Kurân Örfünde Te'vilin Hakiki Manası

Kurân Örfünde Te'vilin Hakiki Manası

Geçen bölümlerde bazısına değindiğimiz tevil sözcüğünün geçtiği ayetlerden anlaşıldığı üzere "tevil" kelimesi, anlam türünden bir şeyi ifade etmiyor.

Kur'an Örfünde Te'vilin Hakiki Manası
Geçen bölümlerde bazısına değindiğimiz tevil sözcüğünün geçtiği ayetlerden anlaşıldığı üzere "tevil" kelimesi, anlam türünden bir şeyi ifade etmiyor. Nitekim Yusuf Suresinde nakl ve tevil olunan rüyalarda, rüyaları anlatan lafızlar, asla rüyanın teviline, -zahire muhalif bir anlatımla olsa bile- delalet etmemektedir. Yine Musa ve Hızır kıssalarında, kullanılan kelimeler Hızır'ın, Musa'ya yaptığı tevile işaret etmiyor ve yine:
"Bir şey ölçtüğünüz vakit ölçeği tam tutun. Tarttığınız şeyi doğru teraziyle tartın. Bu daha hayırlı ve daha güzel tevildir."
Ayetinde, bu iki cümle, meselenin tevili olan özel iktisadi durumu açılayacak lafzi anlama haiz değildir. Yine:
"... Bir şeyde ihtilafa düştünüz mü o hususta, Allah'a ve peygambere müracaat edin. Bu hareket hem daha hayırlı hem de daha güzel tevildir."
Ayetinde, İslâmi vahdetten ibaret olan tevili açıklayacak, bir lafzi anlatım yoktur. Eğer diğer ayetler gözden geçirilecek olursa, durumun bundan ibaret olduğu görülecektir.
Rüyalar hususunda, rüyanın tevili, rüyayı görene özel bir şekilde gözüken dış bir gerçeğe denir. Yine Musa ve Hızır kıssasında, Hızır'ın izhar ettiği tevil de, yaptığı işlerin kaynağı olan hakikatten ibaret olduğundan, işin kendisi, bir nevi kendi tevilini içermektedir. Ölçü ve tartının doğru olmasını emreden ayetin tevili ise, bu emrin dayalı olduğu ve bir yönden onu tahakkuk ettiren bir hakikat ve genel bir maslahattır. İhtilafta Allah ve Peygambere müracaat etmeyi emreden ayette de durum aynıdır.
Bu yüzden her şeyin tevili, o şeye kaynak teşkil eden bir hakikattir. Hakikat bu şey vasıtasıyla tahakkuk etmektedir. Şu manaya ki, tevilin sahibi (olay), tevil vasıtasıyla dirilir. Tevil de, tevil sahibi vasıtasıyla ortaya çıkar. Bu mana Kur'an-ı Kerim'de de geçerlidir. Zira bu mukaddes kitap, madde ve cisme bağlılıktan serbest, his ve hissedilirlik merhalesinden daha yüce ve bizim maddi hayatımızın mahsulü olan kelimeler ve cümleler kalıbından daha geniş olan bir takım hakikat ve manevi gerçeklerden kaynaklanmaktadır.
Bu manevi gerçekler, gerçek olarak, "Lafzi beyan" kalıbında izah edilemez. Sadece gayb makamı, (Hak Teâlâ) bu lafızlarla, beşeriyet alemine şu ihtarda bulunmuştur: Kendilerini, zahiri hak itikatlarına inanmak ve salih amel yapmakla, müşahede yolundan başka, kavrama imkanı olmayan saadeti, kavramaya hazırlasınlar. Bu hakikatler ancak kıyamet günü ve Allah-u Teâlâ ile mülakat edildiğinde açıkça ortaya çıkacaklardır. Nitekim geçen Araf Suresinin iki ayeti ve Yunus Suresinin bir ayeti, bu manayı açıklamaktaydılar.
Yine yüce Allah bu manaya işaret ederek şöyle buyuruyor:
"Andolsun her şeyi açıklayan kitaba. Şüphe yok ki, biz, akıl edesiniz, anlayasınız diye Kur'an'ı Arapça olarak meydana getirdik. Ve şüphe yok ki, o, bizim katımızda kitabın aslında elbette pek yüce ve hakimdir."[1]
Ayetin sonunda zikrolunan bölümün tevile intibak ettiği açıktır. Özellikle şu yönden ki, "Onu akıl edesiniz" diye değil "akıl edesiniz" diye buyurmuştur. Çünkü tevili bilmek, muhkem ve müteşabih ayetinde
 
"Müteşabih ayetlerin tevilini Allah'tan başka kimse bilmez" buyurularak belirtildiği gibi, yalnız Allah'a mahsustur. İşte bu yüzden muhkem ve müteşabih ayetlerde, sapıkları müteşabihatı izlediklerinden dolayı kınadığı zaman, "Onlar fitne yaratmak istiyorlar ve tevilini arıyorlar" buyuruyor. "Tevilini buluyorlar" dememektedir.
Öyleyse, Kur'an'ın tevili Ümmül Kitapta, Allah katında bulunan hakikat veya gerçekler demek olup gayb alemine mahsustur.
Yine diğer bir yerde, buna yakın bir anlatımla şöyle buyuruyor:
"Andolsun yıldızların yerlerine, ve şüphe yok ki, bu, elbette pek büyük bir anıttır, eğer bilseniz; şüphe yok ki bu, pek kerametli Kur'an'dır. Saklanmış bir kitaptır. Ona temiz olanlardan başkaları dokunamaz, alemlerin Rabbinden indirilmiştir."[2]
Görüldüğü üzere bu ayet-i kerimeler, Kur'an için, iki makamın olduğunu öne sürüyor. Sıradan insanların dokunabilmesinden masun olan meknun. (saklanmış kitap) makamı ve halk için anlaşılır olan tenzil makamı.
Diğer ayetlere nazaran, bu ayetlerden "sadece temizler" in istisna edildiği anlaşılıyor ki, bazıları, Kur'an-ı Kerim'in hakikat ve tevilinden haberdar olabilirler. Bu istisna "Tevilini Allah'tan başka kimse bilmez" ayetinden anlaşılan red anlamı ile ters düşmüyor. Zira bu iki ayet, birbirine eklendiğinde, istiklal ve tabi olma arasındaki farklılık anlaşılır. Yani yüce Allah'ın bu hakikatleri bilmede müstakil olduğu ve ondan gayri kimsenin kendi başına bu hakikatleri bilmediği, fakat onun izni ve eğitimiyle bazılarının onlardan haberdar oldukları manasını vermektedir.
Gaybi ilim de böyledir. Bir çok ayetin belirttiği üzere gaybı bilmek, yüce Allah'a mahsustur. Bir ayette ise beğendiği kimseler, bundan müstesna kılınmıştır.
"Gaybı bilen odur. Gaybini hiç kimseye açmaz. Ancak peygamberlerden seçtiği kimseler müstesna..."[3]
Bu ayetlerin tümünden anlaşılan sonuç, gaybı bilmenin istiklal şeklinde, Allah'a ait oluşu ve ondan başkasına ise bundan, ancak O'nun izniyle haberdar olmalardır.
Evet bu ayetlerden anlaşıldığına göre mütahharlar (temizler), Kur'an'ın hakikatine temas edebiliyorlar (ulaşabiliyorlar). Mütevatir haberler gereğince, peygamberi Ekrem'in Ehl-i Beyt'i hakkında nazil olan:
"... Sadece ve sadece Allah, ey ehl-i beyt, sizden her çeşit pisliği, suçu gidermek ve sizi tam bir temizlikle tertemiz bir hale getirmek diler.[4]"
Ayet-i kerimesini, üsteki ayetler (Vakıa/75-80. ayetler) ile bir araya getirdiğimizde, peygamber-i Ekrem ve Ehl-i Beyt'in mütahharlardan (temizlerden) olduğu ve Kur'an'ın tevilini bildikleri anlaşılır.
 
--------------------------------------------------------------------------------
[1] - Zuhruf/2-4.
[2] - Vakıa/75-80.
[3]- Cin/26-27.                                                                  
[4] - Ahzab/33.
 

Google+ WhatsApp