelikli ahlâktan sayılmaktadır. 
Asrın en büyük tefsiri olan el-Mizan Tefsirinin 6. cilden faydalanılarak hazırlanmıştır

Google+ WhatsApp