İslâm Açısından Mead

İslâm Açısından Mead

Semavî dinler arasında meada en çok önem veren ve bu konuyu en geniş perspektiften ele alan İslâm dinidir.

İslâm Açısından Mead     
Semavî dinler arasında meada en çok önem veren ve bu konuyu en geniş perspektiften ele alan İslâm dinidir. Öyle ki, çok az bir mevzu bu kadar önemle üzerinde vurgu yapılmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de mead ve ölümden sonraki hayatla ilgili binden fazla ayet var.
  Ama diğer taraftan Kur'ân'da birey ve toplumla ilgili hüküm ve kanunlar, yani "ahkam ayetleri" diye adlandırılan bu ayetler, beş yüz ayeti geçmiyor. Bu yüzden meada inanmak, mukaddes İslâm dininin temel ve en önemli esaslarından sayılıyor.
  Kur'ân'da mead hakkında gelen ayetler konunun muhtelif boyutlarına değinmiştir. Şimdi onlardan bazısı:
Mead'ın Gerekliliği:
1-"İnsan kendi başına bırakıldığını mı sanıyor?"[1] Yani; amel ve işleri incelenmeyecek mi?"
2- "Ve biz göğü ve yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri boş yere yaratmadık."
"Bu yaratılışın boşuna olduğu, inkâr edenlerin zannıdır ancak. Vay ateşe uğrayacak inkârcıların hâline. Yoksa inanıp hayırlı amel işleyenleri yeryüzünde, bozguncular gibi mi tutarız? Yoksa Allah'a karşı gelmekten sakınanları, yoldan çıkanlar gibi mi tutarız.?[2]
3- "Sakın Allah'ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Gözlerin azabın şiddetinden dışarı fırlayacağı bir güne kadar onların azabı ertelenmektedir. (O zaman onların hesabı görülecek)"[3]
Müşrikler kıyamete inanmıyor ve onu uzak biliyorlardı. Übeyd b. Half, bir gün çürümüş bir kemiği Peygamberin yanına getirdi ve onu elinde ezip şöyle dedi:
"Bu ezilen çürük kemikleri kim diriltecek?"[4]
Allah, nasıl yoktan yaratıldığını unutan o şahsa cevabında şöyle buyurdu:
"Ey Muhammed! De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir. Ve O her yarattığına âlimdir."[5]
 Ve de şöyle ekledi:
"Gökleri ve yeri yaratan, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette olur; çünkü O, yaratan ve bilendir."[6]
Müminlerin ve kâfirlerin akıbeti, kâfirleri cehenneme ve müminleri cennete götürecek şeyin vasfında ise şöyle buyuruyor:
"İşte, azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir. Ama kim Rabbinin azametinden korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz cennettir."[7]
"Kim bir kötülük işerse, ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim inanarak yararlı iş işlerse, işte onlar cennete girerler; orada hesapsız şekilde rızıklanırlar."[8]

Halkın, Allah'tan sakınması ve takvalı olması için, Kur'ân kıyametin zorluğunu ve azabın şiddetini bu ayetlerle hatırlatmaktadır.
  "Ey inananlar! Rabbinizden sakınınız; doğrusu kıyamet gününün sarsıntısı büyük bir şeydir. Kıyameti gören her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hamile kadın çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş gibi görürsün; oysa sarhoş değildirler; fakat bu sadece Allah'ın azabının çetin olmasındandır. "[9]
"O muazzam gürültü ve kıyamet kopup geldiği zaman; o gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve oğullarından kaçar. (O gün, onlardan her birinin kendisine yeter derecede derdi vardır."[10]
"Her kişi yaptığı iyiliği ve yaptığı kötülüğü hazır bulunca, kendisiyle o kötülük arasında uzun bir mesafe olmasını diler."[11]
Yüzlerce başka ayet, mead ve kıyamet gününün hesabını beyan etmektedir. Eğer bu ayetler, daha bir teveccüh ve dikkatle mülahaza edilirse, insanın yaşamını öyle bir değiştirir ki, artık hiçbir işe hesap yapmadan girmez. Allah'tan sakınır, kendi ebedi hayatı için; bir tarlaya girmiş gibi dünyada azık toplar. Kalbi temiz Müslümanlar ahiretin korkusundan kendi işlerini hatta söz ve fikirlerini ölçer, geceler tatlı uykudan el çekip ibadete ve Allah'a yalvarıp yakarmaya koyulurlar. Hevesleri için bir şey yapmazlar, gece ve gündüz kendilerini ve toplumlarını ter-biye etmek çabasında olurlar.
 Sâ'saa b. Suhan şöyle diyor: "Sabah namazını kılmak için Kufe'nin merkez camiinde hazır oldum. Hz. Ali Emi-r'ül-Müminin (a.s) bize namaz kıldırdı ve namazın selamından sonra kıbleye doğru oturup Allah'ı zikretmeye başladı ve güneş doğuncaya kadar sağına-soluna bakmadı. Daha sonra bize yönelip şöyle buyurdu: "Halilim ve habi- bim Resulullah'ın (s.a.a) zamanında bazıları bu geceyi sabaha kadar secde ve rüku hâlinde geçirirlerdi, tan ağardığında saçları karmakarışık toz toprak içinde olurdu, alınları çok secde etmelerinden dolayı sertleşirdi, ölümü hatırladıkları zaman, rüzgarın kırbacıyla titreyen bir ağaç gibi ıstıraba düşer, ağlarlardı; öyle ki elbiseleri gözyaşlarıyla ıslanırdı. O sırada Hz. Emir (a.s) kalktı ama şöyle buyuruyordu: "Kalanlar gaflette geçiniyorlar güya."[12]
 Bir gün yüce İslâm Peygamberi, sabah namazından sonra camide uyuklayan ve benzi sararmış, zayıf ve gözleri çukura inmiş -Harise adında- bir genci gördü. O'na şöyle buyurdu: "Nasıl sabahladın?" dedi: "Yakin hâlinde." Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) onun sözünden hayret edip şöyle buyurdu: "Her yakinin bir hakikati var; senin yakininin hakitati nedir?" dedi: "Ey yüce Peygamber! Yakinim beni hazin etmiş ve uykuyu gözlerimden çalmış,beni sıcak öğlen vaktinde susuz koymuştur; dünyadan ve onda olandan ayrılmışım, kıyametin şimdi koptuğunu ve insanların hesap vermek için toplandığını, kendimin de onların içinde olduğunu ve bir gurubun cennet nimetlerinden yararlandığını, cennet tahtları üzerinde birbirleri etrafında oturup birbirleriyle konuştuklarını, başka bir gurubun da ateşte azap çektiklerini, yardım dileme ve sığınak arama feryatlarının yükseldiğini görüyor ve duyuyorum. Sanki ateş alevlerinin gürültüsü şimdi kulaklarımda çınlıyor gibi."
Resulullah (s.a.a), kendi ashabına dönerek buyurdu: "Bu, Allah'ın kalbini iman ile nurlandırdığı bir kuldur." Daha sonra o gence şöyle buyurdu: "Bu hâlini korumaya çalış ve sakın kaybetme." O dedi: "Ya Resulullah! Allah'tan sizin yolunuzda şehit olmamı isteyin." O hazret Allah'tan şehadet diledi ve çok geçmeden o genç, savaşların birinde, diğer dokuz kişinin şahadetinden sonra bu iftihara erişti.[13]
[1]- Kıyâmet, 36
[2]- Sâd, 27-28
[3]- İbrâhîm, 42
[4]- Yâsîn, 78
[5]- Yâsîn, 79
[6]- Yâsîn, 81
[7]- Nâziât, 37-41
[8]- Mü'min, 40
[9]- Hac, 1-2
[10]- Abese, 33-36
[11]- Âl-i İmrân, 30
[12]- el-İrşad, s.114; Nehc'ül-Belâğa, Feyz basımı, Hutbe: 96.
[13]- el-Kâfi, c.2, s.53-54
Tebyan.net

Google+ WhatsApp